Siyah ve beyazın mücadelesi

Sanırım; siyahın ve tonlarının ağır bastığı, her taraftan kötülüğün fışkırdığı zamanlardan geçiyoruz. Böyle zamanlarda karanlığa hapsolmamak için umutlarımızı diri tutmalıyız, tutmak zorundayız. Bunu gelecek nesillere borçluyuz.


Tabiatın bütünüyle birbirine zıt iki ana rengi, siyah ve beyaz.

Yan yana geldiklerinde kuşkusuz ilk önce Beşiktaş’ı çağrıştırıyor. Çağrıştırsın, sakıncası yok.

Ancak sadece Beşiktaş’ın değil, hayatın renkleri aynı zamanda onlar.

Örneğin; binlerce kilometre ötede, Tokyo’da, bayrağımızı gururla dalgalandıran, sahayı rakiplerine dar eden, sonuçtan bağımsız, mücadeleleriyle göğsümüzü kabartan Filenin Sultanları, beyaz.

Şimdi çeyrek finaldeler. Rakip, Güney Kore. Madalya ile döneceklerine şüphe yok.

Filenin Sultanları

Kadın düşmanlığı alanında olimpiyat düzenlense kuşkusuz altın madalyalık performans sergileyecek ilahiyatçı bozuntusu, siyah.

Filenin Sultanları’nın muhteşem Çin galibiyetinden sonra yazdıklarını alıntılamayı dahi zül addederim.

Örneğin; yine Tokyo’da, okçu bir milletin okçu evladı, gurur kaynağımız Mete Gazoz, beyaz.

Okçuluk alanında, olimpiyatlarda tarihteki ilk altın madalyamızı kazandırıp bizlere, İstiklâl Marşımızı dinletti ellere.

Mete Gazoz

Mete Gazoz’un büyük hedefe oklar fırlattığı günün akşamında Türkiye’de yangınla mücadele etmekten bitap düşmüş insanlara otobüsten –hem duran hem de hareket hâlindeki otobüsten- çay paketleri fırlatılması, siyah. Fırlatılan çayları havada kapan, hemen gecesinde demleyen ve de lıkır lıkır içen insan tayfası, simsiyah.

Örneğin; yetki, makam, mevki sahibi olmak için her türlü oyunun döndüğü, sorumluluk almakta ise kimsenin oralı olmadığı güzel ülkemde, çıkan orman yangınında itfaiyecilere gönüllü olarak içme suyu taşırken hayatını kaybeden Şahin Akdemir, ana sütü gibi beyaz.

Son videolarından birinde şöyle diyor Şahin, “Su taşımaya devam. Yangıncılara su taşıyacağız yine. Allah hayırlarımızı kabul eylesin.

İtfaiyecilere su taşıyarak hayır işleyen Şahin Akdemir’in, motosikletinin devrilmesi sonucu alevler arasında kalarak hayatını kaybettiği günden bir gün önce “Yangını söndürmek için tekbir getirin.” diyen yanmaz kefen pazarlamacısı hoca bozuntusu, siyah.

‘Benim yanmaz kefenlerle alevlerin arasına dalın.’ demediğine de şükretmek lazım galiba.

Dîne/dinlere en büyük zararı ateistlerin değil de kendisini dindar gösteren dinci tayfanın vermesi, ne kadar hazin.

Örneğin; yangınla kıyasıya mücadele eden, canını dişine takan, tüm eksikliklere ve koordinasyonsuzluğa rağmen verip verebileceği her şeyi ortaya koyan orman personeli, beyaz. “Bölgeyi artık tanıdık, mücadelemiz güçlendi.” diyerek görev değişimi istemeyen 265 itfaiyecimiz, bembeyaz.

Vatan toprağını yerin üstündeki binalardan ibaret sayan, zihni betonlaşmış belediye başkanı, siyah.

Ne diyor demecinde? : “TOKİ tarafından 20 yıl ödemeli, istedikleri şekilde evler yapılacak. Evi eski olan vatandaşlar, ‘Keşke bizim de evimiz yansaydı.’ diyecekler.”

Bu kabul edilemez cümleyi duyan vatandaşlar, ‘Keşke elim kırılsaydı da şu adama rey vermeseydim.’ derler mi, demişler midir, bilmiyorum.

Yanlış hatırlamıyorsam şehir hastanelerini övmek için de bir yetkili çıkıp şöyle demişti: “İnsanlar buraya gelmek için hasta olmak isteyecek.”

Kafa, aynı kafa. Siyahlıklar arasında sadece ton farkı var.

Örneğin; pandeminin bitmesi, ölümleri ve hastaneye yatış oranlarını azaltmak için aşı geliştiren Özlem Türeci ve onun eşi olma şerefine nail olan Uğur Şahin, beyaz. Türkiye’de ve tabiî ki tüm dünyada görev yapan, Hipokrat yeminli, fedakâr sağlık çalışanları bembeyaz.

Hipokrat Yemini’nden “cinsiyet, etnik kimlik ve cinsel yönelim ayrımı yapılamayacağına” yönelik bölümü çıkaran rektörler siyah. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasından cesaret alan kadın katilleri, başta Azra Gülendam Haytaoğlu’nun katili Mustafa Murat Ayhan olmak üzere, simsiyah.

Velhasıl kelam, hayatın gri noktaları da bulunmakla beraber esas mücadele siyah ile beyaz arasındadır.

Renklerden biri ağır bastığında diğeri sanki temelli mağlup olmuş, bir daha rakibini alt edemeyecek sanırız. Sanırım; siyahın ve tonlarının ağır bastığı, her taraftan kötülüğün fışkırdığı zamanlardan geçiyoruz. Böyle zamanlarda karanlığa hapsolmamak için umutlarımızı diri tutmalıyız, tutmak zorundayız. Bunu gelecek nesillere borçluyuz. Unutmayalım ki, zifiri karanlıkla özdeşleştirebileceğimiz 15 Mayıs 1919 ile Kurtuluş Savaşı’nın nihayete erdiği bembeyaz 9 Eylül 1922 sabahı arasında sadece 3 yıl 3 ay 25 gün vardı.

Hayatın takımı Beşiktaş ile başladık, tribünde söylenen marşlarından küçük bir alıntıyla bitirelim:

Umudun tükenirse gökyüzüne bak,

Karanlığın ardından güneş doğacak.

Şarkılar söyleyecek o gün çocuklar,

Yarınlar bugünden güzel olacak.”

 

Yazar

Doğukan Altıparmak

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.