Boş zamanlarımda milliyetçilik yaparım – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______19.11.2019_______

Boş zamanlarımda milliyetçilik yaparım

Ülkücülük, Türkçülük, milliyetçilik… Bu sıfatlardan herhangi birini benimsemiş kişilerden beklenen adanmışlık, günümüzde boş zamanlarımızda adeta birer hobi olarak karşımıza çıkmaktadır.

İskender Öksüz

Kendini Türklüğe adayanlara

Boş zamanlarımda milliyetçilik yaparım…” Bu tutum, günümüz milliyetçilerinin çoğunluğunun davranışını özetliyor. Sağ olsunlar, katkı sağlıyorlar. Soru şu: Katkı yeterli mi? Yoksa daha ötesi mi gerekiyor?

Katkı sağlayanlara şükran borçluyuz ama şu söz de akılda tutulsun:

“Sucuklu yumurtada tavuğun katkısı vardır. Ancak dana, kendini adamıştır!”

Bize galiba birçok tavuğun yanında birkaç dana lazım. Ve mücadelemizde çok şükür, kendini, hatta hayatını adayan nice büyüklerimiz, arkadaşlarımız, gençlerimiz vardı ve hâlâ var. Türklük, kendini ona adayanlar sayesinde yaşıyor.

Müdafaayı Hukuk, Kuvayı Milliye ve Millî Mücadele, daha sonraki Atsız neslinin kahramanları, nihayet 1968-1980’in gençleri ve o kadar da genç olmayanları, hep o adanışın insanlarıdır. Bu adanma asırlarca geriye uzanıyor.  Bilge Kaan, Bengü Taşa kazımış: “… Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Kardeşim Köl Tigin ile iki şad ile ölesiye, bitesiye {çalışıp} kazandım.” Bu cümleler katkının değil adanışın ifadesidir.

Millî Mücadele’nin umdesi de aynı adanışı söyler: Ya istiklal, ya ölüm!

Atsız Beğ’i kızdıran adanmışlık eksikliği

Şu mısraları bilmeyenimiz yok gibidir:

Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz;
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağına.
Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin
Değişilir topu da bir sokak kaltağına.

Ben bunun zorlu tabutluk yıllarındaki bir ihanete karşı yazıldığını sanırdım. Öyle bir ihaneti de duymamıştık. Tuhaf bir hal… Kadim dostum Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Atsız- Türkçülüğün Mistik Önderi kitabında bu bilmecenin çözümünü buldum:

“Atsız’ın Yolların Sonu adlı bu şiiri 25 Eylül 1932 tarihli Atsız Mecmua’nın son sayısında yayımlanmıştır. Mecmuanın kapanacağı bellidir ve birlikte yola çıktığı arkadaşlarının birçoğu kendisini yalnız bırakmıştır.

“Dün benimle birlikte gülen tanıdıkların
Yalnız bir hâtırası kaldı artık yanımda.”

Atsız Beğ’i bu şiddetli isyana sevk eden ihanet değil, adanmışlık eksikliğiymiş.

Vaktiyle Bir Atsız Varmış kitabına yazdığım önsözde şöyle demiştim: “Türkçülük, bizim için sıfattır. Ülkücülük bizim için sıfattır. Dürüstlük, doğruluk bizim için sıfattır. Atsız Beğ için bunlar sıfat değildir. Bunlar onun zatıdır. Atsız Beğ Türkçülüğün, ülkünün, dürüstlüğün, doğruluğun kendisidir. O Kürşad’ın da, Sançar’ın da, Kıraç Ata’nın da taa kendisidir. O Türk’ün kendisidir.” Şimdi ona adanmışlık penceresinden baktığımda, bu söylediklerimin aslında adanmışlığı anlattığını görüyorum.

Galip Erdem Ağabey için söylediğim, “Fena- fil-millet”, yani “Milletin içinde yok oluş” da adanmışlıktan başka bir şey değil. Biz bu insanların etkisiyle yetiştik. Adanmışlığın muhakkak ki dereceleri vardır ve Atsız’ın, Galip Ağabey’in adanmışlık düzeyine ulaşmak herkesin haddi değildir. Benim de değildir. Ama onların yolunda birkaç adım da olsa atanların, dönüp arkada kalanları, görünce üzülmesini de anlayışla karşılayın. “Yorulanlar” demişti onlara Atsız Beğ.

Profesyonel Devrimci!

1960’lardan itibaren SSCB bütün ağırlığıyla üzerimize çökerken sahaya sürülen ihtilalciler kendilerine “profesyonel devrimci” diyorlardı. Tam-gün devrimciydiler. Geçimlerini muhtemelen buna izin veren işlerden veya- günahı boyunlarına- daha karanlık kaynaklardan sağlıyorlardı. Bazen de profesyonelliğin ispatı için ve “silahlı propaganda”nın gereği, banka soyuyor; soygunlarını silahla, fakat maskesiz yapıyorlardı.

Profesyonel Devrimcilik, Lenin’in 1902’de yayımlanan Ne Yapmalı?  kitabındaki kavramdır. Devrim proleter devrimiydi muhakkak, fakat proletarya bu işi becerecek teşkilat ve şuura kendiliğinden ulaşamazdı. Onun için dar bir öncüler kadrosu teşkilatlanmalıydı. Bunlar yüksek entelektüel birikime sahip, neyin nasıl yapılacağını bilen, adanmış kişilerdi, profesyonel devrimcilerdi. İşte “komünist partisi”, veya “proletaryanın öncü partisi” kavramı böyle doğdu.

Kanunî ve Brejnev

Başka yerde de anlattığım gibi, 1970’lerin SSCB’sini ben, Kanunî döneminin Osmanlı İmparatorluğu’na benzetirim. Türk Devleti ya kuzey, ya batı veya güneyde başarı kazanmak zorundaydı. Doğuda başka Türk devletleri olduğu için o yön pek düşünülmezdi. Batıda Viyana aşılamadı. Kuzeyde Don-Volga kanalı açılamadı. Nihayet güneyde Osmanlı donanması, Portekiz’in silahlı ticarî filolarına mağlup düştü. (Pirî Reis’i, o eşsiz dünya haritasının müellifi Pirî’yi, bu mağlubiyetin sorumlusu diye idam ettik! Halbuki Osmanlı’nın ne Akdeniz için imal edilmiş gemileri ne de Basra ve Kızıl Denizlerin korsan gemileri Batı Avrupa’nın okyanus aşan kalyon ve toplarıyla boy ölçüşebilirdi.) Üç yönde tıkanınca duraklama ve gerileme başladı. Çünkü tıpkı cedleri gibi yaparak başaracaklarını zannına kapılmışlardı; hâlbuki dünya yeni bir dünyaydı, o muzaffer cedlerin dünyası değil.

SSCB başlangıçta Avrupa’da devrimler umdu. Hatta bu elzemdi, çünkü batısındaki devletlere kıyasla daha az sanayileşmişi, yani devrime en uzak olanı Rusya idi; gelin görün ki ilk ihtilal orada vuku bulmuştu. Olsun, devamı gelirse, hele İngiltere veya Almanya’da… İtalya, hatta İspanya’ya da razıydılar… Fakat bir türlü devrim gelmiyordu. Doğuda daha dolaysız bir metot kullanıldı. Dost sosyalist bir hükümeti kurmakla görevli Babrak Karmal, Rus zırhlı personel taşıyıcısı içinde Kabil’e getirildi. Fakat şiddetli bir direnişle karşılaştılar. Batı basını bir karikatürde, Afganistan’a giren Rusya’ya ayağı kapana yakalanmış bir ayı şeklinde resmediyordu- hani Vietnam’da önce Fransa, sonra ABD’nin düştüğü kapan gibi.

Kahramanlar can verdi, yurdu yaşatmak için

Geriye güney kalıyordu. Bir kere güneyde petrol vardı! Sonra Irak ve Suriye rejimleri dost sayılırdı. Aradaki engel Türkiye’ydi. İşte Türkiye’nin Millî Demokratik Devriminin sürücü gücü SSCB’nin bu hamlesiydi. Türkiye’ye dost bir rejim getirilecek ve sonra sıcak denizlere, Akdeniz’e, hatta Basra Körfezi’ne, Hint Okyanusu’na inilecekti. Fakat o ne? Öyle bir direnişle karşılaştılar ki… Bu direnenlere ülkücüler deniyordu. Yıllar sonra bir eski KGB şefi, bir TV programında, niçin başaramadıkları sorulduğunda, “Güneyimizdeki sivil direnişi kıramadık” diyecektir.

Hâlbuki ellerinde profesyonel devrimciler vardı. Peki direnenler kimdi? Adanmış Türkçülerdi onlar. O tarihte onlara ülkücü dendi. 1944’ün ve Millî Mücadele’nin kahramanları gibi… Atsız’ın,

“Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından
Koşar adım gitmeli onların arkasından”

diye tasvir ettiği Çanakkale kahramanları gibi. Onlar yaşlısı ile genci ile tıpkı Bilge Kaan’ın anlattığı gibi gündüz oturmadan, gece uyumadan Türk Milleti yok olmasın, egemenliğini sürdürsün diye çalıştılar, bazen dövüştüler, hatta öldüler de ama çalıştılar, teşkilatlandılar, yayın yaptılar, her fırsatta herkese anlattılar ve sonunda kazandılar! Ya istiklal, ya ölüm diyemeyenlere istiklal verilmiyor. Ve “bir sosyalist ülkede sosyalizm tehlikeye girdiğinde diğer sosyalist ülkeler müdahale hakkına sahiptir” diyen Brejnev doktrininin SSCB’si de Kanunî’nin Osmanlısı gibi, üç cephede tıkandı ve çözüldü. Brejnev doktrinini, “önce dost bir hükümeti başa geçirir, sonra da işi bitiririz” diye de tercüme edebilirsiniz. “Türkiye’nin başına kendilerine dost bir hükümet geçirmek istiyorlardı“, rahmetli Celal Bayar’ın tespitidir.

Ne yapmalı? -Yine adanmışlara ihtiyacımız var

Türkiye ve Türklük yine tehdit altında. Bir farkla ki, tarihte tehdit kendi bayrağıyla gelirdi. SSCB döneminde bile profesyonel devrimciler orak çekici göstere göstere üstümüze yürüyordu. Şimdi maruz kaldığımız tehdit eskilerden daha küçük değil, daha tehlikesiz de değil. Fakat çok daha sinsi. Bu defa ezanla ve gerekirse bizim bayrağımızı sallayarak geliyor.

Daha dün, Ergenekon gibi bir kutsalımızın adı kullanılarak ordumuzun belini kendimiz kırıyor, kozmik odalarımızı yabancı istihbaratlar açıyorduk.

Daha dün, Anadolu’daki bin yıllık Türk egemenliği “Ortak Vatan” sloganları ile bölüşülüyordu.

Daha dün, Türk anayasasından Türk adının çıkarılması için teklifler hazırlanıyordu.

Daha dün, Türk millî, üniter ve laik devletini 36 etnik gruplu federasyona dönüştürmeye teşebbüs ediyorlardı.

Bu ihanetlerin aktörlerinin bir kısmı bugün mağlup edilmiş gibi görünse de bir kısmı hâlâ diri. İçerde de, dışarda da.

Biz profesyonel devrimci değiliz. Biz onların profesyonel devrimcilerini yenen ülkücüleriz. Aslında ülkücü işte tam da budur: Adanmış! Öyle tarif etmiştik: Milliyetçi, iç içe mensup olduğu büyük toplum birimleri arasında milletini tercih edendir. Ülkücü, mensup olduğu küçük toplum birimlerinin çıkarlarını milletinin çıkarından sonraya koyandır. Benden, oğlumdan, kızımdan, yeğenimden, damadımdan, herkesten ve her şeyden önce Türklük diyendir.

Ülkücü kelimesin, tıpkı milliyetçi kelimesi gibi algı cambazlığına ve değer enflasyonuna kurban gitti. Şimdi, aslımıza dönüyor ve kendimize yeniden Türkçü, yani Türk Milliyetçisi diyoruz. Ve Türkçülerden adanmışlık talep ediyoruz. Gerekirse ölüme de razıyız ama şu geçitte daha ziyade ölüme değil, çalışmaya ihtiyacımız var. Gündüz oturmadan, gece uyumadan çalışmaya.

Boş zamanlarda yapılan milliyetçiliğe değil!

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları