Türkiye’de tecrübe: Ankara siyaseti – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış
Millî Düşünce Merkezi
MİSAK logo

_______9 Aralık 2018_______

Türkiye’de tecrübe: Ankara siyaseti

Burçin Öner
Paylaş:

Geçtiğimiz yıllarda milliyetçi-ülkücü camianın kendi çapında popüler isimlerinden biri, şimdilerde internet üzerinde bulamadığım, ‘Disiplinle Demokrasi Kardeştir’ başlıklı bir yazı kaleme almış ve “Bu yazı elli yaş üstü ülkücüler için yazılmıştır.” minvalinde bir cümle ile söze başlamıştı.

O dönemin genç kuşağı olarak, söyleyeceklerimizi dinletmek için “büyüklerin” bize söz vermesini beklemek yerine, kendi kurduğumuz bir internet sitesinde (sozkonusu.net) hayata ve yaşadığımız ülkeye dair bir şeyler söylemeyi tercih ediyorduk. Nispeten başarılı da olmuşuz ki hâlâ konuşacak sözümüz var ve söyleyecek mecralar bulabiliyoruz.

Yukarıda bahsini ettiğim yazı internete düştüğünde, gençler olarak, hem içeriğine hem de başlangıç cümlesindeki demografik kategorileştirme üslubuna yönelik eleştirilerde bulunduk. Elbette karşılığında, hiçbir şaşkınlığa mahal vermeyecek ciddiyette tepkiler aldık. Bunun üzerine ben ve bir arkadaşım (Metehan Çağrı) ‘Demokrasi Algımız ve İtirazlar’ başlıklı bir karşı yazı yazarak cevaplamaya karar verdik. Yazımızın başlangıç cümlesi ise şuydu: “Bu yazı elli yaş üstü veya otuz yaş altı şeklinde kişileri sınıflamadan, beşikten mezara kadar kendisine ‘Ben Ülkücüyüm.’ diyen herkes için kaleme alınmıştır.

O zamanlar, yirmili yaşlarımın en hararetli dönemlerindeydim ve bir taraftan toplumun, bir taraftan da cemiyetin “su(s) küçüğün, söz büyüğün” deyişine karşı çıkmak, en güzel hak arayışı gibi geliyordu. Doğrusu, artık pek öyle düşünmüyorum. Susmak, daima küçüğe düşmeli demiyorum elbette, sadece konuşmak için “insan” seçmenin, enerjimi doğru yerlerde harcamama olanak tanıdığını tecrübe ettim. Öyle olmasaydı, hâlâ zamanımı, ilmin kendini bilmekten geçtiğinden habersiz yaşayan bir grup “yığın”ın; çeşitli ithamlarına cevap vermekle harcayacaktım. Onun yerine aksiyonsuz ve aksiyomsuz yaşayanları hayatımdan çıkararak, Türk milletinin, Türk devlet(ler)inin payidar olması için oluşturulmaya çalışılan aksiyom ve aksiyonlara dâhil olmayı tercih ediyorum. Daha dingin ama daha sağlam temelli bir hayatım olduğu kanaatindeyim.

Yukarıda ifade edilen yaş kategorilerinden birinin sınır noktasında, otuzumda olduğum şu günlerde, bu yazıyı hangi yaş aralığına ithaf edebilirim diye düşünürken aklıma başka bir şey geldi. Bu yazı, Türkiye’den başka Türkiye olmadığı bilincindeki ve yaşadığı bu güzel ülkenin daima iyiliğini, yüceliğini isteyen tüm vatandaşlar için kaleme alınmıştır demek, yeterince bölünüp savrulmuş toplumumuzda, biraz olsun “herkes”in muhatap alındığı hissini uyandırır umarım.

Uzun zamandır güncel siyaset yazmamıştım. Bunca aradan sonra, aklımdan geçenleri doğru aktarabilecek miyim şüphesini yaşıyorsam da Montaigne’nin dediği gibi “İnsan yalnız sözle insandır ve yalnız sözle bağlanırız birbirimize.”

Ankara, Ankara güzel Ankara, seni görmek ister her bahtı kara

Malum yerel seçimler yaklaşıyor ve Türkiye genelinde yaşam noktalarının esas sahipleri olan vatandaşları değilse de onları, onlardan izinli ama onlardan habersiz yönetmek isteyenlerin içi içine sığmamakta.

Bu heyecanı yaşayan şehirlerden biri de Ankara. Tüm tarafların aksine ben, çok uzun yıllar tek bir ismin “hegemonyası” altında yaşayan, dahası buna gönüllü olan Ankaralı seçmen için enteresan ve kafa karışıklığı içinde geçecek bir seçim süreci olacağını düşünüyorum.

Bilindiği gibi MHP-AKP nam-ı diğer Cumhur İttifakı, “tek aday” olarak Mehmet Özhaseki’yi gösterdi. Karşı hamlenin Millet İttifakı’ndan gelmesi bekleniyor. Öne çıkan en kuvvetli isim ise Ankara’nın deneyimli siyasetçilerinden ve büyük çoğunluk tarafından sevilen, sayılan Mansur Yavaş.

Geçtiğimiz günlerde Sayın Yavaş ile ilgili üç yazı, iki de haber okudum. Zaten beni bu yazıyı kaleme almaya iten de bunlardı. Yoksa ne yazık ki son zamanlarda siyaseti ve siyasetçileri, yazarlardan bir yazarın dediği gibi ellerinde göbek kordonları, sokacak priz arayan insan yığınlarının ötesinde görmüyorum. Dolayısıyla ülke için bir çıkış noktası olduğunu da düşünmüyorum. Bence gece gündüz bu konular için kafa yoran, yazılar kaleme alan, eylemler gerçekleştiren kısacası “derdi” olan bizler, aslında evi yanan çocuklar gibiyiz. Ailemizi uyandırmaya gücümüz yetmiyor ama bırakıp gidemiyoruz da… Ne acıdır ki onların uykularının bedelini biz ödüyoruz.

Bütün bunlara rağmen şimdiki derdimiz Ankara. Başkent Ankara… Kentlerin başı olmak, bir türlü kısmet olamamış, asık suratlı bürokratların, gariban memurların, aç işçilerin, elleri çamaşır suyu kokan temizlikçi teyzelerin, aklının ilmiyle okurken bileğinin gücüyle hak arayan öğrencilerin, Güvenpark’taki simitçilerin, (emekli) taksi şoförlerinin, trafik polisinden korktuğu halde Nazi Gaz Odası gibi insan istifleyen dolmuşçuların ve otobüsçülerin, Tunalı’daki güvercinlerin, kuğuların, Kurtuluş’taki sokak köpeklerinin, üniversite koridorlarındaki mayışmış kedilerin sahibi ama meclis koridorlarının, genel kurulların ve Külliye’nin ona sahip olduğu gri şehir… Kendi askeri(!), kendi yöneticisi, kendi hükümeti tarafından ihanete uğramış, bahtı kara Ankara…

Okuduğum ilk yazı, sevgili Servet Avcı’ya ait. Avcı, Mansur Yavaş’ın aday olduğu ve olmadığı dönemlerde partilere ait oy oranlarını vererek derdini anlatmaya başlıyor ve ekliyor: “Şurası kesin: Ankara’daki en güçlü aday, Ankaralı milliyetçi seçmenden en fazla oyu alabilecek adaydır. [1]

Yazarın ‘milliyetçi seçmen’den kastı bir anlamda da, AKP’ye oy verdiği halde milliyetçi olan seçmen ise kendisi ile aynı fikirde olmadığımı üzülerek belirtiyorum. Çünkü hem AKP seçmeninin milliyetçi olmadığını (millî hassasiyetleri olabilir) hem de Mansur Yavaş’ın milliyetçi kimliği haricinde de çok ciddi karşılığı olan bir aday olduğunu düşünüyorum, ki bunu yazarın da reddettiğini sanmıyorum. Aksi halde Mansur Yavaş’sız bir MHP’nin –MHP’yi burada milliyetçi seçmeni temsil eden parti konumunda varsayarsak, ki yakın zamana kadar öyleydi- ortalama % 6-7 civarında oy oranına sahip olduğunu görürüz. Bu da Mansur Yavaş’ın aday olduğu dönemde alınan %26,9’luk oyun büyük kısmının milliyetçi olmayan kesimden geldiğinin bir göstergesi olabilir.

Şu pasaja ise imzamı atarım: “… Yok başka hesaplarınız varsa o zaman iş değişir… Diğer adayların tanınma ve alabilecekleri oy oranlarını ayrı ayrı değil, üst üste koysanız, yanına bile yaklaşamayacakları en iddialı adayı yarış dışı bırakırsınız… Talimatla oy vermeyeceğini ispatlamış olan milliyetçilerden beklenen takviye gelmez ve kirli oyununuzda başarılı olursunuz!..”[1]

Çünkü artık milliyetçilik tek bir partinin temsil ettiği kitle olarak algılanmamaktadır. Hatta malum parti, pek çok “taraftarını” kaybetmiştir. Bunların bir kısmı başka partilere dağılmışken, bir kısmı da siyasetin herhangi bir pozisyonunda bulunmak yerine evinin bir köşesine çekilip doğru bildiği milliyetçiliği yaşama kararı almıştır. Şu halde, milliyetçileri tek bir “bayrak” altında toplayıp, aynı sesi çıkartacak bir lider henüz anasından doğmadı denilebilir. Dolayısıyla kimsenin kendisini “Atatürk” sanmasına da gerek yok.

İki elin sesi neden çıkmıyor?

Burada ders çıkarması gereken asıl kesim, kendilerine Millet İttifakı diyen kesimdir. Bu konuya başka iki yazıda da değiniliyor; Yavuz Selim Demirağ’ın “Mansur Yavaş…” başlıklı yazısı ile Batuhan Çolak’ın “Saray’dan ‘Mansur Yavaş’ Talimatı” yazısı…

Sırayla şöyle diyorlar:

Devrin İçişleri Bakanı gece yarısı resmen seçim kuruluna girip oyların gasp edilmesini sağlamıştı. Başkentte günlerce süren direniş ve çabalar da Yavaş’ın yanında o gün partisi tam anlamı ile yanında duramamıştı. Mansur Bey’in CHP’den istifa sebeplerinin başında şüphesiz bu konu vardı. Bugün CHP içinde bazı gruplar bu istifa meselesini gündeme getirip Yavaş’ın adaylığına karşı çıkıyorlar. Söz konusu karşıtlığın diğer sebebi de Kılıçdaroğlu ile şimdilik ertelenmiş gibi görünen hesaplaşma… Bir başka deyimle asıl hedef Kılıçdaroğlu…” [2]

Yapılan son seçimleri yakından takip eden biri olarak, eğer sandıklara yeterince özen gösterilse, CHP Genel Merkezi’nde seçim koordinasyon merkezi düzgün çalışabilse ve yasa dışı işler o gece yaşanmamış olsaydı şu anda Ankara’yı Mansur Yavaş yönetiyor olacaktı.

O geceyi çok net hatırlıyorum. Açılmayan sandıkların büyük çoğunluğu CHP ve MHP’li seçmenin etkin olduğu bölgelerdi. Yavaş’ın o sandıklardan gelecek oylarla çok rahat bir şekilde kazanacağı belirtiliyordu. Ancak ne olduysa bir anda işler değişti. Dönemin İçişleri Bakanı YSK’ya gitti, kentin birçok noktasından helikopterler havalandı, yakılmış binlerce oy pusulası bulundu.

CHP Genel Merkezi ise bu gelişmeler karşısında sosyal medyadan ‘Yardıma ihtiyaç var, laptopunu alan genel merkezimize gelip, veri girişleri yapabilir’ minvalinde mesajlar paylaştı. Yüzlerce genç bilgisayarlarıyla CHP’ye gitti. Ama bu son anda yapılabilecek bir iş değildi. Organizasyon ve yönetim yoktu. Ne sandıklardan doğru düzgün veri akışı sağlanabildi ne de gönüllülerin girişimleri yeterli oldu.” [3]

Bütün bunlara cumhurbaşkanlığı seçiminin yapıldığı gün CHP ve İYİ Parti ile adaylarının söylem ve eylemlerini eklediğinizde artık bu seçimlerde Mansur Yavaş için bile hak arayacak kişiler bulunabileceğini sanmıyorum. Sigmund Freud, tecrübe üzerine şöyle der: “İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi, kronik şüpheci olmayı öğrenir. Bu gerçekleştiğinde, artık ne yazık ki çok geçtir. İnsanların ‘tecrübe’ dediği şey budur. Kalbiyle bağlantısını kesmiş bir insana, tecrübeli denir.”

Bu ülkede insanlar, sadece geleceklerine dair ümitlerini ve hayallerini değil; aynı zamanda inanç ve güven duygularını da yitirdiler ve ne acıdır ki duyguların yaşandığı yürekleriyle bağlantısı kesilen insanların sayısından ziyade yaşlarının küçüklüğü çok dikkat çekici. Herhalde bu tanımlama üzerine şu cümleyi kurmam yadırganmaz; Türkiye’de insanlar tecrübelidir ve bu topraklarda tecrübe, beşikten mezara kadar deneyimlenir.

Yalan haber salgını karşısında ne yapabiliriz?

Günümüz dünyası, sınırsız bilgi bombardımanı yapan devasa bir silaha dönüştü. Sorun şu ki bu bilgileri eleyip, özünü sindirebileceğimiz bir elek, henüz icat edilmedi. 2,5 milyon GB hafızan var ve “beyin bedava”, sen ele diyorlar; fakat bilinçaltı yönlendirmesi yapmayı da ihmâl etmiyorlar. Çünkü biliyorlar ki “İnsan zihni, gerçekliği değerlendirmekten aciz kalınca felaket senaryoları hazırlamaya başlar.”

Bu konunun bilimsel araştırması, P. W. Singer ve Emerson T. Brooking tarafından kaleme alınan ‘LikeWar: The Weaponization of Social Media’ kitabında yapılıyor. Kitapta Irak Savaşı’nda Kerkük’ün sadece 1500 asker tarafından işgal edilmesinden tutun da Donald Trump’ın ABD seçimlerini kazanmasına kadar pek çok siyasi ve askeri olayda bugünün moda tabiriyle “troll” dediğimiz paralı sosyal medya canavarlarının parmağı olduğu iddia ediliyor.

Türkiye’deki durum da bunlardan farklı sayılmaz aslında. Gezi Parkı eylemlerinin yapıldığı zamanlarda fark edilir düzeye çıkan sosyal medya üzerinden örgütlenebilme imkânı, mevcut yönetimin durumu fark etmesi ve el koymasıyla başka bir boyuta evrildi. Yalan ya da doğru olması ile ilgilenilmeden sadece süslü, iç gıcıklayıcı, tahrik edici bir üslup ile sürekli atılan yönlendirici “tweetler” sayesinde artık seçimler kazanılabiliyor, kararnameler çıkabiliyor, darbeler durdurulabiliyor ya da yapılabiliyor. Hatta Türk Ordusu’nun bin yıllardır süregelen kudreti çerçevesinde “basit” sayılabilecek operasyonlar bile bir görsel şölene dönüştürülerek Millî Mücadele Savaşı verildiği iddia edilebiliyor. Yazık ki insanlar da buna inanıyorlar.

Ben bunun vatana ihanet olduğunu düşünüyorum. Çünkü yapılan bir sınır ötesi operasyon için savaş algısı yaratılarak herkes ayağa kaldırılıyor. Ancak şekli ya da tanımı ne olursa olsun bu mücadele, durumu playstation’da “düşman” öldürmek kadar kolay zanneden bir halka, “biz kahramanlık yapıyoruz” diye allayıp pullayıp sunuluyor. Sonra da dönüp bu gerçekliğin kıyısından köşesinden geçemeyecek yaldızlı hayatların “parlak” yıldızlarına, bu soğuk ve silik ölümlerin reklamı yaptırılıyor. Bu ancak vatana ihanet göstergesidir. Dahası, bu “savaş”tan geriye parmağından alyansını çıkararak cennet kokulu bebeğinin kırk uçurmasını yaptıran anne-babaya, daha hayattan muradını alamamış evladının cenazesini, al kanıyla yıkatmak kalıyorsa yapılan süslü püslü lafların da bir anlamı kalmıyor demektir.

Bunca acı ve buz gibi bir gerçeklik için bile kullanılan troll hesaplar her seçim dönemi olduğu gibi bu yerel seçimlerde de kullanılabilmektedir. İşte bir örnek; Mansur Bey’in öyle bir şey olmadığına dair açıklamalarına rağmen akıl almaz bir hızda servis edilen “Yavaş İYİ Parti’yi reddetti.” haberleri ile bir televizyon programında büyükşehir ‘devrik’ belediye başkanının “Mansur Yavaş’ın karşısında Özhaseki gibi klas bir isim var. Peki Mansur Yavaş kimdir? Beypazarı’nda iki dönem belediye başkanlığı yapmış. Ve 2 dönem belediye başkanlığı döneminde 1 tane turistler için tuvalet yapmamış, Millet Ayaş’a gidiyordu tuvalet için! Böyle bir belediye başkanını kalkıp Özhaseki ile nasıl mukayese edeceksiniz?”  [4] yönlendirmeli sözleri…

Bu tür şeyler için Harari, ‘21. Yüzyıl İçin 21 Ders’ kitabında devletlerin ve çevrim içi ağ sahiplerinin, insanları on parmak, bir ekran ve bir kredi kartına bağlı bir çift göz ve kulaktan oluşan görsel-işitsel hayvanlar [5] olarak algıladıklarına vurgu yapıyor.

İşin Türkiye için enteresan tarafı ise 16 yıldır ülkeyi yerel ve genel düzlemde yöneten anlayışın, sosyal medyanın gücünü aslında kendilerine muhalif olan kesimden öğrendikleri düşünülürse (bkz. Gezi Parkı eylemleri), dün “Twitter mivitır hepsinin kökünü kazıyacağız. Sosyal medya bir baş bela. Biz bu milleti Twitter’a, Facebook’a yedirmeyiz” derken bugün “Şahsımın Twitter’da takipçi sayısı 13 buçuk milyonu geçti. Dünyada ilk sıralarda yer alıyoruz. Görüntülenme sayımız 12 milyonu geçti” övüncünde olmaları düşündürücü.

Düşün düşün…

Muhalefet açısından bakıldığında ise sosyal medya üzerinden yapılan çalışmalar, açıklamalar ve gündem belirleme çabalarının bir türlü sonuç vermiyor olması daha da düşündürücü. Sorun sende değil bende demenin zamanı geldi de geçiyor gibi sanki… Yapılan şey bir ittifak mı yoksa bir iş birliği mi ya da çıkar ortaklığı mıdır bilemem ama eğer esas mesele Türk milletinin, özelde de Ankara’nın refahı ise o halde bir şey yapmak için “görüşme” yapmaktan daha fazlası gereklidir kanaatindeyim. Evet, iyi bilirim ki devlet işi ağır işler ama “bugün git yarın gel” zihniyetiyle yaşaya yaşaya bugünlere gelmedik mi?

Bu, köşeye çekilmiş bir gözlem yazısıydı. Cümlelerin savruk, dağınık ve gündelik olmasının sebebi ondan. Fakat her şeye rağmen ülke siyasetinin içler acısı halinden daha dağınık değil. Aydınlanmış kelimelerin entelektüel havası yerine kâğıt toplayıcılığı yaparak geçimini sağlayan ve o kâğıtlar arasından bulduğu bir kitap sayesinde on dokuz yıldır sahaf olan Oktay Çetinkaya kadar samimi cümleler kurmaya çalıştım. Kimin yüreğine dokunur bilmem ama Ankara siyasetinin tükenmek üzere olan aklına dokunmasını temenni ederim.

Son sözüm Birhan Keskin’in dizeleriyle vatandaşa gönderilecek bir selam olsun:

“Hâlimi anlatacak sözler yazamam artık bu kavruk mektuba

 Rüzgârdan yan yatmış otlar koydum, gerisini sen anla…”

 

Kaynakça

[1] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/milliyetci-oylar-ve-ankara-49913yy.htm

[2] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/mansur-yavas-49914yy.htm

[3] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/saraydan-mansur-yavas-talimati-49915yy.htm

[4] https://www.haberler.com/melih-gokcek-in-canli-yayinda-elestirdigi-mansur-11513296-haberi/  

[5] Harari, Y. N., 21. Yüzyıl için 21 Ders, (Çev: Selin Siral), Kollektif Kitap, İstanbul, sfy. 97.

Paylaş:
Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları