Erdoğan’ın icazetli gezileri: Batı Trakya – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______24.12.2018_______

Erdoğan’ın icazetli gezileri: Batı Trakya

Sadi Somuncuoğlu

Bu yazı, Devlet Eski Bakanı ve
Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı
Sadi Somuncuoğlu’nun
Patrikhane ve 551 Yıllık Hesap:
İstanbul’da Yeni Roma İmparatorluğu”
kitabından alınmıştır.

Fener Rum Patrikhanesi’nin statüsü ve Ruhban Okulu’nun açıl­ması başta olmak üzere ülkemizdeki azınlıkların talepleriyle ilgili olarak Lozan ya yok sayılmakta ya da çarpıtılmakta. Buna karşılık Yunanis­tan’ın Batı Trakya Müslüman-Türk azınlığına karşı bu anlaşmadan kaynaklanan yükümlülükleri çoğu zaman hiç akla gelmemektedir. Hatır­landığında ise hiç de “karşılıklılık ilkesine” uymayan, mesela Ruhban Okulu’nun açılmasına karşılık Batı Trakya’daki Celal Bayar Lisesi’ne Türkiye’den öğretmen gönderilmesi ya da Atina’da camii açılması gibi ölçüsüz ve yanlış kıyaslamalarla, göstermelik talepler gündeme getiril­mektedir. Böylesi bir tutum, Batı Trakya Müslüman-Türk azınlığının yaşadığı trajedi boyutlarına varan insan hakları ihlallerinin gözlerden kaçırılmasına hizmet ettiği gibi, Türkiye’nin buradaki azınlığın “haklarını tanımadığı”, hatta bunları bir şantaj aracı olarak kullandığı kanaatinin doğmasına yol açmaktadır. Gerçek fotoğrafın bir kez daha anlaşılabilmesi için yapılacak en doğru şey AB adayı ülkemizden dini özgürlükler adı altında istenenlerle, 23 yıllık AB üyesi Yunanistan’daki soydaşları­mızın yaşadığı sıkıntıların kıyaslanması olacaktır: Ülkemizdeki azınlık vakıfları istedikleri kadar gayrimenkul sahibi olmakta, okullarını ve sağlık kuruluşlarını serbestçe kurup idare etmekte, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak tüm hak ve özgürlüklerden yararlanmakta, yönetimlerini kendileri seçmekte, bunu yaparken Lozan’da öngörülen en temel kuralları bile çiğnemekte, Fener Rum Patrikhanesi örneğinde olduğu gibi Kutsal Meclise dışarıdan üye dahi atayabilmektedirler. Buna karşılık Yunanistan’daki Müslüman-Türk azınlığı ne durumdadır, ana başlıkları ile hatırlayalım:

Lozan Antlaşması’nın 40. maddesinde, “Batı Trakya Türk Azınlığının giderlerini kendileri karşılamak üzere, her türlü hayır kurumları, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak, dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konu­larında eşit hakka sahip olmaları” öngörülmüştür. Ancak Yunanistan seçimle işbaşına gelmiş olan yönetim kurullarını azlederek, yerlerine kendi tayin ettiği kişileri getirmiştir. İskeçe vakıf malları halen 1967 yılında iktidarın atadığı bir kişi tarafından yönetilmektedir. Bölgedeki Türk vakıf malları Rumlara kiralanmaktadır.

Sistematik göç ettirme politikası izleyen Yunanistan, 1983’den bu yana 240 bin Türk’ü de vatandaşlıktan çıkarmıştır. Yunanistan, bu konuda AİHM’de defalarca mahkum olmasına rağmen soydaşlarımızın haklarını iade etmemiştir. Batı Trakya Türklerinin normal nüfus artışları ile bugünkü nüfusunun 600 bin olması gerekirken, 150 binde kalması­nın sebebi budur.

Yunan Hükümeti “Müslüman” azınlığın aynı zamanda Türk oldu­ğunu kabul etmemektedir. Kişi ve kurumların Türk kelimesini kullanması yasaklanmıştır. Merhum Dr. Sadık Ahmet, 1989 seçim kampanya­sında Türkçe’yi ve Türk kelimesini kullandığı için siyasi haklardan mahrum edilmiştir.

Türklere akıl almaz haksızlıklar 

Gümülcine’ye Rusya’dan muhacirler getirilip yerleştirilmekte, bun­lara bedava ev ve kredi verilmektedir. “Kullanılmayan mezarlıklar istim­lak edilebilir” şeklinde çıkarılan bir kanun bahane edilerek, Türk mezar­lıkları istimlak edilmektedir. Tüm bu uygulamaların neticesinde de Lozan Antlaşması’ndan sonra Yunanistan’a bırakılan Batı Trakya’daki Müslüman-Türk azınlığın yüzde 83 olan tapulu mülkü, bugün yüzde 22’ye düşmüştür. Mesela 1978’de Gümülcine’de soydaşlarımıza ait 4 bin dönüm arazi organize sanayi bölgesi yapma, 1980’de 3 bin dönüm arazi üniversite ve 4 bin 300 dönüm arazi de askeri bölge bahaneleriyle alınmış, ancak bunların çoğu boş tutulduğu gibi bir bölümü başka çiftçilere kiraya verilmiştir. Benzer yöntemler İskeçe’de de uygulanmış, hatta soydaşlarımızın tapuları geçersiz sayılarak gasp edilmiş, bu top­raklar Yunanlılara verilmiş, karşı çıkanlar hapis cezasına çarptırılmıştır.

Gümülcine’deki Celal Bayar Lisesi ve İskeçe’deki Türk Lisesi’ne öğrenciler hâlâ kura sistemi ile alınmaktadır. Türkçe derslerin saatleri, Türk velilerin azınlık okullarının yönetimindeki yetkileri azaltılmıştır. 9 yıl olan ilköğretim süresi azınlık okullarında 6 yılla sınırlandırılmıştır. Rodos’taki Avrupalılara kendi dillerinde eğitim imkanı sağlanırken, Müslüman Türklerin, Türkçe eğitim hakları 30 yıldır ellerinden alınmış, tüm Türk eğitim kurumları teker teker kapatılmıştır.

Yunan yerleşim bölgelerine kıyasla Türk bölgelerinin alt yapı, elektrik, kanalizasyon gibi kamu hizmetlerinin sağlanmasında akıl almaz haksızlıklar yapmaktadır. Buradaki insanlarımız asfalt yolu ancak 2000’li yıllarda görmüşlerdir. Çünkü 23 yıldır AB üyesi olan Yunanistan, AB’den gelen fonlardan Müslüman-Türk azınlığa isabet eden bölümü vermemiş, Batı Trakya için bu fonlardan 23 yıllık sürede 1 yıla isabet eden miktarda bile harcama yapılmamıştır. Özel bankalar dâhil tüm bankaların Türklere gizli boykot uyguladığı, bizzat eski Yunan Dışişleri Bakanı Papandreu’nun yaptırdığı bir gizli soruşturma ile ortaya konmuştur.

Bir diğer önemli gösterge kişi başına düşen milli gelirdir ve bu rakam AB üyesi Yunanistan genelinde 10 bin dolarken, bu ülkenin bir bölümü olan Batı Trakya’da 1500 Dolar’dır. Onun için de Batı Trak­ya, AB ülkeleri içerisinde en geri kalmış bölge ilan edilmiştir.

Başkentinde cami olmayan tek AB ülkesi: Yunanistan

Türk azınlığı tarafından seçilen İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga, çeşitli bahanelerle, en son olarak da Regaip ve Miraç kandilleri dolayısıyla yayınladığı mesajlar sebebiyle hapis cezasına çarptırılmıştır.

Müslüman Türkler yıllardır cenaze namazını kılacak bir imam ol­madığı için ölülerini 800 km uzaklıktaki Gümülcine veya İskeçe’ye yollamakta, Ramazan’da iki rekat namaz kıldırması için uçakla imam getirtmektedir.

Soydaşlarımız, traktör ehliyeti, eczane açma ruhsatı gibi son de­rece temel haklara dahi 1998’den sonra o da sembolik sayıda kavuşmuşlardır, bugün bile engellerle karşılaşmaktadırlar.

Türkiye’deki Ruhani liderler; Başbakan, Dışişleri Bakanı ile muhatap olurken, Yunanistan seçilmiş müftüleri tanımadığı gibi Türkiye’den giden yöneticileri de kendi atadığı müftülerle muhatap etmeye kalkmaktadır.

2003 yılında Batı Trakya’ya giden Türk öğretmen karı-koca, üze­rinde Türk bayrağı olan bir çakmak hediye ettikleri, oğulları da orgla İstiklal Marşı çaldığı için gözaltına alınabilmiştir.

Sadece siyasi partiler için olan ülke genelindeki yüzde 3’lük seçim barajı 1993 yılından itibaren bağımsız adaylara da uygulanmak suretiyle azınlık temsilcilerinin parlamentoya girmesi engellenmiştir.Yunan seçimlerinde en dikkat çekici husus ise Türk bölgelerinde oy kullanan askerlerin varlığı olmuştur. Seçimler sırasında diğer bölgelerden, Türk bölgelerine sevk edilen 15 binden fazla askere oy kullandırılarak, bara­jın yükseltilmesi ve Türk adayların baraja takılması hedeflenmiştir. Yunan Seçim Kanunu’na göre; askerler de oy kullanabilmekte ve hangi bölgede bulunuyorsa o bölgenin seçmeni sayılmaktadır. Sözkonusu uygulama halen sürmektedir ve bu durum seçimleri izleyen yabancı gözlemcileri de şaşırtmıştır. Mesela 1990 seçimlerinde, Danimarka Helsinki İzleme Komitesi Başkanı Prof. Eric Seisby ve Azınlık Hakları Grubu Belçika üyesi, Belçika Helsinki İzleme Komitesi Başkanı Yvo Peeters, “Avrupa Topluluğu’na dahil bir ülkede bu uygulamalar utanç vericidir. Bölgede insan hakları açıkça çiğneniyor.” demişlerdir. Peeters, “Ordunun bu şekilde kullanıldığı hiçbir Avrupa ülkesinde gö­rülmemiştir. Bu olay bana Panama ve El Salvador seçimlerini hatırlattı.” benzetmesini yapmıştır. Yüzde 3’lük oyun anlamı 240 bin oy alınması demektir. Bu yüzden barajdan önce Yunan Parlamentosu’nda bağım­sız milletvekillerince temsil edilebilen Batı Trakya Türkleri artık ancak Yunan partilerinden seçilebilmektedir.

4 Şubat 2000 tarihinde Yunanistan ile Türkiye arasında imzalanan Kültürel İşbirliği Anlaşması, her iki ülkenin kendilerine ait eserlerin envanterini çıkarıp, onarım yapabilmesini öngördüğü halde Yunanistan, Türk tarihi eserlerinin envanterinin bile çıkarılmasına izin vermemekte­dir. Bu yüzden mesela Atatürk’ün evi restore edilememektedir. Ro­dos’ta Türk mimarisi yok olurken, 20’nin üzerinde cami ve mescit ya onarım nedeniyle kapatılmış ya da çürümeye bırakılmıştır. Oysa AB, bu anıt mimari yapıların korunması için para yardımı yapmaktadır.

Batı Trakya’da 6 Mayıs 2003’de yapılan Hıdırellez şenliklerine İskeçe Türk Birliği’nin katılımı engellenmiş, Türkiye’den gitmek isteyen halk oyunları ekipleri ve sporculara da izin verilmemiştir.

Başkentinde cami olmayan tek AB ülkesi Yunanistan’dır. Ancak olimpiyatlar vesilesiyle ve mecburiyetten camii yapımı gündeme gel­miştir. Bu karar alınırken de “inşa edilecek caminin Ortodoksların dini duygularını kışkırtacak bir yere yapılmaması” istenmiştir. Kilise Yüksek Kurulu, “Atina’ya gelecek çok sayıda ziyaretçiyi, Yunanistan’ı Müslü­man bir ülke sanmaları yanlışına düşürebileceğinden dolayı caminin Atina Havaalanı yakınlarına inşa edilmemesini” istemiş, cami çerçeve­sinde yer alması öngörülen medreseye de karşı çıkmıştır. Bütünüyle Müslüman bir ülke dolan Türkiye’den, Ruhban Okulu’nun tüm Ortodoks dünyasının papaz ihtiyacını karşılayacak bir merkez haline getirilmesi istenirken, camiinin yanında medrese yapılmasına itiraz eden Yunanis­tan Kilise Yüksek Kurulu, Tamamına yakını Ortodoks olan bir ülkede Müslüman din adamlarının yetişmesinin mümkün olamayacağı”nı sa­vunmuş ve Atina’da İslam Merkezi kurulamayacağı kararını almıştır. Tüm bu kararlar da Kilise Yüksek Kurulu Basın Sözcüsü Peder Theoklitos tarafından açıklanmıştır. Nihayetinde camiinin Atina’da değil, şehre çok uzak bir yerde yapılmasına izin çıkmıştır. Çalışmaları yerinde görmek için buraya giden Radikal Gazetesi’nin (Temmuz 2004) Yazarı Yorgo Kırbaki’nin, “Yunanistan daha büyük ülke olmadığını kanıtladı, tam 23 yıldır AB üyesi, pek çok tabuyu kıramadığını ve kolay kolay kıramayacağını gösterdi. Yunanistan, en azından bir süre için demokrasinin beşiği falan olduğunu tekrarlamamalı. Cami ve İslam medeniyetleri merkezi inşaası için yasa çıktı ama tek çivi çakılamadı. Yer, sanki Müslümanların buraya sık gelmemeleri için seçilmişti. Kasa­banın papazıyla konuştum, ‘Hepimiz aynı gemideyiz, fırtına koptuğun­da hepimiz için dua ederiz ama burada cami inşa edilemez, buna izin vermeyeceğiz’ diyordu. Kahveye gittiğimde de aldığım cevaplar aynıydı. O gün beni en çok şaşırtan şey de cami ve islam dendiğinde insan­ların akıllarına hep Türk kelimesinin gelmesiydi. Atina’da Türk sayısı yok denecek kadar az. On binlerce Iraklı, Pakistanlı, yüz binlerce Arna­vut var ama kimin umurunda.” şeklindeki tespitleri, Yunanistan’ın dini hak ve özgürlükler anlayışını tüm açıklığı ile ortaya koymuştur. Sonun­da da Atina’da cami yapma karşılığında Ayasofya’nın kiliseye dönüştü­rülmesini talep etmişlerdir. Atina’ya cami yapılması, Olimpiyatların şartı olduğu halde sanki Yorgo Kırbaki’nin de belirttiği gibi yok denecek sayıdaki Türk için yapılacakmış, Türkiye’ye bir lütufta bulunuyormuş, hatta taviz veriliyormuş gibi sunulması ayrı bir trajedi olmuştur. Ancak bu örnek dahi, “Avrupa’da her yerde cami açılabiliyor, biz de kiliselere izin vermeliyiz.” diyen yöneticilerimizi uyandırmaya yetmemiştir.

Türkiye, AB ve ABD’nin baskısıyla Ruhban Okulu’nun Patrikhane’ye bağlı olarak ve özel statüde açılmasının formüllerini ararken, Gümülcine Belediyesi Celal Bayar Lisesi’ne bağlı erkek yurdunun yarı­sını yol açma gerekçesiyle istimlake hazırlanıyordu. Yurdu ise seçimle gelmeleri gerekirken, Yunanistan tarafından atanan ve Türklerin tanı­madığı kişilerden oluşan bir heyet yönetmekteydi. Bu heyetin bir diğer özelliği de, yurdun vergilerini bile bile ödemeyerek, okulun cezalı du­ruma düşürülmesinin ve icra takibi yapılmasının önünü açmalarıdır. [1]

Avrupalılar da özgürlüklerin ihlal edildiğinin farkında

Tüm bunlardan dolayı da AİHM’in, din özgürlükleri ihlallerinde mahkum ettiği ülkelerin en başında Yunanistan gelmektedir. AİHM, Yunanistan’ı işkence ve insanlık dışı aşağılayıcı uygulamalar dolayısıy­la da birçok defa mahkum etmiştir.

Merkezi Viyana’da olan Uluslararası Helsinki İnsan Hakları Fede­rasyonu (IHF) da 2002 yılı raporunda, Yunanistan’da Türk ve Makedon azınlıkların varlıklarının inkarının devam ettiğini belirlemiş, uluslararası kuruluşların tüm uyarılarına rağmen insan hakları ihlallerinde düzelme olmadığını kaydetmiştir. Türk kelimesini kullanmanın hala zorluk yarat­tığı, Batı Trakya Türk azınlığının eğitim sorunlarının ciddi boyutlarda bulunduğu, Türk çocuklarının azınlık okullarındaki kötü eğitim dolayısıyla hayata yetersiz hazırlandığı aktarılmıştır. Gümülcine Valisi Aris Yanakidis’in 22-24 Ağustos 2003 tarihlerinde düzenlenen Alantepe Eğitim ve Kültür Etkinliklerinde yaptığı şu konuşma aslında tüm bu tablonun özetidir:

“Uzun yıllar azınlığa uygulanan davranışlardan ve uygulamalar­dan utanç duymalıdırlar. Ve bütün bunları herkesin duyması için tekrar söylüyorum. O zamanlar birkaç yıl önce buraya gelmeyi önleyen bariyerler vardı. Bu bariyerler azınlığın ruhunu hapsediyordu. O za­manlar burada Bulgaristan’a gider gibi pasaport istiyorlardı. O yıllarda sizleri, ikinci ve üçüncü sınıf vatandaş olarak görüyorlardı. Bir traktör ehliyeti ve ev tamiri için bile boyun eğiyordunuz” [2].

Son olarak da AB Konseyi Irkçılığı ve Ayrımcılığı Önleme Komite­si (ECRI)’nin, 5 Aralık 2003 tarihinde kabul ettiği Yunanistan’la ilgili üçüncü raporda, bu ülke dini ve etnik azınlıklara karşı ırkçı tavırlarla daha fazla mücadeleye çağırılmıştır[3]. Yunanistan’da yasayan Arnavut, Makedon ve Türk kökenli Müslüman azınlığın kötü muamele ve ırkçı tavırlara maruz kaldığını belirten ECRI, daha önceki tavsiyelerinin çoğunun Yunanistan tarafından cevapsız bırakıldığını da kaydetmiş­tir. ECRI raporunda yer alan hususlardan birisi de Atina’da resmi bir caminin olmadığıdır. Ayrıca azınlıkların örgütlenme hakkının ihlal edildiği belirtilerek, Yunan makamlarının azınlıkların örgütlenme hakkını tanıması istenmiştir. ECRI, Batı Trakya’da yaşayan Türk asıllı Müslüman azınlığın müftülerinin atanması ve seçilmesi konusunda sorunun devam ettiğini, Batı Trakya bölgesinin dağlık kesiminde ekonomik kriz olduğunu ve bölge insanının iş bulamadığını da vurgulamıştır. En önemlisi de henüz AB adayı Türkiye’nin, hem de çekincesiz imzalaması için baskıya maruz kaldığı Ulusal Azınlıkların Korunması Anlaşması başta olmak üzere birçok anlaşmayı henüz onaylamadığının ve Yunan yetkililerin konuyla ilgili olarak, “iç hukuk buna yeterlidir” savunmasını yaptığının kaydedilmesidir. ECRI’ın raporunda, Batı Trakya’da yaşayan azınlık dinine mensup Türk asıllı yaklaşık 60 bin kişinin vatandaşlık hakkını kaybettiği ve bu kişilerin haklarını geriye alamadığı da bildirilmiştir. AB, tüm bu tespitlerden sonra Yunanistan aleyhine Adalet Divanı’na dava açma kararı almıştır.

En yaygın psikolojik semptom: Yunanlılarda paranoya, azınlıklarda depresyon

Bu karanlık tablodan da görüleceği gibi değil uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hakları, en basit insan haklarından bile mahrum bırakılan Batı Trakya Türklerinin durumu AB’yi dahi isyan ettirmiştir. Ancak ülkemizdeki bazı aydınlar(!) soydaşlarımızın yaşadığı dramları görmezden geldikleri gibi, kendilerini öncelikle Fener Rum Patrikhanesi veya Ermeni Patrikliği’nin, Kozan’da verilen hakları tepe tepe kullanmasıyla yetinmeyip, bunları da aşan ve AB’de bile olmayan yeni imtiyaz taleplerini sonuna kadar desteklemekle vazifeli saymaktadırlar. İçten, dıştan destekle geniş çaplı böylesi bir kampanyanın yürütüldüğü günlerde Fransız Le Monde Gazetesi ise Dünya Yaz Olimpiyatlarının Yunanistan’da yapılması vesilesiyle hazırladığı dosyada, Batı Trakya’daki Türklere yer vererek, kısmen de olsa gerçekleri dile getirmiştir. Le Monde, “Müslüman, mümkün ama zor” başlığı altında şu tespitleri bir kez daha gözler önüne sermiştir:

“Selanik’teki Lebeti Hastanesi’nde görevli psikiyatri doktoru İbram Onsunoğlu, en yaygın semptomun ne olduğu sorumuza, ‘Yunanlılarda paranoya, azınlıklarda depresyon’ cevabını veriyor. (Bu arada hasta­nenin adı Fransızca “les betes” (hayvanlar) kelimesinden geliyor. Çün­kü 1939’dan önce bu bina, Fransız birliğinin atlarını barındıran ahırdı.) Trakya’da 100 bin kadar Türk yaşıyor. Eşitlikten sadece 1991’den beri istifade ediyorlar. Ama ikinci sınıf vatandaş olarak kalmaya devam ediyorlar. Ortalamanın üzerindeki doğum oranına rağmen gitgide daha azınlıkta kalıyorlar. Bunun birinci sebebini göç oluşturuyor: 1960-1970’li yıllarda aralarından çalışmak için Almanya’ya gidenler olmuştu. Ama gidenlerin çoğu, uyrukla ilgili düzenlemeleri yapan eski 19’uncu mad­deden dolayı geri dönüş imkanını kaybetmişti. İkinci sebebi de yine göç oluşturuyor: Pontuslara, bir başka deyişle 1914’ten önce Karadeniz’in kuzeyine yerleşen bu Yunanlılara, SSCB’nin ortadan kalkması göç etme imkanı tanımıştı. Yunanlı yetkililer de, Müslümanlara karşı Hıristi­yanların ağırlığını güçlendirmek amacıyla Batı Trakya’ya yerleşmeleri şartıyla onlara vize, ücretsiz lojman ve iş verdiler. Yunanistan’ın 1981’de Avrupa Topluluğu’na girmesinin ardından Atina’nın azınlıklara saygı konusundaki Avrupa kurallarına uyum sağlaması ve Trakya Müslümanlarını dışlamaya son vermesi için yine de yıllar geçmesi gerekti. Ankara ile bir yakınlaşma döneminin yaşandığı 1926’da Yunanistan Başbakanı Eleutherios Venizelos, Bulgaristan’dan korktuğu için bu Müslümanların ‘Türkler’ diye anılmasını istemişti. Ama sonra toprak iddiasında bulunabilecekleri korkusuyla ‘Türk’ kelimesinin kullanılması yasaklanmıştı. Yakın bir geçmişte, 2002’de dönemin Dışişleri Bakanı Papandreau, Yunanistan’daki ‘Türk azınlığından’ bahsettiği için skan­dal yaratmıştı. Batı Trakya Müslümanları, ehliyet ve imar izni de alamıyorlardı. Yüzde 90’ı çiftçi olan bu Müslümanların toprakları istimlak edilmiş ve ‘Pomak rezervi’ diye bilinen Bulgaristan sınırı boyundaki 40 kilometrelik yasak bölge uygulaması 1990’lı yılların ortasına kadar devam etmişti. Azınlığa dahil çiftçilerin elinden alınarak 3000 ha üzeri­ne inşa edilen Gümülcine’deki Democrite Üniversitesi’nde 1993’te tek bir Müslüman öğrenci yoktu. 1995’te Eğitim Bakanı Georges Papandreou, azınlığa mensup öğrenciler için Yunan üniversitelerine yüzde 0,5’lik bir kota getirdi. Biri Gümülcine’de, diğeri Pomakların ya­şadığı Şahin’de olmak üzere iki Kur’an Kursuna da izin verildi” [4]

Türkiye ile Yunanistan arasındaki bu kıyaslamada özellikle vurgu­lanması gereken bir diğer husus da Türkiye sadece Lozan ile yüküm­lüyken, Yunanistan’ın, ülkesindeki azınlıklara karşı Lozan’a ilave ola­rak, iki ayrı anlaşma ile daha bağlı olmasıdır. Bunlar, 1913 tarihli Atina Anlaşması ve 3 protokol ile İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın da imzaladığı, Yunanistan’daki Azınlıkların Korunmasına İlişkin 1920 Yu­nan Sevr’i olup, azınlıklara çok geniş haklar tanınmıştır. Yunanistan, Yunan Sevr’inin temel yasa sayılan 2-8. maddelerinde, “Tüm Yunan vatandaşlarının yasalar karşısında eşit olup, aynı medeni ve siyasi haklardan yararlanmasını, din ve inanç ayrımı yapılmamasını, soy, dil ve din azınlıkların kendi dini, sosyal tesislerini kurup, okul açmasını ve kendi dillerini kullanmasını” kabul etmiştir. Tüm bu haklar Lozan’da da tekrarlanmıştır. Ancak Yunanistan, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi bunların hiçbirisini uygulamamaktadır. Buna karşılık Türkiye’den, AB ve ABD üzerinden, Patrikhane ile Ruhban Okulu’na ekümeniklik ve tüzel kişilik verilmesi gibi Lozan’ı da aşıp, devletin siyasi egemenliği ve kamu düzenini tehdit edici noktaya ulaşan taleplerde bulunulmaktadır. Böylesine hukuksuz ve dengesiz uygulamalardan sonra hala “karşılıklılık”tan bahsetmek mümkün müdür?

Erdoğan’ın icazetli Batı Trakya gezisi

Batı Trakya’daki soydaşlarımızın yıllardır değil Lozan Antlaşma­sı’nda verilen haklar, AB üyesi bir ülkede, en asgari insan haklarından mahrum bırakıldıkları uluslararası kuruluşların da tespitleriyle ortaday­ken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, böylesine önemli bir mesele karşısında sergilediği, “Küçük hesaplarla iki ülkenin geleceğinin karar­maması, tüm komşularıyla ilişkileri güçlendirme, ülkeler arasındaki duvarların yıkılması, hır-gür yapmama” şeklindeki bakış açısı şaşkınlık yaratmıştır. Geçtiğimiz Mayıs ayında Yunanistan’ı ziyaret eden ve adeta “izinle” Batı Trakya’ya geçen Erdoğan’ın, sadece bir kez “Türk” kelimesini kullanırken, çoğunlukla “kardeşlerim” diye hitap etmesi dik­katlerden kaçmamıştır. Soydaşlarımızın sorunlarını sıradanlaştıran, daha da vahimi bu sorunların Türkiye’de de yaşandığı gibi çok kötü ve yanlış bir örnek vermekten kaçınmayan Erdoğan’ın, Batı Trakya mese­lesine yaklaşımını görmek için, burada yaptığı açıklamaları bir kez daha hatırlamamız gerekmektedir:

Türklerin “Olayları olumlu yönde değerlendirerek, güçlü bir Yuna­nistan için çalışmalarının kendi yararlarına olacağını” belirten Erdoğan, “Ben Batı Trakya’da yaşayan kardeşlerime şunu söylüyorum; Sizler Yunanistan’ın birer vatandaşısınız. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin birer bireyisiniz. Hepiniz güçlü bir Yunanistan için çalışmalısınız. Güçlü bir Yunanistan sizin de mutluluğunuzdur. Sorunlar olabilir. Bu sorunlar kendi ülkemizde bizler için de var. Biz de vatandaşlarımızın birçok sorununu hükûmet olarak, zaman içinde çözmeye gayret ediyoruz. Ben inanıyorum ki, burada da bu sorunlar zaman içinde aşılır türdendir. Farklı kültürlerin bir arada yaşamasını başaran halklar bana göre dün­yanın model ülkeleridir. Ben buna katkıda bulunan tüm siyasi iktidarları ve halkları huzurunuzda tebrik ediyorum, takdir ediyorum, alkışlıyorum.” diyebilmiştir.

Batı Trakya gerçeği 80 yıldır bütün sıcaklığı ile yaşanırken, “Bu dünyada yaşayıp da, dünyanın gerçeklerinden uzak olanlara sesleniyo­rum ve bütün değerleri bir kenara koyuyorum, sadece olaya bir insan olarak bakıyorum” diyen Erdoğan, “Geçmişi bir kenara koyun, onları tarihçiler konuşsun. Ama biz geleceğin dünyasını, o insanın yaşam standardını ve mutluluğunu esas alan bir çizgide gelin inşa edelim. Eğer onlara bakacak olursak, unutmayın ki, Doğu ve Batı Almanya arasında duvarlar vardı ama yıkıldı. Ama hala bu duvarları inşa etmek isteyenler de var. Bu duvarların da iki türü var. Biri fiziki duvarlar, bir de gözükmeyen ama varolan duvarlar. Biz bunların her ikisini de yıkmalıyız. Ve bardağın hep dolu tarafına bakmalıyız. Boş tarafını konuşmak bize hiçbir şey kazandırmaz. Boş tarafa ne kadar su ilave edebilirsek o kadar başarılı oluruz. İşte şu anda Türkiye Cumhuriyeti iktidarı ile Yu­nanistan’ın iktidarları siyasi iradelerini kullanarak adımlarını atıyor.” gibi son derece gerçeklerden kopuk, hak ve menfaatlerimize aykırı bir de­ğerlendirme yapmıştır. Kendisine Gümülcine’yi ziyaret etme imkanı verdiği için Yunanistan Başbakanı Karamanlis’e teşekkür etmeyi unut­mayan Erdoğan’ın, Batı Trakya’daki diğer mesajları satır başları ile şöyle olmuştur:

“Gelecek nesillere sorun bırakmamak üzere bu yolda bulunuyo­ruz. Spesifik başlıklara takılıp kalmayın. Aslında bunlar insanoğlunu çok yordu. Bu tür başlıklar uğrunda çok ağır bedeller ödendi. Artık bu bedelleri insanoğluna ödetmeyelim. Dostlukları, barışı güçlendirelim. Hepimiz bu dünyada gelip geçiciyiz. Kimse bu dünyada kalmayacak. Ama bu gök kubbede hoş bir sada bırakmak tüm siyasilerin görevi. Geçmişte şu olmuş, bu olmuş bunları önemsemiyorum. Bırakın onları tarihçiler konuşsun. Biz geleceği inşa edelim.”

“Kimliğinizi şüphesiz ki koruyacaksınız. Size ‘Türk kimliğinizi unu­tun’. demiyorum. Ama şunu unutmayın ki, sizler Yunanistan vatandaş­larısınız. Artık insanca yaşamak için bedel ödemeyin. 20 yıl önce dü­şündüklerimizle bugün düşündüklerimiz arasında fark var. Dün ‘go home’ dediklerinize bugün diyemiyorsunuz. Artık dünya da büyük bir köy haline geldi.”

“Gerek Türkiye’de gerekse Yunanistan’da bu işe inanmış siyasi irade var. Bugün buraya gelirken hır-gür yapmadık. Karşılıklı mutaba­katla yaptık. Ben çok açık bir şekilde meslektaşıma şunu söyledim, ‘Eğer zora gireceksiniz, ben gitmem. Ama zora girmeyecekseniz, ben soydaşlarımı görmek istiyorum.’ Onlar da ‘hayhay’ dediler” [5]

“Peki, biz şimdi Yunanın hukuk dışılığını kime şikayet edeceğiz?”

Bu mesajları verirken yaşananları yani geçmemişleri geçmiş gibi göstermeye çalışan Erdoğan’a, Gümülcine’nin seçilmiş ancak Yunanis­tan’ın tanımadığı müftüleri Mehmet Emin Aga ve İbrahim Şerif ise Türk azınlığın sorunları hakkında şunları anlatmışlardır:

“Atina, Lozan Anlaşması’nda ‘Türk azınlık’ ifadesinin bulunmadı­ğını öne sürerek, bizi ‘Müslüman azınlık’ olarak tanımlıyor. İsminde ‘Türk’ geçen derneklerin faaliyetlerine izin verilmiyor. Türkiye’nin Karamanlis’e baskı yapıp hakkımızı kabul ettirmesini istiyoruz.”

“Batı Trakya’daki öğrenciler, Türkçe ve Yunancayı iyi bilmemeleri ve eğitimlerinin yetersiz olması nedeniyle, AB ve Yunanistan’ın ‘ikinci sınıf vatandaşları’ olarak yetişiyor. Yunanistan’ın baskısıyla Batı Trakya’daki Türk öğretmen sayısı giderek azalıyor. Eğitimde eşitliği yakalayamazsak kaybolup gideriz.”

“Hükümet, dini liderlere gerekli saygıyı göstermiyor. İki atanmış, iki seçilmiş müftü var. Aralarında iletişim yok. Halk, küçük bir iş için bile müftüler arasında mekik dokuyor [6].

Bu haklı şikayetlere karşılık “Atina’da sizin haklarınız için de mü­cadele ettim. Artık kendinizi Batı Trakya’da daha rahat hissedeceksiniz.” diyen Erdoğan, sanki böyle bir niyet ve mecalleri varmış gibi müftülere, “Galeyana kapılmayın, gerginlik çıkarmayın” telkininde bulunmayı da ihmal etmemiş ve Batı Trakya’ya bakışını “Bardağın dolu tarafını görü­yoruz. Siz buradasınız, biz Türkiye’de. Ama hep yan yana olacağız.” diye aktarmıştır.

Erdoğan, bu gezideki en ilginç ancak kesinlikle kabul edilemez mesajlarından birisini de Kozlukebir Köyü ziyaretinde vermiş ve “Ne sıkıntılar yaşadığınızı biliyoruz, bizdeki azınlıklar da aynı sıkıntıları çekiyor.” [6] iddiasında bulunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının, en temel insan haklarından mahrum bırakılan Batı Trakya’daki soydaş­larımızın sorunlarını, tüm bu kitap boyunca anlattığımız ve adeta Tür­kiye’nin tapusunu istiyorlar” denecek noktaya gelen ülkemizin Lozan’la tanınmış azınlıklarının talepleri ile aynı kefeye koyması inanılır gibi değildir. Başbakan Erdoğan’ın, sorunlarını anlatan ve “Lozan Antlaşması’nda bizi unuttunuz” siteminde bulunan müftülere, “Dünyada toprak alıp verme dönemi bitti. Yaşadığınız ülke ile entegre olun. Vatandaşlık hakkınızı sonuna kadar kullanın. Sizler, Yunanistan’ın AB üyesi olmuş vatandaşlarısınız. Bizim de soydaşlarımızsınız. O kadar.” [7] karşılığını vermesi ise kelimenin tam anlamıyla Türkiye Cumhuriyeti Başbaka­nı’nın toprak alma peşinde olan tarafları karıştırmasından başka bir şey değildir. Bu cevaptaki diğer gizli mesajları, “Lozan’ın modası geçti, bizden size hayır gelmez.” şeklinde okumak da mümkündür.

Soydaşlarımız da Erdoğan’ın ziyareti, özellikle de mesajları ile il­gili hayal kırıklıklarını gizlememiştir. Çünkü daha bu yılın başında İskeçe’de bir caminin duvarına “En iyi Türk, ölü Türk’tür” diye yazılmış­tır. İşte bu hayal kırıklığını yansıtan ilginç ifadeler ve benzetmelerden bazıları:

“Erdoğan, pek de keskin viraj aldı. Peki biz şimdi çorbacının (Yunanın) hukuk dışılığını kime şikayet edeceğiz? Başbakan  (entegre olun) diyor ama eskiden beri Yunan bizi asimile etmeye çalışıyor; şimdi bu baskılar daha artmasın? Lozan’dan niye bahsetmedi, içimizden bir şeyler koptu” [8].

Bu gezi ne yazık ki Türkiye’de, “tarihi gezi” olarak takdim edilmiştir. Gerçekten tarihi bir gezi olmuştur. Çünkü; Erdoğan’ın ziyareti sebebiyle merhum Dr. Sadık Ahmet’in cezaevine girdiği günden beri ilk kez Batı Trakya’ya çevik kuvvet sevk edilmiş, 5 bin Yunan polisi görev yapmış, protokole Türklerden kimse sokulmamış, Erdoğan’ın uçağının Dedeağaç Havaalanı’na inmesine izin verilmemiş, programı sık sık değiştirilmiş, Dr. Sadık Ahmet’in mezarını ziyaretten son anda vazgeçilmiş, tüm görüşmelerinde Pasok’lu Rodop Valisi Aris Yannakidis de hazır bulunmuştur. Ayrıca soydaşlarımızın merakla beklediği Erdoğan’ın Gençlerbirliği lokaline girip girmeyeceği idi. Ancak Erdoğan, lokalin önünden geçerken sadece Başkan Adnan Selim’in elini sıkmak­la yetinmiştir. Bu gerçekten önemliydi çünkü Türk gençlerine kültürel faaliyetlerin öncüsü olan kulüp, isminin başında “Türk” sözcüğü bulun­duğu için Yunanlılar tarafından 1983’te kapatılmıştı. Eğer Erdoğan buraya girse, soydaşlarımız kendisinden “Türk” sözcüğünün bulunduğu tabelanın tekrar asılması gibi son derece insani bir talepte bulunacaklardı ama olmamıştır. Özetle “tarihi” diye nitelendirilen bu gezinin so­nuçları ve verilen mesajlar, Yunanlıları son derece mutlu etmiş ancak soydaşlarımızı, umduklarının zerresini bile bulamamanın hüznü ile boynu bükük bırakmıştır.

Neler yapılmalıdır?

Türkiye ne yazık ki bir Türk kurumu olmasına rağmen, uluslara­rası güç haline gelen, özellikle son dönemde açık bir biçimde Lozan’ı da, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile kanunlarını da tanımaz bir tutum içine giren Fener Rum Patrikhanesi’nin icraatları karşısında eli-kolu bağlı durmaktadır. Dışişleri Bakanı Gül’ün, Adana Milletvekili Atilla Başoğlu’nun bu konudaki sorularına verdiği cevaplar da adeta bunun tescilidir. Nisan 2004’te Başbakan Erdoğan’a, “Fener Rum Patrikhane­si’nin hukuki ve teamüli konumunu, Patrikhane’nin internet sitesinde kullanılan ekümeniklik, Konstantinopolis, yeni ve eski Roma ifadelerinin ne anlama geldiğini, Patrikhane’ye çeki düzen vermeyi düşünüp, dü­şünmediklerini” [9] soran Başoğlu’nu, Dışişleri Bakanı Gül’ün cevaplan­dırması başlı başına önemlidir. Bir Türk kurumu ile ilgili soruların İçişleri değil de Dışişleri Bakanlığı’nca cevaplandırılmasında garabet, Patrik­hanenin elde ettiği fiili konumun, Türkiye tarafından da fiili kabulü anlamından başka bir şey değildir ve Başoğlu, ikinci bir önergeyle bu hususu da sormak zorunda kalmıştır.

Dışişleri Bakanı Gül’ün, Başoğlu’nun sorularına verdiği cevaplara gelince; Patrikhanenin statüsünü belirleyen, hak ve yetkilerini düzenle­yen herhangi bir yazılı metin bulunmadığını iddia eden Gül, hemen ardından, “Patrikhane’nin İstanbul’da kalmasına, siyasi ve idari işlerle ilgilenmemesi, sadece Rum-Ortodoks vatandaşlarımızın ruhani ihtiyaç­larını karşılayacak bir Türk kurumu olarak faaliyet göstermesi şeklinde Lozan Konferansı sırasında varılan bir (centilmenler anlaşması) çerçe­vesinde rıza gösterildiğini” kaydetmiştir. Gül’ün, Patrikhane’nin özel nitelikli internet sitesinde yer alan terim, ibare ve fotoğraflar konusunda, “Bunların seçimi ve sorumluluğu tamamen Patrikhane’ye aittir.” demesi, Patrikhane’ye çekidüzen vermeyi düşünüp, düşünmediklerini sorusunu da, “Patrikhane bir Türk kurumudur. Dolayısıyla işlevini Türkiye Cumhuriyeti’nin tanıdığı hak ve vecibeler çerçevesinde yerine getirmesi gerekmektedir. Patrikhane de bunun bilincinde olmak durumundadır.” şeklinde cevaplandırması kelimenin tam anlamıyla aczin ifadesidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, kendisine ait bir kurum karşısında böyle­sine aciz ve çekingen bir görüntü sergilemesini veya böyle gösterilme­sini kabul etmek mümkün değildir. Bu konuda hiç de çaresiz olmayan Türkiye’nin yapabileceği pek çok şey vardır. Harp Akademileri Komu­tanlığı yayını olan Sami Emirhan’ın “Fener Rum Patrikhanesi’nin Dünü-Bugünü-Yarını” isimli kitapta, Patrikhane ve Ruhban Okulu konu­sunda izlenmesi gereken yol ve yöntem ile alınabilecek tedbirler sırala­nırken, adeta meselenin bir icmali de çıkartılmıştır. Uluslararası baskı­lar ve siyasi hesaplarla uluslararası antlaşmaları, Türk hukukunu yok farz eden çalışmalar yapanların, ülkenin geleceğini çok ciddi bir tehditle karşı karşıya bırakmadan önce bu icmalde yer alan şu hususları dikka­te alması gerekmektedir:

Patrik’in görevinin Türkiye’de bulunan Ortodoksların dini temsilcisi olduğu; başka hiçbir sıfatının bulunmadığı sık sık belirtilmeli ve bu konuda Patrik de devamlı ikaz edilmelidir.

Patrik’in yurtdışına çıkışlarında sade bir Türk vatandaşına uygu­lanan işlem uygulanmalıdır. Ayrıca gidilecek ülkede yapacağı faaliyet­ler takip edilmelidir.

Fener Patrikhanesi’ne gelen Yunan devlet adamlarına, Batı Trak­ya Türklerine yapılan muamele ile eşdeğer muamele yapılmalı, ellerini kollarını sallayarak Patrikhane’ye girip çıkmalarına mani olunmalıdır.

Harcamaları ve gelirleri kontrol altına alınmalı, dış ülkelerden pa­ra yardımı engellenmelidir.

Patrikhane’nin düzenleyeceği ve uluslararası bir hüviyette olan toplantılara mümkün olduğunca izin verilmemeli, buna muvaffak olunamıyorsa, toplantı kontrol altına alınmalıdır.

Dış devletlerin, Patrikhane’ye yönelik dilek ve temennileri usulüne uygun şekilde reddedilmelidir.

Patrik seçiminde Türk vatandaşı olması hususunda hiçbir şekilde taviz verilmemelidir.

Heybeliada Ruhban Okulu’nun uluslararası okul olarak açılışına izin verilmemeli ve uluslararası bir statüye kavuşturulma çabalarına şiddetle karşı durulmalıdır.

Türk Devleti’nin menfaatleri açısından, oy ya da parti çıkarı uğru­na sonradan onarılamayacak tavizler verilmemelidir.

Patrikhane konusu görüntülü ve yazılı basın aracılığıyla anlatılma­lı, halk bilinçlendirilmelidir.

Patrikhane’nin çevresindeki binaları istimlak etme hususu tapu müdürlükleri ve belediyelerce takip edilmeli ve buna izin verilmemelidir.

Eğitimci, Araştırmacı Zekai Baloğlu da, “Grek Devleti, Patrikhane ve Rahipler Okulu” adlı kitabında, şu çok önemli uyarıda bulunmuştur:

“Hangi platformda olursa olsun Kıbrıs, Ege, Trakya ve Patrikhane sorunları tarafımızdan asla tek tek değil, topluca ele alınmalı, evrensel koz büyük bir ustalıkla kullanılmalı ve asıl ilk üçü çözüme kavuşturul­madıkça dördüncüsü masaya yatırılmamalıdır. Helenizm karşısındaki Türk politikası bu temel ilkeye dayalı olmalıdır.”

Kaynakça

1.  Dr. Meşkure YILMAZ BÖRKLÜ-Dr. Halit EREN(Aydınlar Ocağı Açık Oturumlar Dizisi 18/2000), Radikal (14 Eylül 2003), Halka ve Olaylara Tercüman-Güneş (18 Eylül 2003), Zaman (3 Aralık 2003,9 Ocak 2004).

2. Yeni Batı Trakya Aktüel/Tarih ve Kültür Dergisi,Yıl:20-2003, Sayı 177.

3. Hürriyet, hurriyetim.com.tr (23 Haziran 2004).

4.AB Haber, 11 Ağustos 2004.

5 Hürriyet-Milliyet-Zaman-Radikal, 7-8-9 Mayıs 2004.

6 Radikal, 9 Mayıs 2004.

7.Sabah-Muharrem Sankaya, 9 Mayıs 2004.

8. Hürriyet, Yalçın Bayer-11 Mayıs 2004.

9. Atilla Başoğlu’nun 21.04.2004 tarih 7/2331 sayılı yazılı soru önergesi.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları