Yeni açılım(lar)ın ayak sesleri – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______03.08.2019_______

Yeni açılım(lar)ın ayak sesleri

Hakan Paksoy
Barış Bildirisi’ni imzalayan akademisyenler

Anayasa Mahkemesi (AYM) 11.1.2016 ‘da bir kısım akademisyen tarafından imzalanarak “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi” adıyla kamuoyuna yapılan açıklama dolayısıyla devam eden davayı sonuçlandırdı. On altı üyenin katıldığı oylamada eşitlik olunca, sonucu başkanın oyu belirledi.  AYM ifade özgürlüğünün ihlâl edildiğine karar verdi.

Davayı kısaca hatırlayalım: 2015 Temmuz’undan itibaren, bazı il merkezleri ve ilçelerde, terörle büyük bir mücâdele verilirken bini aşkın kişinin imzalı bir bildirisi yayımlandı. Bildiri “Suça ortak olmayacağız” diye başlıyor, “Türkiye Cumhuriyeti;…” diye devam ediyor ve devleti, “vatandaşlarını …açlığa, susuzluğa mahkum etmek”le, “savaştaymış gibi ağır silahlarla saldırarak yaşam hakkı … ihlâl etmek”le suçluyordu.

Bu da yetmiyor, yapılan mücâdeleyi planlı kıyım, başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve bilinçli sürgün olarak nitelendiriyordu. İmzacılar müzakere edilmesini,  kalıcı barış için (…) Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren yol haritasını talep ediyordu.

Üç yıllık PKK Açılımı sürecinde, her türlü uyarılara rağmen, terörle mücadelenin terk edilmesinden faydalanan bölücü unsurlar, şehir merkezlerini bomba, silah ve mühimmatla doldurmuşlardı. Şimdiki MİT Başkanı’nın Başbakan yardımcısı iken görevlendirildiği Oslo görüşmelerinde, devletin haberdar olduğu da açığa çıkmıştı. Gizli yapılan bu görüşmeler tutanaklarıyla birlikte basına düştü. Dönemin MİT Müsteşar Yardımcısı’nın teröristlerin temsilcisine “şehirleri bombalarla doldurduğunuzu biliyoruz” dediği arşivlerde yerini almıştı.

Bildiri metni sanki terör örgütünün kalemşörlerinin elinden çıkmış gibiydi. Devletin canını dişine takmış güvenlik güçlerini savaş suçu işlemekle suçluyordu. İmzacıların suçladığı terörle mücâdele harekâtında o dönem 532 güvenlik görevlimiz şehit olmuştu, yani kıyım ve katliamla suçlananların kendileri ölmüştü.

AYM kararı ne diyor?

AYM değerlendirmesinde son kırk yıldır ülkenin yaşadıklarının farkında oluklarını belirtiyor. Bildiriyi abartılı, tek yanlı, güvenlik güçlerine karşı incitici ve saldırgan bulduğunu da söylüyor. Bunu desteklemediklerini de dile getiriyor. Saldırgan bulunan kelimeler de sadece “katliam”, “kıyım” ve “işkence” ama bu suçlamalara da katılmadığını yazıyor.

“Yaklaşık on ay boyunca, (…) milyonlarca insanın hayatını etkileyen operasyonların (…) hakkında değerlendirmeler yapılması normal karşılanmalıdır.” ifadeleriyle ülkenin yaşadıkları cümlesini birlikte değerlendirdiğimizde, AYM’nin bakanlıktan istediği görüşün etkili olduğu hissediliyor. Bakanlık görüşünde “(…) imzanın atıldığı zaman ülkenin içinde bulunduğu koşullar gözetilmek suretiyle değerlendirilmesi gerektiği” ve “terör propagandası olduğu değerlendirilen söylemlerin (…) ne derece etki yarattığı (…) değerlendirilmesi”  belirtmiştir. Bu cümlelerden bakanlığın da ifade hürriyeti ihlâli yapıldığı görüşünde olduğu anlaşılmakta.

AYM, bildirideki “savaş, barış, müzakere, Kürt halkı, bölge halkları, Kürt siyasi iradesi” gibi tam ve kâmil anlamı ile bölücü ve terörist unsurların kullandığı terim ve kavramları görmezden gelerek, sadece “katliam”, “kıyım” ve “işkence” ifadelerini değerlendirmektedir. Yüksek Mahkeme’den; “Türkiye’de sadece Türk halkı vardır. Bölge halkları ifadesi de teröre destek mahiyeti taşır. Kürt siyasi iradesi de denemez. Bu ifadeler Anayasa’nın Başlangıç, 1, 2, 3, 5, 6,  10 (4. fıkra), 66 ve 68 (4. fıkra) maddelerine aykırıdır” demesi beklenirdi. Ancak o zaman kırk yıldır yaşananları sonlandırmak mümkün olurdu. Fakat önümüzde Türk kimliği ile problemli düşünce dünyası ve bakış açısının hâkimiyetinin vücut bulduğu bir metin durmaktadır. 

Bütün bunlar yetmemiş, Karar’da “bu bilgiler dikkate alındığında başvurucuların mahkûmiyetlerinin zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği sonucuna ulaşılmıştır.” hükmü kurulmaktadır. Suç kesinleşmişse, toplumun zarar görmesi ihtimaline binaen cezalandırmanın toplumsal ihtiyaç hâlini alabileceği anlaşılabilir bir durumdur ama bir fiilin suç ya da bir suçun cezaya müstahak olup olmadığının toplumsal bir ihtiyaçla belirlenmesini anlamak mümkün değildir. “Toplumsal ihtiyaç neye ve kime ya da kimlere göre belirlenecektir? Gerçekten ihtiyaç mıdır? Toplumsal ihtiyaç üzerinde mutabakat var mıdır?” gibi daha onlarca soru sorulabilir. Türk milletinin hayati derecede zorunlu toplumsal ihtiyacı, adaletin tecellisidir.

Zorunlu toplumsal ihtiyaç kavramı kararda bir kere daha kullanılmıştır. “Sonuç olarak somut olayın koşullarında başvurucular hakkında -bazıları ertelenmiş olsa da- hürriyeti bağlayıcı ceza vermek suretiyle yapılan ve zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği kabul edilen müdahalenin terör örgütü ve terörizmle mücadele kapsamında hedeflenen kamu düzeninin korunması amacıyla orantılı olduğunun gösterilemediği kanaatine ulaşılmıştır.” denmektedir.

AİHM 2009 yılında, İspanya’da, terörü kınamayan Batasuna Partisi’nin kapatılma kararını oybirliği ile onayladı. Gerekçesi de: “Demokrasilerde terörü kınamayan parti olamaz. Bu tutum demokrasiye tehdittir.” idi.  Dolayısıyla terörizmi ve terörü kınamak yerine, onunla mücadele devlet ve güvenlik güçlerini kınamak, zorunlu toplumsal ihtiyaca aykırıdır.

AYM’nin bu kararı daha çok değerlendirilecektir. Hukuk insanlarından daha fazla siyasetçilerin ilgi sahasına giren cümleler söz konusudur. Özellikle devletin güvenlik güçlerini ve devleti çok sert ifadelerle suçlayan üslûbu ifade özgürlüğü olarak görmesi, bir takım davalarda içtihat olarak kullanılacaktır. Terörle mücadelede yeni bir aşamaya geçilmiştir.

Yeni sürec(ler)e açılan yelken

Şimdiye kadar yöneticilerden ya da siyasilerden, bu karara ilişkin bir açıklama yapılmış değildir. Bu gibi durumlarda siyasilerden değerlendirmeler almak artık bizim için normal hâle gelmiştir. Yakın geçmişte Cumhurbaşkanı’nın “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum. (Can Dündar, Erdem Gül Tahliye Kararı, 28 02 2016)” açıklaması hafızalardadır. Toplumun alıştığı çizginin dışına çıkılması, farklı bir durum mu var sorusunu sordurmaktadır.

Bu farklılık değerlendirmesi açısından Fehmi Koru’nun yazdıkları hayli dikkat çekicidir. Koru, resmî ziyaret için ülkemizde bulunan Malezya Başbakanı Mahatir Muhammed’in basın toplantısında sarf ettiği; “Bizde de sizin şimdi yaşadıklarınıza benzer dönemler ve komünistlerin darbe girişimleri oldu; biz onlarla yalnızca askerî yöntemlerle mücâdele etmedik, o yanlış işlere karışan insanları kazanmak için de çaba sarf ettik” sözlerine dikkat çekmektedir. Bu cümlelerin durup dururken söylendiğini düşünmek çok doğru değildir. Malezya ve Başbakan Mahatirli yıllarına mercek tutulduğunda, 21. yüzyılda Türkiye’yi yönetenlerin Malezya ile yakın ilişkisi hemen öne çıkar.

Bugünlerde “Yeni Anayasa yapılmalıdır” sözleri de yeniden ve daha sık duyulmaya başlanmıştır.

Ayrıca, kumpas olduğu bugün bütün açıklığı ile ortaya çıkan Ergenekon Davası’nın, Kasım 2007’de Beyaz Saray’da yapılan görüşmelerde kararlaştırıldığını kamuoyuna ilk yazan Fehmi Koru, önemli bir soru daha sorar: “Yeni bir açılım süreci mi?

Bence bu soru “Süreçleri mi?” diye çoğul sorulmalıdır.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları