Bilim karşıtlığı – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______21.08.2020_______

Bilim karşıtlığı

Bilimle birlikte bilim karşıtlığı da hep olmuştur. Kimileri dünyanın şeklinin düz olduğunu kanıtlamaya çalışmış; kimileri uzaya gidilmesini, kimileri de aşıyı bir oyun olarak görmüş; bunlar üzerinden safsatalarla dolu komplo teorileri üretmiştir.

Alperen Okur

"...aşı reddinin gerekçelerinden biri, aşı yaptırmamanın tedaviyi reddetme hakkı ile bir tutulması. Oysa ... aşı, kişisel olmasının ötesinde toplum sağlığı açısından önemlidir. İçinde bulunduğumuz salgın dönemi aslında aşıların önemini de açıkça ortaya koyuyor."

“…aşı reddinin gerekçelerinden biri, aşı yaptırmamanın tedaviyi reddetme hakkı ile bir tutulması. Oysa … aşı, kişisel olmasının ötesinde toplum sağlığı açısından önemlidir. İçinde bulunduğumuz salgın dönemi aslında aşıların önemini de açıkça ortaya koyuyor.” 

İnsanoğlunun merak duygusunun bir sonucu olarak ortaya çıkan bilim, insanlık medeniyetinin bugünkü durumuna gelmesinde başrolü oynamıştır. Tabii bilimi destekleyen aklı başında yöneticilerin figüranlığı da tartışılmaz. İnsan, dünya, doğa ve evrenin işleyişi hakkında yüzyıllardır bilim sayesinde edinilen bilgi birikimi, nesilden nesile aktarılarak ve kullanılarak her alanda büyük bir gelişme sağlanmıştır. Bilgi birikimi arttıkça gelişme hızlanmış, gelişme hızlandıkça bilgi birikimi de hızlanarak artmıştır. Bilgi gelişmeyi, gelişme bilgiyi etkilemektedir. Günümüzde bu döngü baş döndürücü hızlara ulaşmıştır. Güneşin dünya etrafında değil de dünyanın güneş etrafında döndüğü bilgisini yaklaşık bin beş yüz yıl gibi bir sürede edindik (Batlamyus’tan Kopernik’e) ama uzaya gidebilmek fikriyle Venüs yüzeyinden bilgi alınması[1] arasında on yıllar var.

Doktorlar görüntüleme cihazları ile daha kesin teşhisler koyabiliyor, robotik cerrahi ile daha hassas ameliyatları yapabiliyorlar. Aşılar sayesinde bazı hastalıklarla karşılaştığımızda peşinen galip duruma geçebiliyoruz. Telefonlarımız ceplerimize girmekle kalmadı birer taşınabilir bilgisayara dönüştü. Hava durumlarını, televizyonda meteoroloji bültenlerini takip etmeye gerek kalmadan telefonlarımızdan öğrenebiliyoruz. Hiç bilmediğiniz bir şehirde yol bulmak, uydu takipli yol rehberleri sayesinde artık çok kolay. Uydu teknolojisi o kadar gelişti ki artık uydular altmışar altmışar gönderiliyor (Starlink). Salgın süresince çokça tecrübe ettiğimiz gibi onlarca kişiyle görüntü, ses, dosya vb. anlık paylaşarak çevrimiçi toplantılar düzenleyebiliyoruz. Burada sayamayacağımız kadar artan teknolojileri önümüze seren bilimsel çalışmalar bir nehir gibi beslenerek akmaya devam ederken, bu nehrin önüne taş koyarak yavaşlatmaya çalışan insan sayısı da günbegün artıyor. Aynı kayadan kopmuş, şekli şemali belirsiz taşlar: Düz dünya, aşı karşıtlığı, uzaya gidilmedi, küresel ısınma yok, evrim yok… Bu taşlardan bazıları suyun akışına çok da etki etmediği için üzerinde durmaya gerek yok. Evrim karşıtlığı gibi. Çünkü bir kişinin evrim karşıtı olması toplumsal açıdan bir şey ifade etmezken, aşı karşıtlığı toplum için büyük bir tehdit haline gelebilir. Gerçi bu karşıtlıklar birbirini destekledikleri için bir şey ifade etmez demek çok da doğru değil. Neticede hepsinin ulaştığı nokta bilim karşıtlığı. Bilimsel çalışmaların güvenilirliğinin azalmasına neden olduğu için bu tutumların hepsi olumsuz anlamda bir şeyler ifade eder.

Dünya düzdür!

Dünyanın şeklinin küresel olduğu çok çok uzun yıllar önce (2000+) farklı kanıtlarla ispatlanmış olmasına rağmen 1838 yılında yapılan Bedford Level Deneyi hatalı bir yorumla dünyanın düz olduğunu kanıtladı! Deneyi yapan Samuel Rowbotham bir nehrin 20 cm üzerinden teleskopla baktığında bir botun bayrak direğini 10 km boyunca görebildiğini, dolayısıyla dünyanın düz olduğu sonucuna ulaştığını bildirmiş. 1870 yılında düz dünyayı savunan John Hampden, bu deneyle düz dünyayı kanıtlayacağına dair Alfred Wallace ile bahse giriyor. Wallace, atmosferik kırınımı (serap oluşumuna da neden olan optik fenomen) hesaba katarak deneyi tekrarladığında dünyanın küresel olduğunu binlerce yıl sonra tekrar ispatlıyor. Düz dünyayı savunan kişinin tasarladığı deney ile dünya düzdür fikrini çürütüyor. Hampden ikna olmuyor işi çirkefliğe götürüyor[2]. Halbuki o kadar zahmete girmeden de küresellik ispatlanabilir. Ay tutulmasında ayın üzerine düşen dünyanın gölgesinin dairesel olması ispat için yeterli. Ama önemli olan fikri ispatlamak değil kendi fikrini kabul ettirmek olunca işler değişiyor.

2018 yılında yayımlanan Çağın Gerisinde Yaşamak adlı belgeselde ABD’de dünyanın düz olduğuna inanan insanların düşünceleri ve etkinlikleri anlatılıyordu. Toplantılar düzenliyorlar, modeller oluşturuyorlar, dünyanın düz olduğunu ispatlamaya çalışıyorlardı. Bunlardan bir grup, Bedford Level Deneyi’nin bir benzerini yaparak düz dünyayı kanıtlamak istedi. Deniz seviyesinden 5 metre yüksekte ortasında delikler bulunan iki pano ve kamera kullandılar. Panoların bir tarafından bir kişi panonun delikleri hizasında 5 metre yükseklikte ışık tutacak, bir başkası da panonun diğer tarafında yine delikler hizasından kamerayla gözlem yapacaktı. Dünya düz olduğu için(!) ışık kamerada görünecekti. Deneye başladıklarında sürpriz bir sonuçla karşılaştılar. Işık kamerada görünmedi. Bir şeyi yanlış yapmış olmalıyız diye düşündüler ama her şey planladıkları gibiydi. Işığı tutan kişi ışığı biraz kaldırınca ışık kamerada göründü. Bu sonuç dünyanın düz olmadığını kanıtlıyordu. Ama onlar ışığın önüne yaprak gibi bir şeylerin geçmiş olabileceğini düşündüler. Aslında sonuca kadar bilimsel yöntemi izlediler. Hipotezlerini bir deneyle test ettiler. Ama bilimsel çalışmalarda eğer deneyinizi doğru tasarladıysanız ve hata yapmadıysanız çıkan sonuca razı olmanız gerekiyor. Onlar da tıpkı Hampden gibi kendi kanıtlarına inanmadılar. Çünkü onlara göre her şey NASA’nın bir oyunu ve bize dünya, ay, gezegenler ile ilgili gösterilen bütün fotoğraflar ve videolar bir film sahnesi gibi kurgulanmış. ABD’nin dışındaki rakip hatta düşman devletlerin uzay ajansları da bu konuda tam bir koordinasyon içinde hareket ederek insanları uyutuyorlar! Dolayısıyla mutlaka deneylerinde bir hata olmalı.

İthalata alışkın olduğumuz için bu konudaki fikirleri de ithal etmekten geri durmamışız. Düz Dünya Derneği bizde de var. 2019’da derneğin başkanı, neredeyse bütün ülkelerden ve Türkiye’den de bilim insanlarının gittiği Antarktika’nın fotoğrafını çekene yüz bin lira vaatte bulunmuş. Çünkü Antarktika düz dünyayı çevreliyor ve oraya gitmek yasak. Gidilebilirse dünyanın düz olduğu yine kanıtlanacak! Neyse ki şu anda ülkemizde bu fikirler çok rağbet görmüyor. Ancak sosyal medya mecralarında ilginç ve çok takipçiye sahip hesaplar, kerameti kendinden menkul deliller öne sürerek düz dünyayı kanıtlamaya çalışıyorlar.

Aşı karşıtlığı

Vücudumuza giren yabancı mikroorganizmalar tıpkı verimli topraklara giren istilacı ve sömürgeci devletlere benzer. Bu yüzden vücudumuzda bir savunma sistemi vardır. Doğumdan beri sayısız mikroorganizmayla karşılaşan savunma sistemimiz, bunlara karşı nasıl davranması gerektiğini öğrenir. Daha sonra bu dış güçlerle karşılaşırsa tepkisini ortaya koyarak vücudumuzu korur. Ancak yeryüzünde istilacı canlı çok. Bu yüzden savunma sistemimizin daha önce tanımadığı, taktiklerini bilmediği bir mikroorganizma ile karşılaşma ihtimali yüksek. Tıpkı Covid-19 gibi. Böyle bir mikroorganizma ile karşılaştığında tabii ki hemen teslim olmuyor. Direniyor, savaşıyor, kurtulmak için bildiği bütün taktikleri deniyor. Maalesef bazen teslim olmak zorunda kalıyor. Başarılı olursa bir daha onunla karşılaştığında gününü gösteriyor. Bu süreç sonunda ulaşılan yetkinliğe bağışıklık adı veriliyor.

Aşılar basitçe, az önce bahsettiğimiz savaşın bir simülasyonunu oluşturarak, daha zayıf bir düşmanla savunma sistemini karşılaştırır ve eğitir. Bir nevi tatbikat… Böylece mikroorganizmanın güçlü haliyle karşılaştığında ne yapması gerektiğini bilir ve savaşı kazanma ihtimali artar. Yani aşı hastalığa yakalanmadan önce o hastalığa karşı bağışıklık kazandırır. Yani insan için yararlı bir uygulama. Ancak herkes aşıyı sevmiyor. Sevmeyenlerin çok az bir kısmı iğneden korkanlar… Büyük kısmı ise ilaç firmaları ve çılgın bilim insanları tarafından, hastalıkları yaymak, dolayısıyla daha fazla ilaç satmak ve bazı insanların kökünü kurutmak için -gereksiz olmasına rağmen!- aşıların kullanıldığını düşünenler. Bir başka ve görece güçlü sayılan argümanları ise aşı ya da ilacı bulan kişinin hem şirkette hem de onay kurullarında çalıştıklarını iddia etmeleri. Böylelikle kendi işe yaramaz ilaçlarını rahatlıkla onaylatıp piyasaya sürebiliyorlarmış. Bugün bir ilaç endüstrisi olduğu ve bu endüstriden büyük şirketlerin büyük gelirler sağladığı su götürmez bir gerçek. Ancak bu gerçek, alanda çalışan bilim insanlarına ve ilaç veya aşıya karşıtlığı gerektirmez. Çünkü o bilim insanlarının bulduğu ilaç ve aşılar, deneylerden ve uzun süreçlerden geçerek sonuçları yayımlanıp, tıp dünyasının ilgisine sunulduktan sonra üretim aşamasına geçiyor[3].

Tıbbi ilaç üretiminin tamamen özel şirketlere havale edilmesi, ilaç şirketlerinin asıl amacının da hastaları iyileştirmekten ziyade kâr amacı taşıması bu karşıtlığı güçlendiriyor[4].

Dünyanın şekli basit deney ve gözlemler yapılarak belirlenebilir ancak aşı ve ilaçlar konusunda uzmanlar dışında deney imkanı bulunmadığından tıp alanındaki bilim karşıtlığı daha anlaşılır duruyor. Ancak deney yapamasak da hastalıkların aşılama karşısındaki seyrini bariz bir şekilde görebiliriz.

Ölümcül ve salgın bir hastalık olan, Aşık Veysel’e dünyayı zindan eden çiçek hastalığı 1977’den beri görülmüyor ve muhtemelen bir daha da görülmeyecek[5]. Peki nasıl başarıldı? 1966 da dünya genelinde yapılan çiçek aşısı kampanyası sayesinde. Yalnızca bir yılda 3000 çocuğun ölümüne neden olan çocuk felci, 1955 yılında uygulanan aşı ile hızla azalmış, 2019 yılında yalnızca üç ülkede (Nijerya, Afganistan ve Pakistan) görülmüştür. 1921’de dünya genelinde 206.000 kişiyi etkileyen ve 15520 kişinin ölümüne neden olan difteri, aşı uygulamalarıyla, 2016 yılında 7100 hastaya kadar düşmüş. ABD’de 1967’de yapılan kabakulak aşılarıyla hastalık %99 oranında azalmış. 2015 yılında kızamıkçık ABD’de aşı sayesinde yok olan hastalıklardan bir diğeri. 2000 yılında ABD’de son bulan kızamık tekrar bir salgın haline gelmiş durumda[6]. Kızamık hastalığının bizdeki durumu da kötü: 2011’de 105, 2013’de 7405 vaka. Sonrasında yapılan aşı kampanyası ile bu sayı 2016’da 8’e kadar düşüyor[7]. 2019’un ilk sekiz ayında bu sayı 2391’e yükseliyor. 2014’te 1370 olan aşı reddi, 2019 yılının başında 23 000’e ulaşmış [8]. Yok olma seviyesine gelmiş bir hastalık, aşı reddinin artmasıyla birlikte üç yılda yaklaşık 300 kat artmış! Hem Amerika’da hem Türkiye’de kızamığın bu yükselişi aşı reddiyle doğru orantılı olarak artıyor. Uzmanlara göre aşı reddinin gerekçelerinden biri, aşı yaptırmamanın tedaviyi reddetme hakkı ile bir tutulması. Oysa yukarıdaki örneklerden de görüldüğü üzere aşı, kişisel olmasının ötesinde toplum sağlığı açısından önemlidir. İçinde bulunduğumuz salgın dönemi aslında aşıların önemini de açıkça ortaya koyuyor. Aylardır alışkın olduğumuzdan farklı şekilde yaşıyoruz. Bu virüse karşı bir aşı olsaydı, hayatımızı her zamanki gibi yaşamaya devam edebilirdik.

Bu yüzden uzmanlar salgın başlangıcından beri aşı çalışmaları yapıyorlar. Ne yazık ki bu virüse karşı bir aşı bulunduğunda bile, salgın süresince kendilerinin de yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen, aşı yaptırmayacak olanlar çıkacaktır. Zaten hastalığın varlığına bile inanmayanlar ya da bize bir şey yapmayacağını düşünenler mevcut. İnsanoğlunun pek çok kusurundan biri de bizzat tecrübe etmediği şeyi anlamlandırmakta zorlanmasıdır çünkü.

Bu günlerde sıkça adını duyduğumuz Koronavirüs Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Alpay AZAP, 2019 yılında hazırladığı raporla aşı karşıtlarının argümanlarına tek tek cevap veriyor. Bilimsel sonuçların ve istatistiklerin nasıl çarpıtılarak kullanıldığını da açıklıyor. Yani bilim karşıtları aşı konusunda da bilimsel sonuçları işlerine geldiği gibi kullanıyorlar. Örneğin hiçbir aşının %100 koruma sağlamadığı biliniyor. Korunma oranı %85-95 arasında. Aşılamaya rağmen %5-15 oranında hastalık görülebiliyor. Aşı karşıtlarının iddiasına göre bir salgında hasta olanların çoğunluğu aşı olanlar. Rapordaki örneği aynen alalım:

“1000 çocuğun gittiği bir okulda 10 çocuğun kızamık aşısı olmadığını 990 çocuğun aşı olduğunu farz edelim. Kızamık salgını olduğunda aşılanmamış 10 çocuğun tamamı hastalanacaktır. Aşının koruyuculuğu % 98 olsa dahi aşılanmış 990 çocuktan 19’u (% 2) kızamık olacaktır. Sonuçta salgında hastalanmış 29 çocuğun 19’u (% 65,5’i) aşılanan çocuklardan oluşacaktır. Oysa aşı 990 çocuğun 971’ini hastalıktan korumuştur. Aşılanmayanların tamamı hastalanırken aşılananların % 2’si hastalanmıştır.”

Aşı olanlar çoğunlukta olduğu için ve aşı %100 koruma sağlamadığı için, hastaların içinde aşı olanların sayısı daha çok oluyor hâliyle. Basit bir matematiksel sonuç. Ancak bu sonuç, aşı karşıtları tarafından aşı olanlar daha çok hasta oluyor şeklinde çarpıtılıyor. Gerçekten aşılar ve ilaç tedavileri az da olsa istenmeyen sonuçlar verebiliyor. Raporda bu durum karşısında acı bir gerçek dile getirilmiş: “Ancak şu da bilinmelidir ki tıpta bir yöntemin güvenli olup olmadığına karar verirken o yöntem uygulanmadığında neler olacağına da bakılır.”

Gerçekler içinde safsatalar

Whatsapp gruplarından birinde uzunca bir metin paylaşılmıştı. Bu metin, Japon bilim adamlarının, immünoterapi adı verilen kanser tedavisi yöntemiyle 2018 Nobel Ödülünü aldıkları haberiyle başlıyordu. Sonra C vitamininin keşfini ve iskorbüt hastalığının bu sayede yenildiğini, kanser diye bir hastalık olmadığını, kanserin Sanayi Devrimi ile ortaya çıktığını, kemoterapi yapılmaması gerektiğini çünkü kemoterapinin sadece sömürgecilerin ceplerini doldurmak için yapıldığını, hastalığın sadece B-17 vitaminin eksikliğinden kaynaklandığını, bu eksikliği gidermek için günde 15-20 kayısı çekirdeği, acı badem yenmesi gerektiğini anlatıyor, çeşitli besinler ve yararlarını sayıp limonun ne kadar mucizevi bir meyve olduğunu ve 12 kanser türünü yok ettiğini vurgulayarak bitiyordu. Aynı metin 2013’ten beri sosyal medya mecralarında paylaşılmış. Metnin konusuyla ilgili hiçbir bilgisi olmayan biri bile eğer okuduğunu anlıyorsa tutarsızlıklar derhal gözüne çarpar. Bir yığın yanlış ve sakıncalı ifade var. 15-20 kayısı ve acı badem çekirdeği yiyen kişinin Tanrı yardımcısı olsun! Ancak metinde doğru ifadeler de var: Ödülü alanlardan biri Japon, C vitamini ve iskorbüt hastalığı ve besinlerin içerikleri. Upuzun yazıda üç gerçek, yığınla yalan yanlış bilgi var. Kanserin yeni bir hastalık olduğunu söylüyor. Sanayi devrimi, kimyasal maddelerin kullanımının artması, maruz kalınan radyasyonun artması gibi günlük hayatımızda artan etkenlerin kanseri arttırdığı bilinen bir gerçek ama arkeolojik keşifler kanserin yeni bir hastalık olmadığını gösteriyor[9][10][11]. Üstelik neresinden tutsanız elinizde kalan bu yazı, kanserin günümüzdeki en etkili tedavi yöntemlerinden biri olan kemoterapiyi yaptırmamayı tavsiye ediyor.

Bütün bilim karşıtı metinlerin içinde benzer durum söz konusu; birkaç gerçek içinde sayısız safsata.

Bilim karşıtlığının tehlikeleri

evrimagaci.org sitesinde çevirisi yayımlanan 1988 tarihli bir çalışmada bilim karşıtlığının üç tehlikesinden söz ediliyor:

  • Bilim bütçesinde kesintiler dolayısıyla insan hayatını etkileyen bilimsel çalışmaların kesintiye uğraması.
  • Gerçekleri yitirmek.
  • Geriye gidiş ve yeni bilgiler edinilmesinin önlenmesi [12].

Bilim karşıtlığının bu denli artmasında nesnel gerçeklikten kopmuş bilim insanlarının da büyük bir payı olduğu belirtiliyor. Bu kişiler, bilimsel çalışmaları çarpıttıkları için bilim dünyasından dışlanıyorlar ama bilim karşıtlarının güçlü kanıtları(!) haline geliyorlar. Çünkü dışlanma sebepleri, saklanan gerçekleri cesurca açıklamaları. Yaşadığımız bu salgın sürecinin olumlu bir yanı varsa; bu dışlanmış cesur kişilerin gerçekler karşısında ekranlardan silinip gitmeleridir.

Yukarıdaki tehlikelere toplum sağlığının olumsuz etkilenmesini de eklemeliyiz.

Tüm bu karşıtlıkları eleştirirken yanlış anlaşılmasın, bilimsel keşiflerin ve teknolojilerin fayda-zarar yönünden tartışılmasını değil ortaya çıkan gerçeklerin inkar edilmesini eleştiriyoruz.

Ne yapılmalı?

Bilim karşıtlığı, milletin ilerlemesi önünde bir engel ve sağlık konusunda büyük bir tehdit. Bu durumun önüne geçebilmek için bir şeyler yapmak gerekiyor. Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda bir adım atmıştı. 2004 yılından itibaren Fen Bilimleri öğretim programının amaçlarından biri öğrencileri fen okuryazarı olarak yetiştirmektir. Buradaki fen tabiri bilimle eş tutulmuştur. Bilim okuryazarlığı da diyebiliriz. Yani bireylerin bilimsel gelişmeleri ilk elden takip edip yorumlayabilme, aktarabilme yeteneğine sahip olması amaçlanır. Ancak böyle bir okuryazarlığın toplum geneline yayılabilmesi için -okullarda bu amaca ulaşıldığını varsayarsak- bilimsel gelişmelerin daha kolay ulaşılabilir olması hatta sunulması gerekir. Bilim-Teknik gibi dergilerle bu zaten yapılıyor. Günlük gazetelerde de zaman zaman İsviçreli bilim adamlarının mucizevi buluşları yayımlanıyor. Bu tip haberlerden ziyade, bilimsel çalışmaları önemli ayrıntılarıyla birlikte basit bir biçimde anlatan düzenli bültenler çıkarılmalı ve kamu kurum ve kuruluşlarına, okullara hatta kahvehanelere kadar ulaştırılmalıdır. Bu işi de üniversiteler devletin maddi desteğiyle yapmalıdır.

İlaç ve aşı üretim aşamaları, maddi boyutuna varana kadar tam bir şeffaflıkla -tıp dünyası için zaten öyle ama- bizim gibi sıradan insanların anlayacağı şekilde açıklanmalıdır. İlaç ve aşı üretimi kamu desteğiyle yürütülmeli, ilaç şirketleri kusursuz bir denetim sistemine tabi olmalı ve usulsüzlüğe müsamaha gösterilmemelidir.

İngiliz bilimini kurtarmaya çalışan bilim insanlarının yaptığı gibi halka, parlamentoya ve hükûmete bilimsel ve teknolojik araştırmaların ve gelişmenin kültürel ve ekonomik faydalarını ve buna mukabil, araştırmaların hükûmet ve sanayiler tarafından yeterli bir biçimde finanse edilmesinin millet için ne kadar önemli olduğu anlatılmalıdır.

Bunlar yapıldığında bilim alanındaki komplo teorilerinin etkililiği azaltılabilir belki. Tamamen bitirmek ise pek mümkün görünmüyor. Çünkü insanlar, gerçeklerin basitçe açıklanabilir olmasından çok gizemli ve karmaşık olmasını sever. Ve herkes uyutulurken uyanık olup buna karşı çıkmanın ve sırrı çözmenin hazzı herhalde paha biçilemezdir.

 

[1] https://nssdc.gsfc.nasa.gov/nmc/spacecraft/display.action?id=1967-058A

[2] https://evrimagaci.org/duz-dunya-komplosu-dunya-duz-mu-daha-onemlisi-dunya-duz-olabilir-miydi-4860

[3] https://evrimagaci.org/ilac-endustrisi-bizi-gercekten-kandiriyor-mu-491

[4] http://bilimveaydinlanma.org/kara-kutu-ile-yuzlesme-vakti/

[5] https://www.who.int/csr/disease/smallpox/en/

[6] https://bilimfili.com/insanligin-asilar-sayesinde-kurtuldugu-6-bulasici-hastalik-turu

[7] https://www.ttb.org.tr/userfiles/files/Aşı%20karşıtlarının%20iddiaları%20ve%20gerçekler.pdf

[8] https://www.medimagazin.com.tr/guncel/genel/tr-turkiyede-2019un-ilk-8-ayinda-2-bin-391-kizamik-olgusu-bildirildi-11-681-82963.html

[9] https://arkeofili.com/bir-dinozorda-ilk-kez-kotu-huylu-kanser-teshis-edildi/

[10] https://arkeofili.com/misirda-dunyanin-en-eski-meme-kanserinin-izleri-bulundu/

[11] https://arkeofili.com/guney-afrikada-1-7-milyon-yillik-kemikte-kanser-bulundu/

[12] https://evrimagaci.org/bilim-nerede-ters-gitti-dusuk-seviyeli-bilim-karsitligi-nasil-bu-kadar-guc-kazandi-8155

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları