İki genç ve bir savaş: 1917

1917, I. Dünya Savaşı esnasında iki İngiliz askerin karşı cepheye gid(e)bilme hikâyesini konu alıyor.


Bu yazı daha önce Telmih dergisinde yayımlanmıştır.

Sinemanın, insanlık anlatılarının en kuvvetli olanlarından olduğu aşikârdır. Beyaz perde önünde akan giden hayatlar, yaşantıların kırılma noktaları, gerilemeleri ve ilerlemeleri insanı kendine çeker. Karanlık bir atmosferde tanımadığınız (yanınızda tanıdığınız veya tanıdıklarınız olursa çok keyif alırsınız) insanlarla beraber aynı filme odaklanmak sizi belki de bir yığından, kitleye dönüştürebilir.

İnsan, daima bir kuvvetli anlatı arar. Zaman zaman halk hikâyeleri, zaman zaman tarih ile siyaset ilimlerinin kesiştiği ‘’büyük millet/ulus’’ anlatısı bizi bütün bu dünyevi dert ve tasadan bir nebze de olsa uzaklaştıran ve geleceğe bir adım daha bağlayan hakikatlerdir.

Artık akıllı telefon ve internet teknolojisinin gelişmesiyle beraber video paylaşım sitelerinin ilerlemesi sayesinde insanlar oturdukları yerden pek çok dizi ve filme çok kolay ve başarılı bir şekilde ulaştılar. Covid-19 sürecinde evde oturan kişiler, sinemaya gidemedikleri için bu anlatı ihtiyaçlarını ekranlarla karşıladılar. Zaman zaman telefon ekranı oldu bu, zaman zaman ise televizyon ve bilgisayar ekranı.

Öyle bir dönemde eve kapandık ki…

Kış bitmiş, bahar giderek yeşillik ve mavi gibi iki huzur veren tonla insan ruhuna yavaş yavaş dokunurken Türkiye’de ilk Covid-19 vakasına tanıklık etmişti. Bu süreçte video ve film paylaşım platformlarına olan ilgi çok fazla oldu.

2019 yılında vizyona giren 2020 yılında daha Covid-19’un her köşeye yayılmadığı dönemde yapılan ve dünyanın en büyük sinema organizasyonlarının ağası Oscar Ödül Töreni’nde (92.Akademi Ödülleri) başarıyla ayrılmış bir filmden söz edeceğiz.

1917, I. Dünya Savaşı esnasında iki İngiliz askerin karşı cepheye gid(e)bilme hikâyesini konu alıyor. John Wick serisinde tek plan çekimlerden oldukça keyif alan ben, filmi daha henüz izlemeden önce aldığım ‘tek plan’ sahnelerin büyüleyici olduğuna dair yorum, beni filme biraz daha bağlamıştı.  Bu yüksek beklentiyle girdiğim filmden üzülerek düşük beklentiyle çıktım demeyeceğim. Aksine beklentimi karşıladığım bir film olduğunu çok rahat bir şekilde ifade edebilirim.

Sam Mendes’in yönetmen koltuğunda oturduğu film, Schofield ve Blake isimli iki İngiliz genç askerin yolculuğunda bizleri adeta onların yanındaymış, onlarla beraber yola çıkmışız ve haberi ulaştıracakmışız konumuna taşıyor. Bu bakımdan teknik ekibi ayrıca takdir etmek gerekir.

Kesintisiz olarak devam eden sahnelerde soluklanmak ve nefes almak mümkün değil. Çünkü savaş, cephe ve cephe gerisindekiler için hem zihin dünyalarında hem gerçek âlemde cereyan ediyor.

Tek plan çekimi değerlendirirken filmi böyle okudum.

Bu bakımdan film iki arkadaşın yolculukta yaşadıklarını ele alıyor ama bu yolculuk sıradan bir seyahat değil. Acıyla, kanla, gözyaşıyla yolda yaşadıklarının en güzel anlarından biri tek plan çekimin ani bir kararmayla seyirciyi filmde uyutup tekrardan uyandırdıkları sahne olması lazım. Oraya bayıldım. Size anlattığım sahne aklınıza gelmiştir. George MacKay’in (Lance Corporal Schofield) daha önce bilmediği bir çocuğu ve kadını gördüğü sahneden söz ediyorum.

“Dışarısı cehennem, içi cennet…

Film son yarım saatine geldiğinde kaçarken karşılaştığı yere girdi ve kadının kal demesine rağmen dışarı çıktı. Çocuk, masumiyet ve saflık temsiliyken dışarı çıktığında gördüğü manzarayı cehenneme benzetebiliriz.”

Herkes sinema perdesinde film izlemenin ne kadar keyif verdiğini söyleyedursun, Covid döneminde izlediğimiz filmleri durdurup yine başlatarak, ara vererek izlemenin film arasında böyle notları yazmama vesile kıldığı için şanslı olduğumu düşünüyorum. Çünkü bu yukarıdaki tırnak işaretiyle anlattığımız sahneyi ancak evde film izlerken yapabiliyoruz.

Büyük ulusların büyük hikâyeleri varsa bizim de kendi içimizden fazlasıyla 1917 filmi gibi filmler çıkaracağımızdan eminim.

Yazar

Necdet Cura

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.