Devletin Ermeni isyanına ve mezalimine tedbiri: Tehcir meselesi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______24.04.2019_______

Devletin Ermeni isyanına ve mezalimine tedbiri: Tehcir meselesi

Kemal Eray Kurum ve Burçin Öner
İsyan eden Ermeni çetelerin Van'da çıkardıkları çatışmadan sonra şehrin hali
İsyan eden Ermeni çetelerin Van’da çıkardıkları çatışmadan sonra şehrin hali

Editörlerimizden Kemal Eray Kurum ve Burçin Öner’in
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran ile
Ermeni tehciri ve asılsız Ermeni iddiaları üzerine yaptığı söyleşidir.

 

İmparatorluğun son yüzyılına kadar Müslümanlar ve gayri Müslimler barış ve güvenlik içinde yaşamışlardır

Kurum-Öner: 1.Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı’daki Ermenilerin durumu hakkında ne söyleyebiliriz? İşgal kuvvetlerinin Ermenileri kışkırtmak için kullanabilecekleri durumlar var mıydı? Örneğin, “Ermenilere karşı ırkçı bir tavır.” Yoksa Ermeni çeteler isyan ederken yalnızca toprak kazanmayı mı hedeflemişlerdi?

Cemalettin Taşkıran: Osmanlı İmparatorluğu’nun, imparatorluk bünyesindeki Müslüman olmayan halka iyi davrandığı, “millet” adını verdiği dinî topluluklara kendi kendilerini yönetme imkânı ve tam bir muhtariyet verdiği bilinen bir gerçektir. İmparatorluktaki Müslümanların dışında belli başlı dinî topluluklar olan Yahudiler, Ermeniler, Rumlar Osmanlı yönetiminde kendi dinî yöneticilerinin idaresinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bunu Batılı tarihçiler de kabul etmektedirler.

Osmanlı Devleti’nin bu müsamahalı tutumunun sonucu olarak da İmparatorluğun son yüzyılına gelinceye kadar Müslümanlar ve gayri Müslimler daima bir barış ve güvenlik içinde yaşamışlardır. Bu sayede Ortodoks Rumlar ve Gregoryan Ermeniler İstanbul’da bulunan patrikleri tarafından bir hiyerarşik sistem içinde yönetilmişler; kendi kiliseleri, okulları, yetimhaneleri, mahkemeleri olmuş; buralarda dillerini ve dinlerini muhafaza ederek, geliştirmişler ve kültür faaliyetlerini yürütebilecek vakıflar kurmuşlardır. Askere de alınmadıkları için ticaret, sanayi ve zanaat ile meşgul olan gayri Müslimler çok kısa sürede refah ve zenginliğe kavuşmuşlardır.

Osmanlı Devleti’ndeki gayri Müslimler içinde özellikle Ermeniler sanatkârlıkları ile Osmanlı’da her yerde çok iyi bir muamele ve büyük hoşgörü görmüşlerdir. 1821’de Rumların isyan etmelerinden sonra, Ermenilere “milleti sadıka”, “teb’a-i sadıka” denilmiş; onlara hep güvenilmiştir. Ermeniler saraya, askeriyeye alınmış ve onlara çok önemli mevkiler ve görevler verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda çok sayıda Ermeni paşası, bakanı, milletvekili, büyükelçisi, konsolosu, üniversite hocası, yüksek rütbeli devlet memuru olmuştur.

Elbette, Osmanlı Devleti’nin savaştığı ülkeler de Ermenileri savaş sırasında kışkırtmaya çalışmışlardır. Ama zaten Ermeniler o yıllarda ayaklanmaya hazırdılar.

Kurum-Öner: Ermeni çetelerin savaş esnasında Türk-Müslüman köylerinde sivil halka, yaşlı-çocuk demeden yaptığı katliamları, zulmü biliyoruz. Ermeni mezalimi ne boyuttaydı? Ermeni çetelerin yaptığı katliamları anlatabilir misiniz?

Taşkıran: Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen başlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nu zayıflatarak, yılgınlığa düşürmek ve Ermenilerin kendilerinin saydıkları toprakların Osmanlı ile savaşan Rusya tarafından bir an önce işgal edilmesini sağlamak amacıyla, imparatorluğun birçok yerinde bir ayaklanma plânı yapmışlardır.

Savaş sırasında Osmanlı askeri olarak Müslümanlarla birlikte cephede Ruslara karşı savaşan az sayıda Ermeni de olmuştur, ama Ermenilerin çoğunluğu cephede düşmanla birlikte Osmanlı askerlerine karşı savaşmış, cephe gerisinde olanlar da kadın, çocuk, yaşlı demeden Türk olan, Müslüman olan herkese karşı katliama girişmişler ve içinde yaşadıkları ülkeyi parçalayarak bağımsız bir devlet kurmak çabasına düşmüşlerdir.

1914 yılı ortalarından başlayarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu bölgesindeki yerleşim yerlerinde kurulan gizli Ermeni çetelerine silâh ve cephane dağıtılmıştır. Savaşın başlamasından hemen sonra da Ermeniler, Van şehri bölgesinde ayaklanmışlar, çevredeki Müslümanları katlederek o bölgede bağımsızlıklarını ilân etmiş Van Vilayeti Ermeni hükümetini kurmuşlardır. Bu “devlet içinde devlet” demektir ve dünyada hiçbir egemen devlet, hiçbir onurlu devlet buna izin vermez. Osmanlı Devleti de izin vermemiştir. Osmanlı Devleti’nin, isyanları ve Ermenilerin Rusları desteklemelerini önleme çabaları çok başarılı olmadı.

Rus kuvvetlerinin Doğu Anadolu’da Türk topraklarına girmeye başlamasıyla birlikte, II. Meşrutiyet’ten sonra Osmanlı ordusuna alınan Ermeniler silâhlarıyla birlikte Osmanlı birliklerinden kaçmaya, Rus kuvvetlerine katılmaya ve çeteler kurarak civardaki Türk yerleşim yerlerine saldırmaya başladılar. Rus ordusunda bulunan gönüllü Ermeni alaylarının faaliyetleri, Osmanlı ordusundan firar eden Ermenilerin faaliyetleri, Ermeni kiliselerinin faaliyetleri, Ermeni komitelerinin faaliyetleri, Osmanlı topraklarında toplu olarak bulunan Ermenilerin faaliyetleri sonucu, bölge her an patlamaya hazır bir bomba haline gelmişti.

“…Toplu ayaklanmayı başlatmanın en uygun zamanı Osmanlı Devleti’nin savaşa girdiği zamandı…”

Kurum-Öner: Ermeni çeteler, sivilleri katlederken neyi amaçladı? Onları destekleyen işgalci güçler, bu katliamlarla nereye varmak istedi? Bu katliamların işgalci güçlerin elini güçlendirici bir etkisi olduğu söylenebilir mi?

Taşkıran: Elbette bu çete faaliyetleri düşman güçlerin işlerini ve ilerlemelerini kolaylaştırmıştır. Osmanlı Devleti’nin 1 Kasım 1914’de Almanların yanında I. Dünya Savaşı’na katılması Osmanlı Devleti içinde ve dışında yaşayan Ermeniler tarafından büyük bir fırsat olarak değerlendirildi. Ermeni tarihçi Nalbantyan, Ermeni olaylarını anlattığı kitabında bu durumu şöyle açıklıyor: “…Ermeni Komiteleri için, hedeflerini gerçekleştirecek toplu ayaklanmayı başlatmanın en uygun zamanı Osmanlı Devleti’nin savaşa girdiği zamandı…”

Aslında, daha Osmanlı Devleti savaşa girmeden, savaş patlak verir vermez Osmanlı Devleti’nin seferberlik ilân etmesi üzerine Fransa’da yaşayan Ermeniler bildiriler yayımlamışlar ve Türkiye’deki Ermenileri kışkırtmışlardır.

Türkiye’deki Ermeni aydınları savaş başında şu şekilde harekete karar vermişlerdir: Harp ilânına kadar sessizce itaatlerini korumak, harp ilân edilirse ordudaki Ermeni erler silâhlarıyla düşman tarafına geçmesi; ordumuz ilerlerse sessizlik ve itaati korumak; ordumuz geri çekiliyorsa silahlanıp çete hâline geçmek ve bize karşı harekete geçmek.

Fakat savaşın gidişatını beklemeden silahlanarak kendi devletlerine isyan etmeye ve düşmanlarla işbirliğine girişmişlerdir. Ermeniler, bir yandan Osmanlı ordusundan kaçıyor, onu arkadan vurmaya çalışıyor bir yandan da babaları, eşleri, kardeşleri askerde olan, yerleşim yerlerindeki kadınlara, kızlara, çocuklara ve yaşlılara saldırıyorlardı. Askerlerimiz bunlardan haberdar oluyor ve geride bıraktıkları ailelerine neler olduğu konusunda endişe ve kaygı yaşıyorlardı. Aslında Ermenilerin faaliyetleri sadece isyan hareketlerine katılmak, ordudan firar etmek, köylerdeki savunmasız birkaç çocuk ve yaşlılara saldırmak, yol ve köprüleri imha etmek, yaralı askerleri öldürmekle sınırlı değildi. Bunlar kadar önemli bir başka faaliyetleri de Ermenilerin düşman kuvvetlerine ettikleri yardımlardı. Ermeniler düşman kuvvetlerine, Türk birliklerinin durum ve konuşu ile ilgili istihbarat bilgileri veriyorlardı.

Van'ı işgal eden Ermeni çetelerin kurdukları savunma hattı
Van’ı işgal eden Ermeni çetelerin kurdukları savunma hattı

Kurum-Öner: Osmanlı Devleti, Ermeni isyanına ve mezalimine önlem olarak tehcirden evvel farklı yöntemler denedi mi? Yoksa ilk uygulama tehcir mi olmuştu?

Taşkıran: Elbette tehcirden önce yapılacak olanlar yapıldı, atılacak adımlar atıldı. Mesela hem halk hem Ermenilerin dini liderleri uyarıldı. Osmanlı Devleti, başta doğu vilâyetleri olmak üzere Anadolu’da başlayan Ermeni isyanlarını aldığı mahallî tedbirlerle yatıştırmaya uğraşmıştır. Ancak mahallî tedbirler çok etkili olamamış, bunun sonucu olarak da Ermeniler, özellikle Doğu Anadolu’da hem savaş alanında, hem cephe gerilerinde, hem ordu için hem de sivil halk için gerçek bir tehlike oluşturur konuma gelmiştir. Aslında Osmanlı Devleti çok daha önceden, istihbaratı sayesinde, doğuda Ruslara karşı yapılacak bir savaşta Ermenilere Osmanlı toprakları üzerinde bağımsızlık vaat edildiğini ve Rusların Osmanlı Devleti’nden alacağı toprakların Ermenilere bırakılacağına dair söz verdiğini öğrenmiş durumdaydı.

Osmanlı İmparatorluğu, Ermenileri yatıştırma amacıyla savaşın başlarından itibaren bir takım uyarılarda bulunmuştur. Dönemin Dâhiliye Nazırı Talat Paşa, Erzurum mebusu Vartkes Efendi’yle; Enver Paşa da Ermeni Patriği ile görüşerek bu tip faaliyetler karşısında sert önlemler alınacağını iletmişlerdir. Bu uyarılara rağmen, 3. Ordu Komutanlığı gönderilen mesajlarda silahlı Ermeni örgütlerinin Rusların Kafkaslardaki ilerleyişine yardım ettiği bildirilmiştir.

Aslında 24 Nisan’da Osmanlı Devleti’nin yaptığı da bir nevi ikazdı. Osmanlı Devleti, ortaya çıkan son durumu kontrol altına almak adına 24 Nisan 1915 tarihinde bir genelge yayımlamıştır. Bu genelgede; Taşnak, Hınçak ve benzeri Ermeni komitelerinin kapatılması, belgelerine el konulması, liderleri ile zararlı faaliyetleri bilinen Ermenilerin tutuklanması ve bulundukları yerde kalmaları sakıncalı görülenlerin uygun bir yerde toplanması talimatı verilmiştir. Söz konusu genelge üzerine İstanbul’da bu örgütlere mensup olduğu tespit edilenlerin bir kısmı tutuklanmıştır. Tutuklananların sayısı hakkında ise farklı bilgiler bulunmaktadır. Mısır’da bulunan İngiliz Askeri Ofisi’ne gelen bilgiye göre 1800 Ermeni tutuklanmıştır. Fransa Dışişleri Bakanlığı’na bildirilen sayı ise 2500 civarındadır. Türk kaynaklarına bakıldığında ise İstanbul’da 235 kişinin tutuklanarak Ankara’ya gönderildiğinden bahsedilmektedir. İstanbul dışından da 321 kişi olmak üzere toplam 556 Ermeni komitecinin tutuklandığı tespit edilmektedir. Ancak söz konusu kaynakların hepsinde bulunan ortak nokta, tutuklananların sıradan Ermeniler değil, komite faaliyetlerine katılan Ermeniler olduğu yönündedir. Osmanlı belgeleri göre, tutuklanan Ermenilerin önemli bir kısmının serbest bırakıldığını, bir kısmının tehcir edildiğini, suçu ağır olan bir kısmının da savaş sonuçlanana kadar gözetim altında tutulduğunu göstermektedir.

Tehcir Kanunu yalnızca Ermenilerle ilgili değildir, isyan edenlerle ilgilidir

Bu olay Tehcir değildir. Tehcir kararı daha sonra alınacaktır. Osmanlı Hükûmeti de tamamen askerî güvenlik düşüncesiyle 27 Mayıs 1915’te “Tehcir Kanunu” (Göç Ettirme Kanunu) olarak bilinen bir kanun hükmünde kararname çıkardı. Buna göre:

1. Savaş hâlinde ordu, kolordu, tümen ve mevki kumandanları, yurt savunması, asayişin korunması ve hükumet emirlerine karşı halk tarafından karşı koyma, direnme veya silahlı tecavüz vaki olursa buna karşı derhal askeri kuvvet kullanarak hareketi bastırmaya, tecavüz ve direnmeyi yok etmeye yetkili ve mecburdur.

2. Ordu, kolordu ve tümen kumandanları askerî gerekler karşısında casusluk, hıyanet hâlinde görecekleri kasaba ve köy halkını, teker teker veya toplu halde diğer yerlere sevk ve iskân ettirebilirler.

Kanun dikkatle incelenince bunun sadece Ermenilerle ilgili olmadığını, esasen kanunda hiç Ermeni adının zikredilmediğini, söz konusu edilenlerin Osmanlı Devleti’ne isyan edenler olduğunu hemen fark etmek mümkündür.

Bu kanuna göre Ermenilerin Osmanlı Devleti’ne isyanı ve Osmanlı’nın savaştığı Ruslara yaptıkları yardımlar dikkate alınarak bunlardan sorumlu olan Ermenilerin göç ettirilme işlemlerine başlanmıştır. Bu göç işlemi önce Doğu Anadolu’daki Ermenilere uygulanmış; daha sonra İzmit ve diğer iç bölgelerdeki Ermeniler de olay çıkarınca bütün Anadolu göç kapsamına alınmıştır. Zira özellikle kıyı bölgelerdeki Ermeniler, kendileri kabul etmeseler de, Osmanlı Devleti’nin savaştığı müttefik ülkelerin donanmalarına istihbarat raporları veriyorlardı. Meselâ Silivri’deki Ermeni tayfalar İngiliz denizaltılarının ikmalini yapıyor; Dörtyol’da ise İskenderun Körfezi’ndeki bir Ermeni köyü İngiliz ve Fransız filolarına işaretler veriyorlardı. Ancak Türkiye’de yaşayan Katolik ve Protestan Ermeniler bu mecburî göçün dışında tutulmuş, sadece isyan ve olay çıkaran Gregoryan Ermeniler göç ettirilmişlerdir.

Tehcir, “sürgün” demek değildir

Kurum-Öner: Osmanlı, tehcir kararı aldığında büyük bir savaşın içindeydi. Yurtiçinde de büyük sıkıntılar yaşanıyordu. Böyle bir ortamda, tehcir gibi olağanüstü bir uygulamada olumsuzluklarla karşılaşılması maalesef olağan bir durum. Elbette, yaşanan bütün acılar büyüktür. Fakat o günün şartlarında değerlendirdiğimizde tehcir sırasında yaşanan sorunlar Ermeni tarafının anlattığı kadar büyük müydü? Yaşananları “soykırım” olarak tanımlayan bir kesim var, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Taşkıran: O yıllarda acı her iki tarafta da, Türklerde de Ermenilerde de yaşanmıştır. Acının büyüğü küçüğü olmaz. Yaşayan taraflar için acı ıstırap verici bir durumdur.

Arapça asıllı bir kelime olan tehcir, bir yerden başka bir yere göç ettirmek, yer değiştirmek, hicret ettirmek (immigration, emigration)” manasını taşır; bir “sürgün”, bir “deportation” manası yoktur. Bununla birlikte; “Tehcir Kanunu” diye adlandırılan kanunun adı da aslında “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için askeri tarafından uygulanacak önlemler hakkına geçici kanun”dur. Bu kanuna dayanılarak gerçekleştirilen yer değiştirme uygulamasının anlatımında kullanılan “tenkil (nakletme)” tabiri de Batı dillerinde “sürgün” anlamına gelen “deportation”, “exile veya “proscription gibi terimlere karşılık değildir.

Başta Van olmak üzere yurdun pek çok yerinde başlayan Ermeni isyan ve katliamlarına önlem almak amacıyla Talat Paşa’nın başlattığı, hükûmet ve meclisin de uygun gördüğü yer değiştirme, doğrudan doğruya cephelerin güvenliğini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır. Bunlardan birincisi, Kafkas ve İran Cephesinin geri bölgesini oluşturan Erzurum, Van ve Bitlis dolayları; ikincisi ise, Sina Cephesi gerilerini oluşturan Mersin-İskenderun bölgeleridir. Ermeniler, her iki bölgede de düşmanla işbirliği yapmış ve onların çıkarma yapmalarını kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Yer değiştirme uygulaması daha sonraları, isyan çıkaran, düşmanla işbirliği yapan ve Ermeni komitacılarına yataklık eden diğer vilâyetlerdeki Ermenileri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Başlangıçta Katolik ve Protestan Ermeniler uygulama dışı bırakıldıkları halde, daha sonra bunlardan zararlı faaliyetleri görülenler de göç ettirilmişlerdir.

Gerçekleştirildiği 1915’ten günümüze kadar yer değiştirme uygulaması hakkında çok şey yazılıp çizilmiştir. Ermeniler, uydurma belgelerin arkasına gizlenerek, dünya kamuoyunu uzun süre kandırmayı başarmışlardır. Başlangıçta üç yüz binlerden başlayıp, üç milyonlara kadar varan rakamlarla ifade edilen Ermeni katliamı hikâyelerinin hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Nitekim İstanbul’un işgal edildiği dönemde İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı arşivini yeterince araştırmalarına rağmen soykırımı ima edecek tek bir belgeye dahi rastlamamışlardır.

Şayet, Osmanlı Devleti’nin Ermenileri “soykırım”a tabi tutmak gibi bir amacı olsaydı; bulundukları yerlerde bu düşüncesini gerçekleştiremez miydi? Bunun için “yer değiştirme” gibi bir uygulamaya ne gerek vardı? Kafilelerin güvenliği, sağlığı ve geçimlerinin temini için büyük maddi fedakârlıklara ne gerek vardı? 1915 Mayıs’ından 1916 Ekim ayına kadar yaklaşık bir buçuk yıl devam eden göç ettirme ve yerleştirme sırasında, emirler çerçevesinde ve mahallinde aldığı tedbirlerle, o günün zor savaş şartlarına rağmen, Ermenilerin can ve mallarını koruma altına almasına ne gerek vardı? Âdeta yeni bir cephe açmış gibi idarî, askerî ve malî yükün altına girmeye ne gerek vardı?

Bütün bu soruların cevapları, Osmanlı Devleti’nin asıl niyetinin anlaşılmasına yetecektir. Osmanlı Devleti’nin, yüzlerce yıl devlete olan bağlılıklarından dolayı “millet-i sadıka” olarak nitelendirdiği bir halka karşı, birdenbire tavır değiştirmesinin de mantıklı bir izahı yoktur. Değişen Osmanlı değil, Rusya ve İtilaf Devletlerinin bağımsızlık vaatlerine kanan Ermenilerdir. Cephelerde savaşın güvenle sürdürülmesi ve yurt içinde de emniyetin sağlanması için başka yol da yoktur. Bu tamamen bir askerî tedbirdir.

Asılsız Ermeni iddialarının destekçileri öldürülen 3 milyondan fazla Müslüman Türk’ten hiç bahsetmiyorlar

Soykırım meselesine gelince, “Soykırım” kavramını çok dikkatli kullanmak gerekir. “Silâhsız ve savunmasız bir toplumun bütün bireylerinin, hiç ayrım gözetilmeksizin plânlı bir şekilde ve silahlı bir toplum tarafından tamamen yok edilmesi”ne soykırım diyoruz. Dolayısıyla her savaşı, her öldürme olayını, her çarpışmayı soykırım olarak nitelendirmek ne insaf ne de bilim ölçülerine sığar.

ABD’den tarihçi Prof. Dr. Justin McCarthy’nin dediği gibi “Herhangi bir savaşta sadece tek tarafın ölülerini sayarsanız, bu bir “soykırım” gibi görünecektir. Meselâ Amerikan İç Savaşında sadece Kuzey’in verdiği kayıpları incelerseniz, Güney’i; sadece Güney’dekilerin başına gelenlere bakarsanız da Kuzey’i “soykırım” yapmakla suçlayabilirsiniz…” Gerçekten de gerek Ermeniler, gerekse onlara çeşitli siyasî sebeplerle sempati duyanlar, I. Dünya Savaşı sırasında öldürülen 3 milyondan fazla Müslüman Türk’ten hiç bahsetmezler.

Tarih bilimi açısından bir soykırımdan bahsetmek için mutlaka bir belgeye dayanmak gerekir. Uydurma ve gerçeklerle ilgisi olmayan öldürülmüş insan rakamlarıyla “soykırım” iddiasında bulunmak bilimsel değil, art niyetli siyasî bir yaklaşımdır.

Bilindiği gibi I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’ni parça parça etmek isteyen ülkelerin başında gelen İngiltere, savaştan hemen sonra çok şiddetli bir şekilde, tutukladığı ve esir aldığı Osmanlı Devleti’nin ileri gelenlerini “Ermeni katliamından suçlu” olarak yargılamak istemekteydi. Bunda da o derece kararlıydı ki, İstanbul’da İngiltere Temsilcisi olarak bulunan Amiral Webb, İngiltere’ye gönderdiği bir telgrafta: “…Ermenilere zulmeden herkesi cezalandırmak için Türkleri toptan idam etmeli¼Yüksek görevlileri ibret verici bir şekilde yargılayarak cezalandırmalı…” diyor.

İngilizler bu kinle bir askerî mahkeme kurmuşlar ve yargılamaya başlamışlardır. Ama bir türlü sonuçlandıramamışlardır. Zira “soykırım”ı ispat edecek hiçbir kanıt yoktur. Yani Osmanlı Devleti yöneticilerinin: “Bütün Ermenileri yok edin” şeklinde ne yazılı ne de sözlü bir emri bulunabilmiştir. Mahkemelerde görmüşlerdir ki bulunan bütün belgeler Ermenilere zarar verilmesinin önlenmesini istemektedir. Ama Türkleri “cezalandırmada” kararlı olan İngilizler resmi olarak Amerika Birleşik Devletlerine başvururlar ve “Türkler aleyhine delil” bulunmasını isterler. Amerika’daki İngiliz büyükelçisinin girişimleri de bir sonuç vermez ve Büyükelçi Craige 23.7.1921’de İngiltere’ye ABD’nin resmî cevabını bildirir: “…Amerikan arşivlerinde Türkler aleyhine hiçbir delil bulunamamıştır…

Kurulan mahkemelerde İttihat ve Terakki düşmanları görev almıştır

Daha önce Osmanlı Devleti’nin de “göç ettirilen Ermenilere kötü davrananları” yargıladığını ve bunlardan bazılarını da cezalandırdığını belirtmiştik. Son günlerde Ermenilerin ve Ermeni yanlılarının yeni bir asılsız iddiası daha ortaya atıldı. Osmanlı Devleti’nin yaptığı yargılamaları Ermeniler ve Ermeni yanlıları “Osmanlı Devleti de soykırımı kabul etti ve yapanları yargıladı” gibi dayanaksız bir iddia içindeler.

Soykırım Osmanlı hükûmeti tarafından kabul edilmiş ve bunu gerçekleştirenler yargılanmış değildir. Yargılama göç ettirilen Ermenilere, göç yollarında ve konaklama yerlerinde saldıran, kötü davranan, eşyalarını, mallarını çalanlarla, bunları önlemek için gerekli tedbiri almayan yöneticiler içindir. Daha önce de söylediğimiz gibi yargılananlar arasında Ermeni olanlar da vardır. Bu arada Osmanlı Devleti’nin kurduğu bu mahkemelerde görev alanlar, amansız denilebilecek kadar İttihat ve Terakki Partisi mensuplarına düşman olan Hürriyet ve İtilâf Partisi yanlılarıdır. Bu yüzden bu mahkemelerde verilen kararların ve ifade edilen rakamların adaletin yerine getirilmesinden çok siyasî düşmanlara zarar verme, onlardan öç alma duygusuyla alındığını gözden uzak tutmamak lâzımdır. Divan-ı Harbî-i Örfî kararlarını bu çerçevede değerlendirmek daha gerçekçi olacaktır.

Şimdi 1915’lerde değiliz. 85 yıl öncesinin olaylarını, bilimsel verileri bir yana atarak siyasî çıkar amacıyla devamlı gündeme getirmek ne Ermenilere ne de onlara sempati duyanlara yarar getirir. Globalleşmenin çok hızlı bir şekilde yaşandığı günümüzde, tarihten gelen bazı problemlerin çarpıtılarak dünya kamuoyunun yanlış yönlendirilmesi, toplumlar arasındaki kin ve düşmanlık duygularını azaltmak yerine arttırır. Toplumlar birbirlerine ve karşısındakilere sempati duyanlara düşmanlık ve kötülük etme önyargılarını gittikçe arttırırlar. Bu da toplumlarda ve bu toplumların yaşadığı bölgelerde sürekli bir huzursuzluğun var olmasına sebep olur. Oysa modern devletlere ve çağdaş yöneticilere düşen bu tür önyargıların ve duyguların azaltılması hatta yok edilmesi için çaba göstermektir.

Kurum-Öner: Devlet yetkilileri, tehcir sırasında yaşanan sorunları önlemek, engellemek için tedbirler almış mıydı? Devlet, Ermenileri ve Ermenilerin mallarını korumak konusunda yetersiz miydi? O şartlar altında, tehciri ve tehcirin uygulanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Taşkıran: Aslında askerî bölgedeki Ermenileri başka yerlere göç ettirme olayı, “Tehcir Kanunu”nun çıkmasından önce başladı. Enver Paşa’nın daha önce bildirilen 2 Mayıs tarihli telgrafında belirtilen iki ihtimalden birisi istişare sonucu seçildi. Dâhiliye Nezareti 23 Mayıs 1915’te Erzurum valisine şifreli bir mesaj gönderdi ve bu bölgedeki Ermenilerin Urfa, Musul, Deirezzor’a doğru göç ettirilerek bölgenin tahliye edilmesini istedi. Aynı tarihte Van ve Bitlis valilerine gönderilen şifreli telgrafta da aynı direktif vardı. Her iki telgrafta da “Ermenilerin mallarını ve canlarını korumak; yol boyunca ve konaklamaları esnasında kollamak, iaşe ve ikmallerini sağlamak valilere aittir.” notu yer alıyordu.

Dâhiliye Nazırı Talat Paşa, bütün sorumluluğu üzerine alarak Van, Bitlis, Erzurum, Adana gibi yerlerdeki Ermenilerin askerî sebepler yüzünden, acilen tehcir ettirilmesi için daha kanun çıkmadan gereken emirleri vermiş ve aynı emri Ermenilerin iskân edileceği Musul, Urfa, Deirezzor valiliklerine de göndermişti.  Ancak görülüyor ki Talat Paşa telgraf emrinde bile bazı acil ve önemli tedbirleri ihmal etmemiş, tehcir olayının nasıl yapılması gerektiği hususunda da valiliklere sorumluluk vermiştir.

Talat Paşa daha sonra Başbakanlığa, 26 Mayıs 1915’te bir önerge vermiştir. Bu önergede; tehcir olayının gerekçeleri, nasıl ve nerelere yapılacağı belirtilmiş ve de tehcir edilenlerin iskân bölgesine sıkıntı çekmeden gidip yerleşmeleri, güzergâhlarında istirahatlerinin temini, mal ve can emniyetinin sağlanması, iaşelerinin muhacirin tahsisatından karşılanması, kendilerine eski durumlarına göre emlâk ve arazi verilmesi, ihtiyacı olanlara mesken yaptırılması, çiftçi ve zanaatkârlara tohumluk âlet ve edevat verilmesi, memleketlerinde kalan mal ve eşyalarının veya değerlerinin kendilerine iadesi, menkul ve gayrimenkullerinin miktarlarının tespit edilerek satış veya kira karşılığı değerlendirilip, sonradan kendilerine verilmek üzere emaneten mal sandıklarına bırakılması; bütün bu işler için geçici komisyonlar kurulması ve maaşlı memur alınarak bölgeye gönderilmesi gibi son derece teferruatlı konular yer almıştır. Talat Paşa’nın bu teklifi 30 Mayıs 1915’te Meclis-i Vükelâda aynen kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır.

Bu kanuna göre de Dâhiliye Nezareti İskân-ı Aşâir ve Muhacirin Müdüriyeti (İçişleri Bakanlığı Aşiret ve Göçmenleri Yerleştirme Müdürlüğü) tarafından, 30 Mayıs 1915 tarihli bir talimatnameye göre göç ettirilenlerin sevkinin mahallî memurlarca yapılacağı, Ermenilerin taşınabilecek mallarını yanlarında götürebilecekleri, yolda can, mal emniyetinin, iaşe ve istirahatlerinin sağlanmasından mahallî memurların sorumlu olacağı, Ermenilerin vardıkları yerde yerleştirildikleri yerlerin uygun ve sağlık şartlarının elverişli olması, fakir olanların evlerinin devletçe yapılması için muhacirin komisyonlarınca yapılması talimatları vardı. 10 Haziran 1915 tarihinde daha teferruatlı bir yönetmelik yayımlandı. 34 maddeden oluşan bu teferruatlı yönetmelikte ise Ermenilerin taşınır ve taşınmaz malları, gelirleri, kira ve satış bedellerinin sahiplerine ulaştırılması, hatta terk ettikleri yerlerdeki kiliselerde bulunan eşya ve kitapların yapılacak tespitlerle yeni yerleşim yerlerine nakledilmesi gibi oldukça ayrıntılı hükümler vardı.

Göçle birlikte söz konusu kanun ve talimatlarda yer almayan yeni durumlar ortaya çıkmaya başlamış ve Dâhiliye Nezareti bir seri yeni emirlerle bu problemlerin halledilmesini amaçlamıştır. “…Bazı yerlerde talimatların yanlış anlaşıldığı ve birçok yerlerde suçlu olmayıp gözle görünen kişilerin tutuklanarak… ve birçok yerlerde de gerçek kötü kişiler hakkında hiçbir işlem yapılmadığı anlaşılmaktadır.” diyerek suçlu ve zararlı kimselerin üzerinde durulması gerektiği bildirilmektedir. Dâhiliye Nezareti 9 Haziran, 14 Haziran, 21 Haziran, 22 Haziran, 23 Haziran, 26 Haziran, 1 Temmuz, 4 Temmuz, 5 Temmuz, 12 Temmuz tarihlerinde kendisine ulaşan bilgiler ışığında Musul, Zor, Elazığ, Trabzon, Sivas, Diyarbakır, Canik gibi yerleşim yerlerine gönderdiği telgraflarla göçün iyi bir şekilde yürütülmesine, meydana gelen yanlış anlamalara ve yanlış uygulamalara son verilmesine,  özellikle can ve mal emniyetinin sağlanmasının zaruretine ve bunun için de gerekli tedbirlerin alınmasına dair emirler vermiştir.  Bütün bu orijinal belgelerin hiçbirisinde “katliam” “soykırım” gibi ifadelere yer verilmediği gibi böyle bir şey ima dahi edilmemiştir.

İtilaf Devletleri savaş suçlusu adı altında, tanınmış isimleri tutukluyordu

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey
“Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki ben masumum, son sözüm bu gün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar…”

Kurum-Öner: Tehcir sırasında yaşanan elim bir hadise var: Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idamı. Bu idam hakkında ne düşünüyorsunuz. Kemal Bey; bu idam cezasının, dönemin hükümeti tarafından sırf yabancılara “yaranmak” için uygulandığı söylemişti. Sizce bu doğru mudur? Doğru ise hükümet bu idamla işgal kuvvetlerine “yaranabilmiş” midir?

Taşkıran: Sondan başlayalım. İşgalcilere yaranılmaz. Onlar sadece kullanır. Merhum Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey de böyle bir anlayışın kurbanı olmuştur. Kemal Bey, İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi Nemrut Mustafa Başkanlığındaki mahkeme tarafından idamına karar verilen, Ermeni lobisi ve Ermeni terörüne şehit verdiğimiz ilk devlet görevlisidir. Kemal Bey, 12 Haziran 1915’te Boğazlıyan Kaymakamlığına getirildi. Tehcir sırasında da Kemal Bey bir kaymakam olarak hükûmetin kendisine tebliğ ettiği emirleri uygulamaktaydı.

1918 yazında, Boğazlıyan’daki görevi sırasında tehcire tabi tutulan ahalinin mallarının yağmalanıp gayrimenkullerinin talan edilmesine müsaade verdiği ve olaylar sırasında tedbirsiz davrandığı gerekçesiyle yargılandı. Fakat Yozgat’ta görülen dava Kemal Bey’e beraat kararı verdi. Bundan sonra da Konya’ya tayin edilip 1918 sonunda tutuklanana kadar bu görevini sürdürdü. Kemal Bey, Aralık 1918’de Mondros Ateşkesi sonrasında tutuklandığı zaman, birkaç ay evvele kadar devletin en kritik makamlarındaki bürokratları ve ordunun en yüksek mevkilerindeki paşaları yanında gördü. İttihat ve Terakki hükûmeti dağılmıştı. İtilaf Devletleri ise savaş suçlusu adı altında, tanınmış isimleri tutukluyorlardı.

Kemal Bey “peşin hükümlü” Nemrut Mustafa Paşa başkanlığındaki mahkeme tarafından 8 Kasım 1919’da idama mahkûm edilir. Bu, “savaş suçlusu” aleyhine verilen ilk idam cezası idi.

İdam kararı tasdik edilmek üzere saraya gönderilir. Padişahın idam kararına karşı çıkacağını düşünen Dâhiliye Nazırı Mehmed Ali Bey ile Adliye Müsteşarı ve İngiliz Muhibleri Cemiyeti Reisi Said Molla, padişahı kandırması için Damat Ferit Paşa’yı saraya göndermişlerdi. Karar saraydan da onaylanır.

Daha sonra Bekirağa Bölüğü’nde kalan Kemal Bey akşam buradan alınarak Beyazıt Meydanı’na getirilir. İdam sehpasının etrafını polis ve jandarma sararak, halk yaklaştırılmaz. Kemal Bey sehpada halka dönerek son sözlerini söyler:

“Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki ben masumum, son sözüm bu gün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun adalet!..

Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Vatan uğrunda cephede ölen bir insan gibi şehit gidiyorum. Allah vatan ve milletimize zeval vermesin… Amin!..”

Kemal Bey’in cenazesi büyük bir törenle kaldırılmıştır. Töreni Kadıköy, Mecidiyeköy, Üsküdar Dergâh Şeyhi Münib Efendi idare eder. Çok sayıda subay ve erin de katıldığı cenazeyi Tıbbiye talebeleri “Türklerin büyük şehidi Kemal Bey” yazılı bir çelenkle karşılarlar. Cenaze alayı geçerken Kadıköy İtfaiye Karakolu önündeki bir manga asker selâm durur. Tabut omuzlar üzerinde değil, bir çığ gibi büyüyen kalabalığın elleri üzerinde kabristana getirilir.

Kurum-Öner: Tehcirden sonra terör örgütü ASALA’nın Türk diplomat ve vatandaşları katletmesi, Karabağ’da yaşanan katliam gibi mezalimler, asılsız Ermeni iddialarının ürünüdür diyebilir miyiz? Asılsız Ermeni iddialarını tanıma yarışına giren birçok devlet bu katliamları görüyor mu? Ermeniler asılsız iddialarında bu kadar güçlü iken, bizim haklı mücadelemizde güçsüz ve suçlu görülmemiz sizce nedendir? Türkler, bu hususta üzerine düşeni yapıyor mu?

Taşkıran: Elbette öyle. Ermeniler Azerbaycanlı, Anadolulu ayrım yapmıyor. Bütün politikalarını Türk düşmanlığı üzerinden yürütüyorlar. Ermeniler çok iyi propaganda yapıyorlar, Batılı devletler (bilhassa AB-ABD ikilisi) dindaşları Ermenilere çok yoğun destek veriyorlar.

Türklerin de birlikte hareket etmesi etkinlik sağlar, caydırıcı olur. Ermenistan’ın hem Türkiye’den hem Azerbaycan’dan toprak talepleri var. Önemli bir bölümünü de işgal etmiş durumda. Türkiye’den istediği toprak, aslında Azerbaycan’dan işgal ettiği topraklardan çok daha fazla. Bir kere, bütün Doğu Anadolu’yu kendi toprağı sayıyor. Doğu Anadolu’ya “Batı Ermenistan” adını veriyor. Gelecekte başkentini Van’a taşımayı planlıyor. Ağrı Dağı’nı milli amblemi yapıyor ve kullanıyor. Bununla da yetinmeyip, Karadeniz’e çıkış istiyor. Açıkçası Doğu Karadeniz bölgesi de Ermenilerin hedefleri arasındadır.

Ermeni diasporası için tehcir olayı tarihi bir olaydan çok siyasi malzemedir

Ermeniler bütün politika ve faaliyetlerini Anadolu’dan ve Kafkaslardan toprak alma üzerine kurmuştur. Sözde soykırımın uluslararası camiada tanınması, sözde soykırımın Türkiye’ye kabul ettirilmesi daha sonra gerek sözde soykırım ve gerekse göç sonunda uğrandığı iddia edilen zararların tazmin edilmesi ve son olarak da Ermeni diasporasının atalarına ait olduğunu iddia ettikleri toprakların kendilerine verilmesi talepleri birbirini izleyecektir.

Sık sık düzenlenen Ermeni Konferansları, Sözde Soykırımı anma günleri, kültürel amaçlı toplantılar, çeşitli parlamentolara verilen sözde soykırımı tanıyan ve kınayan önergeler, Ermeni Araştırma Merkezi’nin kurulması gibi faaliyetler hep Türkiye’den toprak almaya yönelik nihai hedefi gerçekleştirmeyi amaçlayan faaliyetlerdir.

Ermeni Diasporası niçin, tarihi gerçekler ortada dururken, mevcut konjonktürel şartlar belliyken böyle bir talebin peşindedir? Bu soru üzerinde de biraz durmakta yarar var. Ermeni diasporası için tehcir olayı, sözde soykırım olayı, bir tarihi olaydan çok bir siyasi malzemedir. Ermenilerle konuştuğunuzda, onların büyük bir çoğunluğunun Türklerin Ermenileri bilerek ve isteyerek, milyonlarla ifade edilen bir sayıda yok ettiklerine inandıklarını görürsünüz. Çünkü onların bütün bilgileri, tarihi belge ve bilgilerden çok, göç eden Ermenilerin anlattıkları sözlü hikâyelerdir. Zaten, diaspora çalışmalarının pek çoğu, göçmenlerin kişisel anlatılarına dayanır. Zaman içerisinde de sözlü anlatılar çok abartılı boyutlara ulaşmış ve karşı taraf için bir kine dönüşmüştür.

Ermeni tezleri atalarından duydukları hikâyeler üzerine kuruludur

Ermeni Diasporası, atalarından, sadece tarihin kendileri tarafındaki bölümünü dinlemişlerdir. Bunu da değişmez bir tarihi gerçek olarak algılamışlar ve faaliyetlerini bu hikâyeler üzerine kurmuşlardır. Bazı Batılı siyasetçi ve gazetecilerin de bu yöndeki çabaları olayı tarihi ve bilimsel boyuttan çıkarmış, siyasi boyuta getirmiştir. Ermeni diasporası, sadece göç sırasında ölen veya öldürülen atalarının yaşadığı sıkıntılı ve dramatik hikâyeleri biliyor. Anadolu’daki Ermeni isyanlarını, Ermeni isyanlarında katledilen ve yaşadıkları yerden sürülen Türk ve Müslümanları, I. Dünya Savaşı sırasında Türk ordusuna ve halkına yapılan ihaneti ve o dönemde Türklerin yaşadıkları sıkıntıları ve kayıpları bilmiyorlar. İşin garip tarafı, bilmek de istemiyorlar.

Ama güneş balçıkla sıvanmaz. Tarihi gerçekleri sonsuza kadar çarpıtmak mümkün değildir. Gerçekler er veya geç ortaya çıkar. Bize düşen bu gerçekleri ortaya çıkarmak ve ortaya çıkan gerçekleri hem Ermenilere hem de siyasi olarak onları destekleyenlere duyurmaktır. Bunları da sürekli, planlı ve etkili bir şekilde yapmalıyız. Bu tür çalışmaları, sadece diplomatlarımızı kaybettiğimiz zaman, bir yabancı parlamentoda “Türkler Soykırım yapmışlardır” gibi bir karar alındığı zaman veya herhangi bir yere bir Ermeni anıtı dikildiği zaman değil, sistemli ve planlı bir şekilde sürekli yapmalıyız.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarların MİSAK'taki yazıları