Bosna ve Kosova’dan bir subayın gözlemleri – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______18.03.2019_______

Bosna ve Kosova’dan bir subayın gözlemleri

Hasip Saygılı

Eğlence mekanlarında

1996-1997’da Saraybosna’da vazifeli iken başımızdaki generalimizle beraber Türk personel çalıştığımız karargâha çok da uzak olmayan işletmecisinin ve çalışanlarının Boşnak olduğu bir kebapçı türü yere gittik. Yenildi, içildi. İkramların sonunda kahveler geldi.[1]Bizi bu mekâna getiren amirimiz Tuğgeneral Cahit Sarsılmaz garson kıza “Bu s….. git kahvesi mi?” diye sormaz mı? Kız bütün ciddiyetiyle cevap verdi: Nema siktiruşka…Yani hayır değil dedi.

————————————————–

Saraybosna, anılan dönemde henüz yeni bitmiş savaşın travmalarını yaşıyordu. Fakat çeşitli seviyelerde müzik ve eğlence yerleri ağızlarına kadar dolardı. Büyük Cevdet Paşa’nın buralara müfettiş olarak geldiği 1860’lardaki gözlemlerinde olduğu gibi Bosnalı kardeşlerimiz yiğitlik ve kahramanlıkta olduğu gibi zevk ve sefada da öndeydiler… Zaten bizim klasik kültürümüzde de bezm ile rezm beraber değil miydi? Yani sefa ile savaş başka bir deyişle eğlence ve düşmanla mücadele kardeş sayılıyordu. “Türk’ten daha ziyade Türk” Boşnakların bezm ü rezm’e ünsiyetleri de bu çerçevede görülmeliydi…

Bir akşam bir grup Türk subayı şehir merkezinde Mareşal Tito adını taşıyan bizim de bir bölüğümüzün konuşlandığı kışlaya yaya yürüyüş mesafesindeki bir eğlence mekânına gittik. Müzik göğe çıkıyordu. Bizim 1960’lardaki eski parçalar da arada çalıyordu. Bunlardan birisinin “yallah şoför” diye başlayan bir şarkı olduğunu 23 yıl sonra hatırlıyorum.

Birazdan yan masadan alkolün etkisiyle ayakta zor duran bir Boşnak kardeş bizim masaya geldi. Konuya hemen girdi. Sizler Müslüman mısınız?  Tabii soru kinayeliydi.  Şükür dedik. Adamcağız öldürücü darbeyi vurdu. Müslüman bunu içer mi?

Cevap veremedik tabii.  Gayretli adamcağız görevini yapmış insanların iç huzuru ile masasına döndü. Demlenmeye devam etti. Çeyrek saat sonra bir daha geldi. Aynı soruyu bir daha sordu. Bizden aynı cevabı aldı. Öyleyse dedi Müslüman fatiha okur, okuyun…

Bu defa garson yetişti. Adamcağızı bizden uzaklaştırdı. Fakat adam biz Türklerin haline içerlemiş olmalıydı, biz kalkmak üzereyken bir daha geldi. Bu defa konuya doğrudan girdi. Müslüman sünnet olur, Müslümansanız …

Bu gözlem bana sadece dengesiz birisinin içip saçmalamasından ibaret gelmedi.  Sanki bize şöyle diyordu. Kendileri mecburen içiyorlardı. Ancak biz Türklerin içmesi ayıptı, yakışıksızdı.

Sırp Piskopos

Kosova’ya NATO kapsamında göreve gelen personel için uygun bir fırsatta tarihi ve kültürel mekânlara ziyaretler planlanırdı. Bu gezilerden birisi de 20 Mart 2007 gününde icra edildi. Kosova’nın batısında Karadağ sınırındaki İpek (şimdi Peç deniyor) şehrinin 10 km. güneyinde bulunan Ducani Sırp Manastırına ziyaret gerçekleştirildi. Resimde beraber gördüğümüz keşiş manastırın halkla ilişkiler sorumlusuymuş…  Bu görevlendirme ihtiyacı tarihi manastıra Kosova dışından yoğun bir ziyaretçi akımı olduğunu gösteriyor olmalı…

Grup halindeydik. Sonraki sayfada fotoğrafı bulunan keşiş bir ara bana diğer ülke subaylarına duyurmayacak tarzda manastır ve mensuplarının korunması için 200’ün üzerinde padişah fermanı gönderildiğini söyledi. Bunun üzerine yanımda bulunan bizim subaylardan Bnb. Murat Özdemir grubun tamamının duyabileceği bir sesle  “Aziz Peder, manastırın her türlü dış tecavüzden korunması için Osmanlı sultanlarının göndermiş olduğu fermanlar halen mevcut mu?” diye soru yöneltti.  Halkla ilişkiler sorumlusu keşiş padişah fermanlarının tamamının manastırda arşivlerinde olduğunu heyetin tamamını beyan etme zorunda kaldı.

Manastırın içini gezerken yüksek rütbeli bir keşiş bana size Türkçe meşhur bir kelime ile hitap etmek istiyorum dedi. “Buyurun” dedi.  Bu ara manastırın baş keşişi muhtemelen piskopos olduğunu tahmin ettiğim ruhani bizim NATO subayları heyetine doğru yöneldi. Halkla ilişkiler keşişi öne çıkarak gelene tabii Sırpça olarak kısa bir cümle söyledi. Cümlede “Turkska” sözünü yakaladık. Herhalde heyette Türk de var dedi.   O da eliyle bizdeki lahavle çekerken yaptığımız el hareketinin benzerini yaparak bulunduğumuz yeri terk etti…

Kosovadaki soydaşlarımızla ilişkilerimiz

19 Eylül 2009 günü akşamı vazife devir teslim münasebetiyle verilen akşam/iftar yemeğine katılan misafirlerden Kosova Anayasa Mahkemesi üyesi, soydaşlarımızdan şair, yazar Altay Suroy Bey bir beyefendiyi bana takdim etti. Orta yaş üzerindeki eğitimli kişi İngilizce olarak “Türk askerinin Kosova’da bulunmasının Sırp toplumu için de teminat olduğunu, Türk askerine şükran duyduklarını” ifade etmiştir…

Daha ne desin?  Dile getirilen mirasımızdır, sırf nezaket cümleleri değil…

————————————————–

Prizren Sultan Murat Kışlasında yoğun bir davetli katılımı ile Türk Temsil Heyeti Başkanlığını devraldığım günün ertesi günü olan 20 Eylül 2009 günü Ramazan bayramı idi. Kışlada askerlerimizle bayramlaştıktan sonra Mamuşa, Dragaş gibi Bölük merkezlerimize gidip onlarla da bayramlaştık. Bu ziyaretlerden Mamuşadakine askerlerimizle bayramlaştıktan hemen sonra Belediye Başkanı Arif Bütüç beraberinde 30 civarında Mamuşalı ile kışlamıza geldiler. Onlarla da bayramlaştık.

Çay faslında Mamuşa heyetinden birisi ayağa kalktı. Sayın komutanım, sizin Kosova’ya komutan olarak gelmeniz, Hz. Peygamberin Mekke’den Medine’ye gelmesi gibi” deyince infialle sözünü kestim. Sen kimsin? diye bağırmak zorunda kaldım. Bu efendi Mamuşa’da imammış…   Ağzıma geleni pek de nazik olmayan bir tarzda keskin ifadelerle dile getirdim. Bir yıllık görev müddetimin ilk siftahını kahraman askerlerimizin huzurunda lafının ölçüsünü bilmeyen, övgüde sınır tanımayan Mamuşalı soydaşımızla yaptım.

Milli Kütüphane’nin rahmetli başkanı Dr. Müjgân Cunbur Hanımefendinin veciz sözünü hatırladım: Haddini bilmeyene haddini bildirmek, yoksula kaftan giydirmek gibidir.

Akşam da Kosova dışındaki dostlarıma hadiseden bahsetmeden “Dünya’nın en eski düşük mesleği fahişelik değildir, dalkavukluk dururken…” şeklinde bir mesaj yazdım. Hocamız Durmuş Hocaoğlu merhum halden anladığını ifade eden bir cevap yazmıştı…

Gilan

Kosova’nın doğusunda Sırbistan yakın bir şehir var. Adı Gilan… Tarihi bir şehrimiz. İsmi geylan(ceylan)’dan gelme..  25 Eylül 2009 günü akşamı orada kardeşlerimizin şehir tiyatrosunda bayram kutlaması programı vardı..  Eriyen nüfusumuzun kalanları Gilan’da küçük tiyatro salonunu doldurmuştu. Hüdavendigâr diyarında nüfus ekseriyetimiz olan sadece iki yer kaldı. Birisi 6000 nüfuslu Mamuşa Belediyesi, diğeri 350 nüfusumuzu barındıran Gilan’ın Doburçan Köyü..  Köydeki Nazım Hikmet İlkokulu öğrencilerinin hazırladığı folklor gösterilerini nemli gözlerle izledim.  Bir avuç idealist öğretmenin ve gayret sahibinin 300 avro salon kirası vererek tertiplediği gecikmiş bayram kutlamasının açılış konuşması da naçiz şahsımıza tevcih edilmişti…

————————————————–

Soydaşlarımızın birinci hedefi aralarından kendi çabasıyla bir adım öne çıkanı yıpratmak.  Bir avuç soydaşımızın yaşadığı ücra bir beldede bir kurs açılmıştı.  Bir hafta sonra 11 imzalı dilekçe geldi. Kursta görevlendiren öğretmen falan kişinin akrabasıymış, bu kurs iptal edilmeliymiş.

————————————————–

Ekim 2009’da idi. Vefat etmiş soydaşlarımızın ana siyasi partisi KDTP’nin Gilan Şube Başkanı ve aynı zamanda unvan olarak Belediye Başkan yardımcısı da olan bir soydaşımız vefat etmişti. İsmi Abdülhakim İsmail idi.[2]

Cenazesi için Raif Vırmiça Bey’le Prizren’den Gilan’a gidiyorduk.  Kendisine iş yoğunluğundan ötürü 10 gündür kitap okuyamadığımdan şikâyet edecek oldum.  Beni teselli etti.   60 senedir hiç bir şey okumadığı halde servet, itibar ve huzur sahibi nice kimse tanıdığını söyledi.  Pek bir şey kaybetmezmişim…

Abdülhakim Bey’in cenazesine Büyükelçimiz Hüsrev Ünler de katılmıştı. Küçük bir cemaatle namazını kıldık. Defninde de Türkçe kullanılmadı. Üzerime bir gariplik ve mahzunluk çöktü. Rahmetlinin küçük kardeşi ile de cenazede tanıştık. Ağabeyinin Türk kendisinin Arnavut olduğunu söyledi…[3] Anneleri Arnavut babaları Türkmüş. Annesinin kendisini ısrarla Türk değil Arnavut olduğu telkini ile yetiştirdiğini hayıflanarak anlattı.

Prizren

Prizren’de vazifeye başladığımın ilk haftasıydı. Bir akşam Kosova’daki kültür faaliyeti yapan derneklerin en kıdemlisi ve maksada en uygun çalışanı Doğru Yol Türk Kültür Sanat Derneği’ni(DYTKSD) ziyaret ettim. Bu güzide dernek 1952 yılında kurulmuş. Yeni Yugoslav rejimi kurulurken Kosova Arnavutlarının Enver Hoca Arnavutluk’u ile birleşmesini önlemek için Türk azınlık bir faktör olarak görülmüştü. O zamanlar kayda değer bir nüfusu olan Türklere eğitim, kültür ve basında bazı haklar verilmesi uygun görülmüştü.

Maslahat gereği kuruluşuna izin verilen dernek Türkler için gerçek bir kültür merkezi olarak müzik, tiyatro birçok sahada önemli hizmetler görmüştü. Birçok kültür adamı bu dernekte idarecilik yapmıştı. 2009-2010 döneminde de başkanlığını sanatçı Tahir Luma yürüyordu. Tahir Luma bana kültür sanat faaliyetlerinden bahsettikten sonra Kosova Türklerinin iç siyasi mücadelelerine getirdi. Daha ilk defa karşı karşıya geldiğim bir soydaşın beni kusturacak tarzda rakip gördüğü siyasetçiler hakkında konuşmasından rahatsız olduğumu hemen orada ifade ettim.

Devletin bölgeye görevlendirdiği büyükelçisinden sonraki kıdemli memuruna soydaşların iç siyasette tıkanıklıklarından bahsetmeleri elbette anlaşılabilir. Ama kendi namlarına girişimde bulunmak üzere onu yönlendirme çabaları kabul edilemez bir kabalıktır.

Ama bu damar kendi soydaşlarımız arasında iç mücadelelerini birilerinin sırtından yapma kurnazlığı sadece bahsettiğim şahısla sınırlı bir izansızlık değildir. Bu bahsettiğim hadiseden iki buçuk ay kadar sonra bir grup soydaşımız olarak Kurban bayramı tebriki için yanıma geldiler. Bayramlaşmadan sonra iş yine KDTP’nin nasıl liyakatsiz şekilde idare edildiğine geldi. Ben ne yapayım dedim. Partinin başındaki Mahir Yağcılar’ı toplum içinde tahkir etmem anlamına gelecek saçma bir teklifleri oldu.

Ben de askeri iç siyasette vasıta olarak görmenin asla uygun olmayacağını beyan ettim. Parti seçmenlerinin iradelerine aykırı yönetiliyorsa mesela gidin Şadırvan Meydanında protesto toplantısı yapın, imza kampanyası yürütün dedim.[4] Ama sizin iç mücadelenizi yürütmek bizim işimiz değildir diye cevap verip heyeti selametledim…

Dostumuz İsmail Küçükkılınç 2019 sonbaharında Prizren’e gitmişti. Ziyaret intibalarını sorduğumda, bir gece kaldığı şehirde bir kafede soydaşlarımızın birbiri hakkında anlattıklarının çok iğrenç olduğunu söylemişti. Ben de daha ötesini sormamıştım. Bu kötü geleneğin halen sürüyor olmasından ıstırap duydum…

2009 senesi

2009 sonbaharında bir gün şimdi adını hatırlamayacağım Manisa milletvekili bir beyefendi Türk Temsil Heyeti Başkanlığını ziyarete geldi. Çay faslından hemen sonra sayın milletvekili şahsımıza bir öğretmen edasıyla tarih dersi vermeye başladı. Ben o zamanlar da bildiğimi sandığım konularda uygun bir fırsat çıktığında ahkâm kesmekte tereddüt etmezdim.[5] Fırsat ayağıma gelmişti. Parlak bir retorikle yarım saat kadar konuştum. Sayın vekil ilgiyle dinledi ve müsaade isteyip ayrıldı.

Aklıma 2000 yılında Pakistan’ın Quetta şehrindeki Komuta Kurmay Kolejinde okurken İranlı arkadaşım Albay İzzetullah geldi. Kolejdeki 30 kadar misafir subayın kıdemlisi de olan arkadaşımız bir gün bana hafta sonunda çayımı içmek için evime geleceğini söyledi. Hay hay dedim. Evde aşçı, bahçıvan, hizmetçi hepsi mevcut.[6] İranlı meslektaş, çayları yudumlamaya başladığımızda hemen konuya girdi. Efendim, dedi bana İslam dünyasını kasıp kavuran Sünni-Şii bölünmesi nasıl ortaya çıktı anlatır mısınız?

Elbette, dedim. Erken dönemdeki ihtilafların Sünni kaynaklara göre, Şii kaynaklara göre ve oryantalistlere göre nasıl çıktığını ana çizgileriyle izah ettim. Kendi fikrim de şu merkezde diye ilave ettim. Muhatabım Türkiye Cumhuriyeti’nin bir subayından bu tarz bir izahat beklemiyordu. Bunu da hemen o gün şahsıma itiraf etti.  Anladığım kadarıyla benim bu konularda bildiğim pek bir şey yok, siz anlatır mısınız dememi umuyordu. O da Şii görüntülü Fars milliyetçiliğinin önermelerini dini bir kisve ile bir bilen edasıyla şahsıma anlatacaktı. Böylelikle benim üzerimde manevi psikolojik bir nüfuz kazanmış olacaktı.[7]

Olmadı…  1571’de İnebahtı’da bize karşı yapılan deniz harbinde kolunu kaybetmiş olan Cervantes’in sözü aklıma geldi:  Yün kırkmaya gidenler bazen kırkılarak dönerler…

——————————————–

2009-2010 yılları ordunun üst kademesinin siyasi iktidarla ilişkilerini maalesef profesyonellik ve günlük siyasetin dışında uygun bir mecrada yürütemediği ibretlik bir dönemdi. Bu çerçevede Kosova’da Türk Temsil Heyeti Başkanı olarak şahsıma verilen talimat kışlamıza Türkiye’den yapılacak üst düzey ziyaretleri Genelkurmay Başkanlığının iznini almadan kabul etmemem şeklinde idi. Bu durumun tevil edilebilir bir tarafı yoktu. Şahsımı anılan devirde takviyeli bir taburla beraber yüzlerce rütbeli personelin amiri konumunda bir dış göreve tayin ediyorsunuz, kimi ziyaretçi olarak kabul edip etmeyeceğimi bana bırakmıyorsunuz. Kendimi tahkir edilmiş hissediyordum.

2009 Kasımında Dışişleri Bakanlığı koordinesinde Kosova’ya yüksek seviyeli katılımlı bir ziyaret planlandı. Heyetin içinde o zaman görevde bulunan rektör ve vali gibi makam sahipleri de bulunuyordu. Bu heyet bize de makam ziyareti için randevu talebinde bulundu. Gün ve saati bildirdik. Ancak verilen talimat gereği Ankara’ya talebi ileterek bu heyeti kabul edip edemeyeceğimi resmi mesajla sordum. Arada hemen her gün cevabınız nedir şeklinde sormama rağmen ziyaretin icra edildiği saate kadar bir cevap alamadım.

Oysa en yüksek askeri makam verdiği talimatın sahibiyse gelen heyetin bizi ziyaretini istemiyorsa bunu uygun şekilde bana yazılı olmasa dahi şifahen bildirebilirdi. Ben de ziyaretten bir saat önce acil bir durum üzerine ülke içinde müfrez birliklerimizin bulunduğu uzak bir mevkiye hareket etmek zorunda kaldığımı özür dileyerek heyete bildirirdim. Bir skandalı önlemiş olurduk.

Anılan dönemde bir kısım karar vericilerin en basit konularda bile maiyetlerine bir talimat vermemeyi, olayların gelişimine göre iş bittikten sonra konuşmayı tercih ettikleri anlaşılıyordu. Ama bu dürüstlük, tutarlılık, ilkelilik, astlarının hak ve hukukunu korumak gibi askerliğin temel esaslarına aykırı bir yaklaşımdı. Ancak revaçtaydı.

Zaten ordumuzun son dönemde maruz kaldığı kumpas yargılamaları ile 15 Temmuz 2016 darbe girişimi dâhil ağır sonuçlar doğuran süreçte kendilerine zerre kadar bir risk almayan yetki sahiplerinin ağır vebal sahibi oldukları da söylenmelidir.

Diğer taraftan geçmişte yapılan asla savunulamayacak bazı isabetsiz uygulamaların simetriği sayılabilecek bazı davranış kalıplarının son yıllarda Rumeli’de ülkemizin hak ve çıkarlarını gerçekleştirmede olumsuz bir tesir icra ettiğini söylemeliyiz. Üst düzey bazı makam sahiplerinin, görevlerini layığı ile yapma dışında endişesi olmayan askerleri sanki bir özürleri varmış gibi temsil ettikleri makamların ağırlığı ile bağdaşmayacak şekilde istiskal edici muameleye tabî tutmalarını bu meyanda ifade etmeliyiz. Arızası olan kimseler için elbette işlem yapılmalıdır. Ama ortada hiçbir karine yokken subayların potansiyel şüpheli görülerek rütbe ve makamlarına uygun olmayan küçümseyici muamelelere maruz bırakılması da esen rüzgârlara uygun olsa da ahlak, vicdan ve izana aykırıdır.

Dipnotlar

[1] Tabii kahveler Türk kahvesiydi. Bu bizim için bir cemile değildi. Sir Noel Malcolm adlı Son Bosna Savaşından (1992-1995) önce uzun yıllar Boşnaklar arasında yaşayan bir İngiliz tarihçi. akademisyen ve gazeteci yazarın tanıklıkları bize ilginç gelebilir. Malcolm 1992 öncesinde Boşnaklarda Müslümanlığın icapları olarak sadece üç geleneğin kaldığını yazıyor. Bunlar da  erkeklerin sünnet olması, Türk kahvesi içmek ve baklava yemekten ibaret imiş…

2007 Nisanında Kosova’da NATO Komutanı olan Alman korgeneralle beraber Sırbistan’ın Niş şehrine resmi bir toplantı için gitmiştim. İkram faslında bize bizim tarzda ve lezzette kahve de getirdiler. Bu kahveye ne diyorsunuz diye sorduğumda “kafa Turkska” cevabı almıştım.

[2] Rahmetlinin adını tam hatırlayamamıştım. Gilanlı hemşehrisi Kosova Arşivlerinden aydın soydaşlarımızdan Refike Sülçevsi Hanım ismini hatırlattı.

[3] Kosova’da benzeri örnekler çoktur. Soyadından Türk diyebileceğiniz Arnavut, bu Arnavuttur diye tahmin edeceğiniz kişi Türk olduğunu söyleyip sizi şaşırtabilir. Yani Agim veya Baskim ben Türküm derken Aslan veya Kılıç ben Arnavutum diyebilir.

[4] Askerin profesyonelliği dışındaki sahalarda nüfuz sahibi olduğu algısı Kosova örneğinde sadece siyasetçilerin değil iş hayatında bazı kimselerin de askerler üzerinden kendi çıkarlarını temin girişimine başvurma eğilimlerini kışkırtmış görünmektedir. Bu çerçevede Prizren’de bir fabrika Türkiye’den getirmek istediği personelin noksan evrak yüzünden ülkeye girişi konusunda problem çıkınca T.C. Priştine Büyükelçiliği görevini yapmadı siz devreye girin diye tarafımıza başvurmuştu. Tabii şiddetli tepki göstermiştik.

[5] Şükür doktoramı tamamladıktan sonra artık ruhsatsız ahkâm kesiyorum kompleksine kapılmadan bildiğimi zannettiğim hususlarda konuşabiliyorum.

[6] Bazı yakın dostlara latife yollu iki yıllık ataşelik dönemini de hesaba katarak Pakistan’da üç sene padişahlık yaptığımı söylerim.

[7]İranlı subaya dönem başında Türkçe bilip bilmediğini sordum. Hayır, bilmem dedi. 8 ay sonra zaten Azeri olduğunu ve Türkçeyi bildiğini ikrar ettirdim. Üçüncü kişilerin olmadığı zamanlarda benimle Türkçe konuşmaya da başladı. Bir gün bana Türkiye’deki rejim daha İslami olsa iyi olmaz mı diye sordu. Böyle bir değişim İran için hiç hayırlı olmaz, dedim. Niçin dedi.  “Şöyle örnek vereyim. Şahsen ben Sünni bir aileden geliyorum. Benim babam İran adı anıldığında neuzibillah demeden kendini alamaz. Ben babam kadar dindar ve Sünni değilim. İran adı geçtiğinde neuzibillah çekmiyorum. Türkiye daha İslami olursa bu daha fazla Sünnilik anlamına gelecektir. Bu da sizin için pek uygun olmaz sanıyorum.”  Bir şey diyemedi…

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları