Yunan aldatmacası – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______09.01.2019_______

Yunan aldatmacası

Sadi Somuncuoğlu

Bu yazı, Devlet Eski Bakanı ve
Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı
Sadi Somuncuoğlu’nun
Patrikhane ve 551 Yıllık Hesap:
İstanbul’da Yeni Roma İmparatorluğu”
kitabından alınmıştır.

Erdoğan’ın “Üç İstanbul” projesi

Çiller döneminde gün yüzüne çıkan ancak rafa kaldırılan proje, il­ginç bir şekilde AKP iktidarı döneminde de gündeme gelmiştir. Hem de Başbakan Erdoğan’ın ağzından. Erdoğan’ın “Üç İstanbul Projesi” ya da “hayalindeki İstanbul”, belediyecilik geçmişi ve İstanbul sevdası sebebiyle bu şehre ne kadar önem verdiğinin göstergesi gibi değerlendirilir­ken, yepyeni ve Erdoğan’a özgü bir proje olarak sunulmuştur. Oysa bu proje de Çiller döneminde deşifre edilen planın devamı ve olgunlaştırılmış halinden başka bir şey değildir.

Erdoğan’ın bu yılın Ocak ayının ilk günlerinde açıkladığı, medya­nın da “Üç İstanbul Projesi” başlığı ile verdiği haberlerde, projenin amacının “İstanbul’u, müze, kültür, moda ve turizm merkezi özellikleriy­le” dünya başkentleriyle yarışır hale getirmek, böylece 2010 yılında 10 milyar dolar turizm geliri elde etmek olduğu vurgulanmıştır. Erdoğan’ın “Belediye Başkanlığından bu yana hayalini kurduğu İstanbul’u yarat­mak” için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na 100 milyon lira kaynak aktardı­ğı, projenin ön çalışmasının tamamlandığı da belirtilmiştir.

Burada en dikkat çekici husus, öncelikle İstanbul’un, “uygarlık, kültür, sanat etkinlikleri merkezi; turistik ticaret merkezi; müzeleri, tarihi dokusu, kongre imkanları ile Boğaziçi ve inanç merkezi olma özellikle­rinin” üzerinde durulmasıdır. Erdoğan’ın Üç İstanbul Projesinin detay­larına gelince:

-Tarihi Yarımada-Suriçi, Beyoğlu-Galata Port ve Kilyos- Kumburgaz şeklinde planlanan projelerle Suriçi ve Beyoğlu bir müze kente, Kilyos ve Kumburgaz bir turizm cennetine dönüştürülecek.

-Projenin ilk aşamasında Ayasofya, Sultanahmet gibi çok değerli eserlerin bulunduğu tarihi yarımada, bir müze kenti haline getirilecek. Bölgede restorasyon çalışmaları çevre düzenlemeleri yapılarak tarihe sahip çıkılacak.

-Beyoğlu’nda ise sinema, tiyatro, sergi, konferans, gösteri, semi­ner, moda merkezleri kurulacak. Turizme yönelik yüksek standartlı markalı ürünlerin satılacağı ticaret merkezleri oluşturulacak. İstiklal Caddesi’ne tamamen el atılacak, restorasyon çalışmaları yapılarak, binaların cepheleri giydirilecek ve tarihi doku korunarak, butik oteller kurulacak.

-İstanbul silüetini olumlu yönde etkilemek amacıyla bölgede yo­ğunlaşan tarihi doku öne çıkarılacak, tarihi yapılar korunarak, bu fonk­siyonlarına göre restore edilecek ve turizme kazandırılacak.

-Projenin en önemli ayaklarından biri Haliç’in girişinde oluşturula­cak Cruise Limanı ve sahil şeridi düzenlemesi olacak. “Galata Port” adını taşıyan projeyle binlerce yolcu taşıyan gemiler için tarihi dokuyla bütünleşen bir liman yapılacak. Liman, kente yakınlığı ve sahip olduğu özellikler nedeniyle dünya üzerinde tek olma özelliği taşıyacak. Galata bölgesinin tarihi dokusuyla bütünleşecek limanın içinde alışveriş mer­kezlerinden sinema, tiyatro, kongre salonlarına birçok etkinliğin yapılabileceği tesisler kurulacak. Böylece gemilerle kente gelen turistler, denizden iner inmez önce limanda modern İstanbul’la, liman çıkışında da Galata ve Beyoğlu’na girerek, tarihi İstanbul’la kucaklaşacak.

-Projenin 3’üncü ayağını ise Kilyos-Kumburgaz oluşturuyor. Bura­da da tatil köyünden, marinaya kadar bir turizm kenti yaratılacak.

Çiller’in projesi “Megaköy İstanbul”

Erdoğan’ın “Üç İstanbul Projesi”nin bu detaylarından sonra Çiller’in “Megaköy İstanbul Projesi”nin detaylarını bir kez daha hatırlaya­lım. Bu projede de özetle; Anadolu yakasının yerleşim bölgesi olması, Beyoğlu’nun finans merkezi haline gelmesi ve Suriçi’nin boşaltılarak, Bizans özelliği öne çıkan bir dünya kültür kenti yapılması öngörülmüştü.

Her iki projedeki tıpatıp ölçüsünde aynılık, bunların da İstanbul’un 19. Yüzyıla kadar süren yönetim şekli ile benzerliği ortadadır. Çiller ile Erdoğan projelerindeki tek fark Çiller’in mega köyünü hangi ülke ve kuruluşların finanse edeceği sayılmışken, Erdoğan’ın olduğu iddia edilen projenin finansmanının nasıl karşılanacağının üzerinde durulmaması, sadece uluslararası kredi kuruluşlarından kredi alınacağının belirtilmesidir. Böylesi büyük ve iddialı bir projenin Başbakan Erdo­ğan’ın aktardığı söylenen 100 milyon liralık bir kaynakla gerçekleştiril­mesi mümkün olamayacağına göre, Çiller projesini sahiplenen ülke ve kuruluşların Erdoğan projesine de destek verdiği veya vereceği düşü­nülmelidir. Ancak “ABD, AB, Dünya Bankası, Dünya Kiliseler Birliği ve UNESCO” isimlerine hiç atıf yapılmaması için özel bir dikkat gösterilip, gösterilmediği, öyleyse bunun sebebinin ne olduğu, üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntıdır.

Koç’un Boğazları, Güven Erkaya ve Rogers planı

Tarihi perspektifinde görüldüğü gibi Boğazlar meselesi daima uluslararası güçlerin gündeminde olmuş ve Montrö Sözleşmesi’ndeki rejim değiştirilmek istenmiştir. Ancak ilk kez Türkiye içinden bazı güç odakları da Boğazlar rejimini tartışmaya açmışlardır. Bunlardan birisi de ünlü işadamımız Rahmi Koç’tur. 1994 yılında kurduğu Deniztemiz/Turmepa isimli derneğiyle, “hem çevrecilik, hem de ulusla­rarası denizcilik alanında Türkiye’nin büyük bir eksiğini giderme” iddia­sında olan Rahmi Koç, ayrıca bu dernek bünyesinde Boğazlar’daki petrol ve ticaret trafiğiyle ilgili bir proje hazırlatmıştır. Turmepa isimli derneğin neden ve nasıl kurulduğunu Koç, “Ben Türk-Yunan İş Konseyi başkanıyım. Yunanlılarla bir işbirliği yapmaya çalıştık, bir türlü olmadı. Armatör Livanos bana üç yıl önce böyle bir öneri yaptı; ben HELMEPA’yı kurdum (Hellenic Marine Environmental Protection Association), sen de bunlarla bir iş yapacaksan benzer bir şey kur dedi. Bizim Türkiye’nin bütün denizlerle ilgili bilgilerini Birleşmiş Milletler onlardan alıyordu. Biz de böyle bir şey kuralım dedik, dolayısıyla bizim denizlerimizin bilgileri, verileri ve denizlerle ilgili her türlü haberler bizden alınsın, Yunanlılardan alınacağına.” diye açıklamıştır. Koç, hazır­ladıkları Boğazlar Projesi hakkında da şunları söylemiştir:

“İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının tek bir idare altında toplan­ması gerekiyor, bu konu üzerinde çalışıyoruz. Bu çok önemli çünkü şimdiki düzenlemede çok kişi karışıyor boğaz geçişlerine, her kafadan bir ses çıkıyor. Özel bir kuruluş istemiyoruz, özerk bir kuruluş istiyoruz. Eğer bunu yapabilirsek, gerek Birleşmiş Milletler bünyesindeki İnternational Maritime Organization’a (IMO), gerek de dünyanın büyük sigorta şirketlerine, petrol ve nakliye şirketlerine tek bir muhatap ola­caktır, bu da çok iyi Türkiye bakımından. Bugün binlerce gemi geçiyor Boğazlardan, hiçbirinin ne kılavuz almak mecburiyeti var ne de ek sigorta almak mecburiyeti.”

Rahmi Koç, “işin çok çetrefil bir uluslararası hukuk boyutu var?” sorusunu ise şöyle cevaplandırmıştır:

“Ve bir de politik boyutu var biliyorsunuz. Montrö Anlaşması’nda Boğazlar açık deniz sayılıyor, onun için bu projeyi hazırladığımızda Dışişleri Bakanlığı’na gideceğiz, askerlere gideceğiz, devlet ve askeri erkana anlatacağız bunu, ikna edeceğiz, yanlış tarafımız varsa onlar söyleyecekler, biz de düzelteceğiz fakat kanun olarak Meclis’e gittiği zaman herhangi bir tepki gelmemesini arzu ediyoruz. Bütün parti baş­kanlarına da gidip anlatacağız. Boğazlarda trafik kontrolüyle ilgili yatırımların birçoğu yapılmamış durumda ve tehlike giderek artıyor.”

İşadamı Rahmi Koç’un bu ilginç ve de siyasi çıkışından sonra Türkiye’nin 1936 Montrö Sözleşmesi’yle garanti altına alınan hakları yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Nitekim hemen ardından ABD, söz­leşmeyi masaya yatırarak, Boğazların yeni statüsünün NATO çıkarlarını koruyacak bir düzenlemeyle şekillenmesini istemiştir. Türk Deniz Araş­tırmaları Vakfı’nın (TÜDAV) aynı günlerde yaptığı açıklama ise adeta Rahmi Koç’a cevap olmuştur. TÜDAV’ın basın bildirisinde, “Nihayet, Boğazları özerk yönetim adıyla özelleştirmeyi öneren işadamlarının tekliflerine ise sadece gülümsemeliyiz, anlaşılan o ki bunlar para ka­zanmaktan, Boğazların tarihini okumaya fırsat bulamamışlardır. Yakın­da Boğazları Yunanlılarla ortak işletelim diyenler çıkarsa şaşırmaya­lım.” denilmiştir.

Ocak 1998’de Boğazlardan sorumlu Başbakanlık Başda­nışmanlığı görevine başlayan Erkaya, aynı zamanda Türk-Yunan Dostluk Forumu­’nun kurulmasına öncülük eden isimlerdendir.

Boğazlarla ilgili bu tartışmaların başlamasından 2 ay sonra emekli Oramiral Güven Erkaya’nın, Boğazlardan sorumlu Başbakanlık Başda­nışmanlığına getirilmesi yeni gelişmelerin habercisi olmuştur. Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığı döneminde Ocak 1998’den geçerli olmak üzere göreve başlayan Erkaya, aynı zamanda Türk-Yunan Dostluk Forumu­’nun kurulmasına öncülük eden isimlerden birisidir. Bu forumda yer alanların tamamının ise Türkiye’nin Kıbrıs’la ilgili milli tezlerine karşı çıkanlar isimler olması dikkat çekicidir.

Başbakanlık Başdanışmanı Erkaya, 4 Nisan 2002’de Başbakan Ecevit’e; “Ege Denizi’nde Barış İçin Gizli Aksiyon” başlıklı bir plan sun­muştur. Ecevit, Erkaya’nın raporunu okuduğunu söylemiş, raporla ilgili olumlu ya da olumsuz herhangi bir görüş belirtmemekle birlikte rapordaki görüşlerin “Erkaya’nın kendi kişisel düşünceleri” olduğunu özellikle vurgulamıştır. Raporu incelemek üzere Dışişleri Bakanlığı ile Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel’e gönderdiğini, rapordaki tek yeni unsurun “Ege Ordusu’nun kaldırılması” olduğunu belirten Ecevit, “İşte bu, Türki­ye’de yetkili resmi kurulların gündeminde yer alan bir konu değildir. Sayın Erkaya’nın kişisel düşünceleridir. Bugün devletin resmi günde­minde bu konu bulunmuyor, ele alınmadı.” demiştir.

Erkaya’nın üç aşamalı aksiyon planının detayları ise şöyleydi:

Birinci Paket: Önce Türkiye, 12 milin “savaş nedeni” olmasından vazgeçecek. Türkiye bu adımı attıktan sonra da Yunanistan, Ege Deni­zi’nde karasularının 12 mil olmayacağını, bugünkü gibi 6 milde kalaca­ğını açıklayacak.

İkinci Paket: Türkiye, Ege Ordusu’nu lağvedecek. Bunun arkasın­dan Yunanistan, Ege’deki adalarını silahsızlandıracak ve adaların üzerindeki hava sahasının 10 mil değil 6 mil olduğunu ilan edecek.

Üçüncü Paket: Ege Denizi’ndeki kıta sahanlığı ile aidiyeti belirsiz adalar gündeme gelecek. Kıta sahanlığı konusunda Lahey Adalet Divanı’na değil, uluslararası hakeme gidilecek. Aidiyeti belirsiz adalar için de 28 Aralık 1932 tarihli yazılı bir belge esas alınacak.

Rahmi Koç’un açıklaması gibi, Erkaya’nın bu planı da Milliyet Gazetesi’nde yayınlanmış ve Ege Ordusu’nun kaldırılmasına Genelkur­may’ın da sıcak baktığı duyurulmuştur. Çünkü Erkaya, “Bu planın bir kopyasını da Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’na verdim, intibaları genel olarak müspet. Destekliyorlar.” demişti.

Ancak Genelkurmay, sert bir açıklamayla bunu tekzip etmiştir. Açıklamada, “Son günlerde bazı basın-yayın organlarında, Ege Ordusu’nun kaldırılması ile ilgili olarak ‘Genelkurmay Başkanlığı’nın konuya sıcak baktığı’ yönünde haber ve yorumların yer aldığı görülmektedir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, Ege Ordusu’nun kaldırılması konusunda hiçbir kimse ile görüş alışverişinde bulunmamış ve hiçbir ortamda bu yorumları destekleyecek bir beyanı veya iması olmamıştır. Ayrıca, Genelkurmay Başkanlığı’nın gündeminde Ege Ordusu’nun kaldırılması ile ilgili herhangi bir konu yer almamaktadır. Basın ve yayın organlarında Ege Ordusu hakkında yer alan haber ve yorumlar, yazarların kendi düşüncelerini ve değerlendirmelerini yan­sıtmaktadır.” ifadelerine yer verilmiştir.

Pazarlık maddesi olarak karasuları meselesi

Böylesine önemli, bir o kadar da tehlikeli planın gerçek sahipleri­nin adresi konusunda bir tahminde bulunabilmek için Erkaya’nın, bunu nasıl gündeme getirdiğinin hikayesinin bilinmesi gerekmektedir. Bu hikayeyi yine haberi veren Hasan Cemal’in satırlarından okuyalım:

“Emekli Oramiral Güven Erkaya’ya dünkü görüşmemizde Ege için böyle bir barış planını hazırlama noktasına nasıl geldiğini sordum. Erkaya bir süre önce Rodos’ta yapılan bir Türk-Yunan toplantısına katılmış. Konuşmalar ve sohbetler sırasında, barışçı bir çözüme ulaş­mak için karşılıklı bir alışveriş ve pazarlığın nasıl şart olduğunu bir kez daha görmüş. Örneğin bir Yunanlıya sormuş: ‘Ne diye hala Yunan hava sahasının 10 mil olmasında ısrar ediyorsunuz? Olacak şey değil! Niçin 6 mile indirmiyorsunuz?’

Şu cevabı almış:

‘O bir pazarlık maddesidir.’

‘Neyin pazarlığı?’

‘Örneğin biz karasularımızda 12 mili Yunanistan’ın bir hakkı olarak görüyoruz. Oysa, siz bu hakkımızı bir savaş nedeni (Latincesi, casus belli) sayıyorsunuz. Siz önce bunu bir savaş nedeni olmaktan çıkarın.’

Güven Erkaya bunun mümkün olabileceğini belirtince Yunanlı muhatabı şaşırıyor:

‘Bu sizin görüşünüz mü, yoksa devletinizin mi?’

Erkaya, bunun kendi görüşü olduğunu, ancak bütünlüğü olan bir barış planı çerçevesi içinde devletin de bu noktaya gelebileceğini söylüyor. Yunanlı muhatabı, önce Türkiye eğer ‘savaş nedeni’ni yok sayarsa, arkasından Yunanistan’ın da 12 milden 6 mile dönebileceği karşılığını veriyor. Erkaya, ‘Neden öyle?’ diye sorunca, şu yanıtı alıyor:

‘Yunan kamuoyu… Önce Türkiye değil, Yunanistan geri adım atar­sa, ‘Yunanistan korktu!’ derler de ondan…’

Erkaya planı bir bütün. Bu bütün üzerinde gizli diplomasi yoluyla anlaşma sağlandıktan sonra, paketlerin sırasıyla birer birer açılması öngörülüyor.”

Ders alınması gereken bir diplomasi hatası: Rogers Planı

Erkaya’nın gündeme getirdiği bu plan sonraki günlerde Rogers Planı diye anılan 25 yıl öncesinin planına benzetilmiştir. Görünürde Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünde Türk vetosunun kaldırılmasını sağlayan Rogers Planı’nın, gerçekte Ege Ordusu’ndan başlayarak, TSK’nın tasfiyesini amaçladığı da iddia edilmiştir. Söz konusu planının içeriği hiçbir zaman açıklanmamıştır ama kamuoyunca bilinen en meşhur yanı, NATO Başkomutanı General Bernard W. Rogers’ın, Yunanistan’ın Türkiye’nin AB ile ilişkilerini engellemeyeceği yönünde dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren’e şifai olarak “asker sözü” ver­miş olmasıdır. Yunanistan, değil bu asker sözünün gereğini yerine getirmeyi, planı kabul etmeyip Ege’de bildiğini okumuş, Türkiye de Yunanistan’a karşı en büyük kozunu kaybetmiştir.

Rogers Planı, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde milli menfaatler için mücadele edilirken, değil hatır-gönül ilişkileri, uluslararası antlaşmaların dahi tanınmaması, hedeften asla sapılmaması, en ufak bir hatanın nelere mal olduğunun görülmesi, bu arada Kıbrıs’tan Ege’ye uzanan süreçte Türkiye’nin nasıl kaybettiğinin, müttefiklerince nasıl yalnız bırakıldığının anlaşılması açısından çok canlı bir örnektir. Ayrıca, bugün yaşadığımız sıkıntılar ve geleceğimizi okuma açısından özellikle ülkemiz yöneticileri için adeta rehber niteliğindedir. Bilindiği gibi Kıbrıs Barış Harekâtından sonra Yunanistan NATO’nun askeri kanadından çıkmış, daha sonra 1977’de “Türkiye tehlikesini” gerekçe göstererek, yeniden NATO’ya dönmek istemiş ancak Türkiye tarafından veto edilmiştir. Bunun üzerine dönemin NATO Başkomutanı General Rogers’in adını alan bir plan hazırlan­mış ve Türkiye vetosunu kaldırarak, Yunanistan’ın 19 Ekim 1980’de yeniden NATO üyesi olmasını sağlamıştır. Bu sürecin perde arkasında yaşananları ise Gazeteci Ufuk Güldemir, “Kanat Operasyonu isimli kitapta en ince ayrıntısına kadar yazmıştır, işte Güldemir’in tespitleri ile Kanat Operasyonu ve Rogers Planı:

ABD, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali ve İran’daki devrim sebebiyle bölgedeki gelişmelerden kaygı duyduğu gerekçesiyle Yuna­nistan’ın NATO’ya dönüşünde ısrarlıydı. 12 Eylül öncesinde bu konudaki görüşmeleri de dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren yürüt­müştür. NATO Müttefik Kuvvetleri Komutanı General Rogers, 12 Eylül’den hemen önce Belçika’daki karargahta Evren ile görüşmesinde, Başbakan Demirel’in Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşü­ne izin vermemesi konusunu açmış ve “Hükümetiniz, Türkiye’nin AET’ye girişinde koz olarak kullanmak için Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne izin vermiyor. Oysa bu konu böyle spekülatif pazarlıklara gel­meyecek kadar hassastır. Afganistan ve İran olaylarından sonra Türki­ye bölgede yalnız kalmıştır. Siz asker olarak takdir edersiniz ki Yuna­nistan’ın NATO’ya dönüşü bölgenin güvenliğini arttıracaktır. Dönüşe izin verilmesi halinde, tahmin ediyorum ki Amerika bölgenin ve özellikle Türkiye’nin savunma ihtiyaçlarına daha sıcak bakacaktır. Bu konuda işaretler alıyorum.” demiştir. Rogers’in konuşmasını başını yer yer onaylar anlamında sallayarak, dinleyen Evren de, “Türkiye’nin savun­ma ihtiyaçları bizim için her şeyin ötesinde önem taşımaktadır. Ancak Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne sırf Amerika, Türkiye’ye daha çok yardım verecek diye razı olmamız mümkün değildir. Fakat biz askerler olarak zaten Yunanistanlı bir NATO’nun daha güçlü olacağına inanıyoruz. Yetki bizim elimizde olsa bu işi bitiririz.” karşılığını vermiştir. Bu konuşmadan sonra Rogers, kendisinden çok emin bir hava ile ABD’nin Türkiye Büyükelçisi James Spain’e, “Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünü taahhüt” etmiştir.

“12 Eylül Harekâtı olmasaydı bu mümkün olmazdı.”

Gerçekten sonraki yıllarda ABD eski Başkanı Jimmy Carter da, “Demirel kuvvetli bir liderdi. Çok da dikkatliydi. Asıl zorlandığım konu Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına re-entegrasyonunu sağlamak olmuştu. Gerçi bu sorun daha sonraları kolay çözüldü.” açıklamasını yapmış, “Nasıl kolay çözüldü?” sorusunu da, “Biraz General Rogers sayesinde…Sayın Evren ile çok yakın dosttu. Sayın Evren’in çok takdir ettiğim bu güçlü liderin, iyi niyetli yaklaşımı olmasaydı bu sorun çözülemezdi. Tamamen iki askerin dostluğu sayesinde gerçekleşti. Yıllarca uğraşıp, vaatler yapıp, telkinde bulunup başaramamıştık ama dostlukla oldu. 12 Eylül Harekâtı olmasaydı bu mümkün olmazdı.” diye cevaplandırmıştır.

Nitekim 12 Eylül Harekatının gerçekleştirildiği gün Yunan Dışişleri Bakanı Micotakis’in ilk demeci, “Artık Yunanistan NATO’nun askeri ka­nadına dönebilecek.” olmuş, bu bilgiyi nasıl sağladığı sorulunca da, “Harekattan 2-3 saat önce Türkiye kaynaklı bir mesaj aldım.” karşılığını vermiştir. Brüksel’deki kaynakları sağlam bazı Atina gazeteleri de Tür­kiye’de ordunun yönetime el koyduğunu, “Türkiye’de darbe oldu; Yu­nanistan NATO’ya dönüyor.” başlığı ile duyurmuştur. Aynı tarihli New York Times ise 12 Eylül Harekatı için, “Afganistan ve İran’ın düşmesin­den sonra Kuzey’den gelebilecek bir dış tehdit Türk generalleri Ege’deki anlaşmazlıklardan daha fazla heyecanlandırıyor. Nitekim Türk politikacıların AET’ye girmek için koz olarak askıya aldığı Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü için izin vermeleri konusu, Türk ordusunun moderni­zasyonu masaya geldiği gün çözülebilecektir.” yorumunu yapmıştır. Aynı gazetenin 13 Eylül tarihli başmakalesi ise şöyleydi:

“Afganistan’ın işgali ve İran devriminden sonra Türkiye’nin Washington için önemi demokratik ideallerin ötesinde gibi gözüküyor. Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşü gibi baş ağrıtan bir sorunun bu rejimle daha kolay çözüleceği düşünülüyor. Demokrasiden yana olup da, bir askeri darbeyi gülerek karşılamak mümkün değildir. Ancak Türkiye örneğinde bu ilkeye, Yunanistan’ın NATO’ya dahil edilmesi halinde daha esnek yaklaşılacaktır.”

Türkiye önemli bir diplomatik kozdan feragat etmiştir

General Rogers, 12 Eylül’den sonraki 1 ay içinde Ankara’ya 4’üncü ziyaretini yapmıştı. Yunanistan’ın dönüşüne Evren’in iznini kopardığı bu ziyaret de tesadüf sonucu gazetelerin yayınlanmayacağı Kurban Bayramı’na isabet etmişti. Son 1 aydır çantasından eksik etmediği Atatürk’ün Nutuk’unun İngilizce nüshası ile Yunanistan’ın NATO’ya dönüş planının taslağı ile artık Devlet Başkanlığı sıfatı da olan Evren’le son görüşmesini yapmak üzere Genelkurmay Başkanlığı’na giden Rogers’in ilk sözleri, “Atatürk sağlığında Venizelos ile iyi ilişkiler geliştirmiş, Türkiye ile Yunanistan arasında yüzyıllar boyu süren düşmanlığı sona erdirmişti. Şimdi aynı şeyi yapmak sizin elinizde Sayın Evren. Bu anlaşılmaz düşmanlığı sona erdirin. Ege’de barış tohumları yeşersin. NATO’da birlik ve beraberlik ruhunu tesis edelim.” olmuş, Evren de, “Biz zaten meseleye olumlu bakıyoruz. Ama Yunanistan sorun çıkarıyor.” demiştir. Rogers, Yunanistan NATO’ya döndükten sonra bu sorunların elimine edilebileceğini ancak 6 ay sonra Yunanistan’da yapılacak se­çimlerde sosyalistlerin işbaşına gelme ihtimalinin yüksek olduğunu, geç kalındığı takdirde bu müttefikin ebediyen kaybedilebileceğini söyleyince Evren, Türkiye’nin karşılık beklemeden bir iyi niyet jesti yapacağını belirterek, bu jestin “dostlarımızca iyi değerlendirilmesi” temennisinde bulunmuş, Rogers da, “Hiç kuşkunuz olmasın” teminatını vermiştir. Evren sözlerini, “Atatürk ne kadar büyük, ne kadar ileri görüşlü bir insandı ki yurdunu istilaya gelen ve onları destekleyenlere, onları mağ­lup ettikten hemen sonra dostluk elini uzatabilmişti. Çünkü o büyük insan, hisleriyle ve duygularıyla hareket etmezdi. Düşmanlıkları unutur, doğruyu tatbik ederdi. Tarih göstermiştir ki bu iki ülkenin dost olması her iki ülkeye de fayda sağlamıştır.” diye sürdürmüş, Rogers,“Haklısı­nız Sayın Evren. Atatürk de yaşasa sanırım meseleye böyle yaklaşır­dı.” takviyesini yapmıştır.

Rogers, Evren’le görüşmesinden hemen sonra Napoli’deki NATO karargahında bekleyen Yunanistan Genelkurmay Başkanı Agamemnon Gratsios’a müjdeyi vermek üzere İtalya’ya uçmuştu. Mutabakata göre, Rogers yeniden Ankara’ya gidecek, Evren’den nihai onayı alacak ve Brüksel’e dönecekti. Plan aksamadan yürümüş, NATO Genel Sekreteri Luns da Türkiye’nin fikrini değiştirme ihtimalini göz önüne alarak, kararı onaylatmak için hızla NATO Savunma Planlama Komitesini 18 Ekim’de toplantıya çağırmıştı. Rogers ise Türkiye’nin NATO’daki daimi delegesi Osman Olcay’la buluşmak üzere NATO merkezine hareket etmişti. Rogers’in, Olcay’la yapacağı görüşmede, Türk delegasyonunun ağır toplarından Galip Balkar’ın bulunmasına karşı çıkması “Kanat Operas­yonunun” NATO içinde en gizli tutulan anlaşma olduğunun bir kez daha vurgulanması olarak değerlendirilmiştir. Başbaşa yapılan bu görüşme­de Evren’in “Yunanistan’ın NATO’ya tam üyeliğini veto etmeyin” şeklin­deki özel mesajı Rogers aracılığıyla Türk delegesine iletilmiş oluyordu. Çok şaşıran Olcay, koordinasyonsuzluk izlenimi vermemek için haberi varmış gibi davranmış, toplantıdan çıkar çıkmaz da hasta annesini ziyaret için Cenevre’de bulunan Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’i aramış­tı. Yalnız Türkmen değil, Başbakan Ulusu’nun da haberinin olmadığı ortaya çıkmıştı. NATO Savunma Planlama Komitesi de Pazar günü olmasına rağmen toplanmış ve kısa konuşmalardan sonra “Yunanis­tan’ın NATO’ya re-entegrasyon işleminin tamamlandığı” açıklanmıştır. Olayın Brüksel’deki tek şahidi Gazeteci Mehmet Ali Birand, operasyo­nun tamamlandığı gün NATO merkezinin barında genç bir meslektaşına olayı, “Ankara, Yunanistan’ı kontrol edebilecek en önemli baskı aleti olan veto hakkından feragat etmiştir. Bu fedakarlığın neye mal olacağını ileride hep birlikte göreceğiz.” sözleriyle yorumlamıştır.

Dört paragraflık Rogers Planı’nın detaylarına gelince; ilk paragraf­ta, Yunanistan’ın NATO’ya döndüğü vurgulanmış, sonraki paragraflarda hayli diplomatik bir dille Ege’deki komuta kontrol sorunlarına değinil­mişti. Buradaki en önemli husus bu muğlak cümlelerin nasıl yorumla­nacağıydı ki Rogers, bu konuda sadece tarafların sözlü mutabakatını sağlamıştı. Plana göre ayrıca Yunan adalarının hava sahası 6 mil ola­rak kabul edilecek, Yunanistan buna ses çıkarmayacak, Türkiye de sağladığı bu tavizi kamuoyu önünde övünme konusu yapmayacaktı. NATO tatbikatlarında senaryolar ise Türkiye ile Yunanistan’ı taciz etme­yecek şekilde planlanacaktı.

Planın ana fikri ve sonucu gerçekte, Türkiye’nin yıllardır savundu­ğu, “Önce Ege’deki sorunlar çözülsün, sonra Yunanistan NATO’ya dön­sün” tezinin, “Önce Yunanistan NATO’ya dönecek, sonra Ege’deki so­runlar halledilecek.” şeklinde ters-yüz edilmesi olmuştur.

Yunanistan’dan Türkiye’ye NATO teşekkürü(!): “Bu onların problemi”

Bu arada Ankara’ya gayrı resmi ifadelerle bazı avantajlardan bahsedilmiştir. Yunanistan’ın dönüşüne izin verilmesi halinde Türki­ye’deki yeni rejimin Washington nezdinde meşrulaşmasının kolaylaşacağı, Türkiye’nin savunma ihtiyaçlarına daha titizlikle eğilineceği, Yu­nanistan’ın aksilik yapması halinde Rogers’in devreye girerek, Atina’yı iknaya zorlayacağı gibi… Anlaşmanın ertesinde Evren, Rogers’a, “Yu­nanistan’ın problem çıkarmayacağına kefil oluyor musunuz” diye sor­muş, işte bu soru üzerine Rogers, o meşhur “Size asker sözü veriyorum”u söylemiştir.

Türkiye’nin onayından sonra Evren’in isteği ile Ankara’daki ya­bancı gazeteciler için TBMM’de “samimi bir sohbet” toplantısı yapan MGK Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık, “Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne izin vermemiz, dış meselelerde bizden önceki yöneticilerden daha yumuşak olacağımız anlamına gelmemelidir. Yunanistan’ın dönüşü NATO’nun Güneydoğu kanadında İtalya ve Türkiye arasında kalan savunma boşluğunu doldurmaya yönelik olarak anlaşılmalıdır. Bir taviz olarak düşünülmemelidir.” demiştir ama Yunanistan Başbakanı Rallis hiç de Saltık’la aynı kanaatte değildir. Dönüşün gerçekleştiği gün yazılı bir açıklama yapan Rallis, “Türkiye’ye karşı diplomatik bir zafer elde edildiğini” vurgulamakla kalmamış, “Artık Kıbrıs sorununa NATO içinde de sahip çıkabileceklerini” bildirmiştir. Seçimlerden sonra işbaşına gelen Papandreu da Rogers Planı’nın Yunanistan’a taalluk eden bölü­münü uygulamadığı gibi planın kabulünde “asker sözü” dışında hiçbir yazılı yaptırım bulunmadığından, NATO toplantılarında Türkiye’ye kan kusturmaya başlamıştır. Nitekim o sıkıntılı saatlerin baskısını üzerinde en çok hisseden bakanlardan olan İlter Türkmen, Papandreu’nun 12 mil tehdidini Ankara’ya dayadığı gün, New York Times’dan Marwine Howe’a, “Yunanistan, NATO’ya dönüşünü veto etmememiz için verdiği sözlerin hiçbirisinde durmuyor” şikayetinde bulunmuş ve “Doğrusu ha­yal kırıklığına uğradım.” demiştir. Rogers da 2 yıl sonra Evren’e, “Müzakereler sırasında Atina’ya gitmeme izin vermeyip, kimi yolladılarsa onunla görüşmek zorunda kaldım. O görüştüklerim de şimdi hükümette değil, bu yüzden bir şey yapamıyorum” itirafında bulunmuş, aynı gün­lerde Yunanistan Başbakanı Papandreu, karasularını 12 mile çıkarma niyetinde olduklarını açıklamıştır. Türkiye rahatsızlığını Ankara’ya ge­len ABD Dışişleri Bakanı Alexander Haig’e aktardığında ise Ankara’dan Atina’ya geçen Haig, Papandreu ile bu konuyu görüşmüş ancak, “Adalarda yaşayan 500 bin Yunanlıyı, Rogers Türkiye’ye söz verdi diye Türklerin insafına terk  etmem mümkün değildir. Hangi millet, kendi milletini bir başka milletin insafına terk etmeye rıza gösterebilir?” ceva­bını almıştır. Haig’in, “Ama Türkler sizin NATO’ya dönüşünüze rıza gös­terdi” deyince de Papandreu, “Bu onların problemi. Türkiye Ege Ordu­su’nu Karadeniz’e nakletmeden, Yunan Adalarına yönelik çıkarma gemisi filolarını ittifakın öngördüğü gibi Rusya yönünde konuşlandırma­dan Türkiye’nin iyi niyetinden her zaman kuşku duyacağım. Amerika, Türklere el altından ‘Kıbrıs’ta en iyi çözüm bugünkü çözümdür. Ama bu formülün kabulü en azından 2 kuşak alacaktır.’ dediği sürece Amerika’nın tutumundan da kuşku duyacağım.” karşılığını vermiştir.

Türk- Amerikan ilişkilerinde ‘balayı dönemi’

Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünün görünürdeki tek faydası, Türk-Amerikan ilişkilerinde balayı döneminin başlaması olmuş, Başkan Reagan’ın, Evren’e sık sık mektup göndermesi bu durumun bir göster­gesi sayılmıştır. Ancak Reagan’ın Güvenlik İşleri Danışmanı Robert McFarlane’nin o günlerde öylesine ilginç bir açıklaması olmuştur ki adeta ABD’li para sihirbazı Soros’un, ABD’nin Irak’ı işgali öncesinde dillendirdiği, “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü askeridir.” görüşünü hatır­latmıştır. Reagan’ın Danışmanı McFarlane, “Başkan bana ve mesai arkadaşlarıma Türkiye’nin Kongrede yeterli miktarda yardım alabilmesi için talimat verdi. Hatta ‘Bize Türk askeri bana yılda 6 bin dolara mal olurken, aynı işi yapacak Amerikan askerinin 90 bin dolara mal olacağını unutmayın.’ dedi.” şeklinde konuşmuştur.

Cumhurbaşkanı Evren, 1985 yılında Rogers Planı konusundaki özellikle 12 Eylül öncesi bağlantılara ilişkin iddiaları “maksatlı yayın” olarak nitelendirmiş ancak planı çok da sağlam tezlerle savunamamıştır. Evren, özetle şunları söylemiştir:

“12 Eylül olmasaydı da Yunanistan gene dönebilirdi. Hiçbir hükümet karşı değildi, karşı olduğumuz Ege’de 1974 öncesi şartlarda NATO’ya dönmesiydi. Haig’le konuşmam 12 Mart 1979’da başladı. NATO birçok teklifler yapıyor. Hep reddediyoruz. Yunanistan’ın dönüşünü biz engelliyoruz diye bir düşünce var, yanlış. Teklifimiz şu, Türkiye olarak Ege sahasında 1975 öncesi emir-komuta Yunanistan’daydı. Artık ne Yunanistan’da, ne de Türkiye’de. Bunu kabul etsin oturup konuşalım dedik. Bu teklifi NATO da Yunanistan da reddetti. Haig’in yerine gelen Rogers sonunda bizim teklifimizi kabul etti. Yunanistan geri döndü. Türkiye imzasını koyduğu hiçbir anlaşma ve antlaşmaya riayetsizlik yapmamıştır. Bunu yapan Yunanistan’dır. Lozan Antlaşması, 1947 Paris Anlaşması, adaların silahlandırılmasını yasaklamıştır. Ama Yu­nanistan bunları çiğneyip silahlandırdı. Bern Anlaşması, Ege’de petrol aramayı durduruyor. Geçenlerde Papandreu açıkladı; bu anlaşmaya da riayet etmiyorlar. Rogers anlaşması da öyle. Papandreu geldi ‘Tanı­mam bu anlaşmayı’ dedi. Devletler hukuku allak bullak oluyor. Hala oturup, komuta sahaları konuşulmuyor.”

Kısacası Evren, Türkiye’ye yeni ve ağır bir yenilgi daha tattırması yetmiyormuş gibi, ülkeyi acz içinde gösteren sızlanma ve anlamsız şikayetlerde bulunmakla kalmıştır.

Rogers’ın yeni talepleri: Patrikhane meselesi

İşte böylesi başarılı bir planla Yunanistan’a karşı en önemli kozu­nu Türkiye’nin elinden alan General Bernard Rogers, Evren’den NATO’yla ya da göreviyle hiçbir alakası olmayan ancak Yunanistan’ı çok yakından ilgilendiren bir talep de daha bulunmuştur. Rogers, bir yan­dan Yunanistan’ın NATO’ya dönmesi çalışmalarını yürütürken, öte yan­dan İstanbul’daki Rum azınlığın taşınmaz malları ile ilgili sıkıntıları, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Hazinenin açtığı davaları gündeme getir­miştir. Devlet Başkanı Kenan Evren, bu isteği de karşılamış ve Başbakan Bülent Ulusu’nun, “gizli” kayıtlı bir genelgesi ile davaların durdu­rulması, yeni dava açılmaması, alınan kararların da uygulanmaması talimatı verilmiştir.

Görüldüğü gibi, NATO’nun Kanat Operasyonu bile, Türkiye’nin ba­şına çorap örme veya çuval geçirmenin bir aracı yapılmıştır. 1950’li yıllardan beri Türkiye’nin, Yunanistan başta olmak üzere ABD ve AB, hatta NATO ile ilişkilerinde her fırsatta ve her vesile ile Patrikhane’nin gündeme getirilmesine, dost veya müttefiklerimiz ya da üyesi bulundu­ğumuz uluslararası kuruluşların Yunanistan tezlerine sahip çıkmasına, Kıbrıs gibi en haklı olduğumuz bir konuda dahi altında imzaları bulunan uluslararası anlaşmalara uymamalarına, Patrikhane için de yine ulusla­rarası bir antlaşma olan Lozan’ı yok saymalarına tesadüf denebilir mi? Bu girift ilişkiler ve operasyonlarda değil sözlerin, imzaların bile dikkate alınmadığı, kaybeden tarafın da daima Türkiye olduğu ortadayken, aynı iyi niyeti göstermek, hatta “hep bir adım önde olmak” mümkün müdür?

Rogers’ın 2004 yılı versiyonu

Bunun mümkün olduğu ve Türkiye’nin, önce 1979’da daha sonra da 2000 yılında gündeme gelen planların yeniden önüne konulmasına izin verdiği, Türkiye ile Yunanistan arasında 2 yıldır devam eden ve tam da Erkaya’nın söylediği gibi “gizli diplomasi” yoluyla yürütülen görüşmelerden anlaşılmaktadır. Kıta sahanlığı başta olmak üzere tüm Ege sorunlarının ele alındığı bu görüşmeler hakkında hiçbir resmi açık­lama yapılmamaktadır. Ancak Yunan basınında yer alan haberlerdeki, Ege Ordusu’nun kaldırılacağı, Türkiye’nin anlaşmazlıkların Lahey Ada­let Divanı’na götürmeyi istediği gibi iddiaların Erkaya’nın planı ile ben­zerliği dikkat çekicidir.

Kıbrıs, Batı Trakya ve İstanbul projeleri başta olmak üzere birçok temel meselemizde adeta Yunanistan ve diğer dış güçlerin Türkiye planlarını kolaylaştıran bir politika izleyen Başbakan Erdoğan’ın, Ege’ye bakış açısı da ilginç bir şekilde aynı paralelliği göstermektedir. Bunun için daha Erdoğan’ın Başbakan olmadığı günlerde 2002 yılının sonu, 2003 yılının başında cereyan eden bazı hadiseleri hatırlamak yeterli olacaktır. Kasım 2002’de AKP Genel Başkanı sıfatıyla Yunanis­tan’a giden Erdoğan, “Yunanistan’ı tarihi rakibimiz olarak değil en yakın komşumuz ve yarınlarımızın stratejik ortağı olarak görüyoruz” demiş­tir. Yunan Başbakanı Simitis ise ortak basın toplantısında, “Yıllardır ıstırap veren sorun” diye nitelendirdiği Kıbrıs ve Ege için Türkiye’yi suçlayan ifadeler kullanmış, kıta sahanlığı konusunda da, Türkiye’nin uluslararası hukuka uymadığı” iddiasında bulunmuştur. Erdoğan’ın bu haksız suçlamaları cevapsız bırakması dikkatlerden kaçmamıştır. Bu tutum elbette ki Yunan tarafını memnun etmiş, hatta dönemin Dışiş­leri Bakanı Papandreu Yunanlı gazetecilere, “Yıllardır ilk kez Attila ile görüşmedik” değerlendirmesini yapmıştır.

Erdoğan’ın ziyaretinden sadece 1 hafta sonra Başbakan Simitis başkanlığında yapılan Savunma ve Dış Politika Konseyi (KYSEA) toplantısında 2001-2005 dönemini kapsayan zaman diliminde 2.1 mil­yar euroluk silah alımı kararlaştırılmıştır. Savunma Bakanı Yannos Papandoniu, ihtiyaç olması halinde ada ve adacıkları savunma şemsi­yesi altına almak için Apachi saldırı helikopterlerinin muharebe kapasitesini güçlendirileceğini söylemiştir. Hükümet Sözcüsü Hristos Protopapas da, gazetecilerin silahlanmanın olası bir sıcak olay endişesiyle yapılıp yapılmadığına ilişkin sorusunu, “Özellikle bir endişemiz yok ama Türk-Yunan ilişkilerindeki iyi iklimin sürekliliğine ilişkin bir kesinlik yok. Gereksinme halinde Ege’deki adalarımızı koruyabilecek durumda bulunmak için hazır olmalıyız” diye cevaplandırmıştır.

Türkiye’ye AB üyeliği ile diplomatik baskı 

Bu gelişmelerden 2 ay sonra da dönemin Yunan Dışişleri Bakanı Papandreu, AKP Genel Başkanı Erdoğan’dan çok önemli bir talepte bulunmuş ve “AKP’nin çoğunluğu oluşturduğu yeni TBMM’nin, ‘Yuna­nistan’ın karasularını artırması savaş nedenidir’ şeklindeki kararını yeniden değerlendirmesini” isteyebilmiştir. Böylesi bir talebe Erdo­ğan’ın cevabı ise konuyu “TBMM Başkanı Bülent Arınç’a ileteceğini” söylemekten ibaret olmuştur. Aynı günlerde Yunanistan Savunma Bakanı Yannos Papandoniu, “Herkes biliyor ki Türkiye’nin AB üyeliğinin anahtarı Yunanistan’ın elindedir. Yunanistan’ın bu konuda yardımcı olması için Türkiye, Kıbrıs konusunda çözüme katkıda bulunmak ve Ege’deki milli egemenlik haklarımız aleyhindeki taleplerinden vazgeç­mek zorundadır. Yunanistan’ın barışçı açılımlarına olumlu yanıt vermek Türklere kalmış.” şeklinde bir açıklama yapmıştır.

Görüldüğü gibi Türkiye, “stratejik ortaklıktan” söz ederken, Yuna­nistan silahlanma programı ve bunun gerekçesini açıklamış, Yunan Dışişleri Bakanı da kıta sahanlığı konusunda TBMM’nin aldığı kararla­rın değiştirilmesi gibi cüretkar hatta saldırgan bir talepte bulunmuş, yetkililerimiz ise “gereğinin yapılacağının” işaretlerini vermiştir. Yunan Savunma Bakanı’nın “Ege’deki haklarımızdan vazgeçmemizi” adeta dikte ettirmesine ise Türkiye’den tek bir ses çıkmamıştır. Tüm bunlara karşılık Erdoğan, Kıbrıs’ın yanı sıra Ege’de de sadece Türk tarafının değil, Yunan tarafının da çıkarlarını gözeten ve sadece dünyaya imaj verme peşinde olan bir politika izleyeceğinin işaretlerini vermeye sür­dürmüştür. Erdoğan’ın, “Dünyanın hiçbir yerinde uluslararası siyasette bir taraf her istediğini alır diye bir şey yok. Affedersiniz, Ege’deki adala­ra baktığınız zaman burnunuzun dibindeki adaları biz verdik mi? Ver­dik, niye verdik bunları bir masaya yatıralım. Şimdi ne deniyor? Oralar­ da yanlışlar yapıldı. Fakat bu tür anlaşmalar eninde sonunda iki tarafa bir bedel ödetiyor. Biz diyoruz ki temel çerçeve olarak, bir olayı çözmek için yaklaşalım masaya, dünya kamuoyunda da bu işi çözümsüzlüğe iten taraf Türk tarafı oldu denmesin, bunu başaralım.” sözleri aslında Türkiye aleyhindeki birçok gelişmenin öncüsü olmuştur.

Tarihten bu yana hesabı olan iki devletin yöneticileri arasındaki konuşma tarzındaki tuhaflık ortadadır. Bir taraf dikte ettiren bir üslupla konuşurken, karşı taraf sessizce dinlemiş, hatta onaylamıştır. Oysa burada konuşması gereken susan taraftı ve söyleyeceği o kadar çok şey vardı ki…Mesela:

Yunanistan hala Türkiye’yi birinci tehdit unsuru (en büyük düş­man) sayıyor, bundan vazgeçin.

12 mil talebiniz Ege’nin yüzde 75’ini Yunan denizi yapmak de­mektir. Bu haksız talebi geri çekin.

Lozan’a rağmen Ege’deki adaları neden ve kime karşı silahlandı­rıyorsunuz? Bu düşmanca tutumu terk edin, Lozan Antlaşması’na say­gılı olun.

Bölücü başına Rum pasaportu verip, Büyükelçiliğinizde sakladınız. Hiç olmazsa bunun için özür dileyin.

Bölücü terör örgütü hala topraklarınızda faaliyet gösteriyor, insan­lık suçu sayılan terörizme yardım ve yataklık yapmayın.

Kıbrıs’ta soydaşlarımızın hür ve egemen olarak yaşama hakkına saygı gösterin.

Batı Trakya Türklerinin Lozan’dan ve AB kriterlerinden gelen azınlık haklarını tanıyın.

Zamanında ve zemininde bunlar söylenmediği için karşı tarafın cüreti daha da artmış, Erdoğan ise, “Küçük hesaplarla iki ülkenin gele­ceği kararmasın, Türkiye ve Yunanistan’ın geleceği tehlikeye atılmasın” sloganlarıyla yola devam etmiştir. Nihayet, Mayıs 2004’te Yunanistan’a yaptığı ziyarette, “Ege’deki sorunları teker teker çözüp, Ege Denizinin bir barış denizi haline getirilmesi gerektiğini” söylemiş ve bu çerçe­vede oluşturulan komitelerin özellikle “yönlendirme komitesi”nin çalışmalarına büyük önem verdiğini açıklamıştır. Erdoğan, “Kapı komşu­muzla dostluğu geliştiremezsek bir yere varamayız. Ege Denizi, barış gölü olacaksa bunu başarmaya mecburuz. Türkiye’nin kısacası uzun vadeli misyonu budur.” açıklamasını yapmıştır. Yunanistan’ın artık iki ülke arasındaki sorunların aşılmasını, Ege’nin barış denizi haline gel­mesini istediğini, kendilerinin de iyi niyetle bunun üzerine gideceğini vurgulayan Erdoğan’ın, “Kıbrıs’ta da biz bunu yaptık. Burada da bunu yapacağız. Artık 50 sene öncesinin dünyası yok. Bugün farklı bir dünya var. Gelecek nesiller bu olaylara bizden çok daha farklı bakacaklar. Barışın konuşulduğu bir dünyada biz hala yer yurt kapmayı değil, mevcudu nasıl en iyi şekilde değerlendirmeyi konuşmamız lazım.” şek­lindeki sözleri ise “kimin yer-yurt kapma peşinde olduğu ve Ege Denizi’ni Yunan gölü haline getirmek isteyen tarafı” bir kez daha karıştırdı­ğını ortaya koymuştur.

Erdoğan, bir Yunan gazetecinin, “Türkiye’nin daha önce karasula­rında 12 mili ihlal etmenin savaş sebebi sayılacağına ilişkin kararını AK Parti Hükümeti’nin parlamentodaki sayısal çoğunluyla kaldırıp kaldır­mayacağına” ilişkin sorusunu, “Konu ile ilgili tarafların çalışmaları sürü­yor. Geçmişten bugüne taşınan sorunlar var. Bu sorunlar ortadan kalkmış değil. Ama bize düşen bu sorunları ortadan kaldırmaktır. Bu yolda kararlıyız, inançlıyız, temennimiz odur ki; bu sorunları tamamen ortadan kaldıracağız” diye cevaplandırmıştır. Bu açıklamalar Erdo­ğan’ın, Erkaya’nın 4 yıl önce gündeme getirdiği “gizli diplomasi”yi, “yönlendirme komitesi” yoluyla sürdürdüğü, bu arada 2 yıl önce Yunan Dışişleri Bakanı Papandreu’nun, TBMM’nin kararını değiştirmesi gibi son derece cüretkâr talebini de kabul edip, gereğini yapmaya çalıştığı­nın itirafından başka bir şey değildir. Bundan olsa gerek ki, Erdoğan’ın son Yunanistan gezisinde Yunan Başbakanı Kostas Karamanlis, “Ge­lecekte kazanacaklarımız, geçmişte kaybettiklerimizden çok fazla ola­caktır.” demiştir. Karamanlis’in bu ifadesini, “Geçmişte kazandıkları­mızın misliyle fazlasını, gelecekte kazanacağız” diye okumak gerek­mektedir. Bu gerçeği, bundan 2 yıl önce en somut şekilde dile getiren ise Erdoğan ve Gül’ün, yine “dostum” diye hitap ettiği eski Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu olmuştur. Papandreu, muhalefetin dış politika eleştirileri üzerine yaptığı açıklamada, “Bizi sürekli tebessüm ettiğimiz için eleştiriyorlar, buna hakları yok… İki ülke ilişkilerinde bugüne kadar olumlu adımlar karşılıklı tebessümler sayesinde oldu. Türkiye ile olan sorunlarımızı AB çerçevesine taşıdık, bu da tebessümle oldu. Aramızdaki sorunlar uluslararası hukuk temeline oturtuldu, bu da tebessümle oldu. Şimdi artık sorunlarımızın Lahey Adalet Divanı aracılığı ile çö­zülmesi yolunda adımlar atıyorum. Sert tavır takınarak söylediklerimi kimse başaramazdı. Sorun bu ise, sorun sert ve tavizsiz bir politika izleyerek, yaramaz çocuğu oynamak ise bugün artık bunun modası geçmiştir. Bugün ülkelerarası ilişkilerde masaya yumruk vurularak, diplomasi yapılmıyor.” demiştir.

Bu politikanın anlamını ve sonuçlarını emekli Büyükelçi Sacit Somel, şöyle ifade etmiştir:

“Büyükelçi Turan Tuluy, bir gün şunları söylemişti; Yunanlılar da­ ima dostluk ziyareti veya bir anlaşma imzalanması gibi vesilelerle biz­den dostluk hatırı için küçük bir ödün istiyorlar. Biz de daima veriyoruz. İnsan ancak Yunanistan’la ilişkiler dosyasının geçmişe ait sayfalarını karıştırdığı zaman bu ödünlerin rastgele istenmediğini, istenilen ödünlerin bir zincirin halkasını oluşturduklarını ve zamanla ne büyük ödünler verdiğimizi anlıyor. Yunanlıların amacı bizi Anadolu’dan önce Anadolu sahillerini yalayan denizlerden atmaktır. Nihai amaç Megali İdea’yı gerçekleştirmektir.”

Gerçek tam da böyle olduğu içindir ki Yunanistan, hemen tümü­nün ana başlığı, “Barış Antlaşması” olan antlaşmalarla şöyle genişle­miştir:

-24 Nisan 1830 Londra Protokolüyle Mora ve çevresinde 47.516 km2’lik yüzölçümüyle Yunanistan kuruldu.

-8 Nisan 1865’te Osmanlı ile İngiltere arasındaki İstanbul Antlaş­masıyla 7 ada Yunanistan’a verildi. Yüzölçümü yüzde 5.6 arttı, 50.211 km2 oldu.

-2 Temmuz 1881 İstanbul Antlaşmasıyla, Teselya ve Epir’in Nar­ da bölümü Yuinanistan’a verildi. Yüzölçümü yüzde 33.9 arttı, 67.272 km2 oldu.

-30 Mayıs 1913 Londra Barış Antlaşmasıyla Selanik, Güney Ma­kedonya’nın bir bölümü ve Girit verildi. Yüzde 44.6 arttı, 97 bin 223 km2 oldu.

-10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşmasıyla Drama, Kavala ve çevre­si verildi. Yüzde 5.6arttı. 102.730km2 oldu.

-13 Şubat 1914’te Londra Büyükelçiler Konferansıyla Gökçeada, Bozcaada, Menteşe Adaları, Rodos ve Meis dışındaki Yunanistan’ın işgal ettiği tüm adalar bu ülkeye verildi. Yüzde 5.4 artarak 108.311 km2 oldu.

-27 Kasım 1919’da Neuilly Antlaşmasıyla, Batı Trakya Bulgaris­tan’dan alınıp, Yunanistan’a verildi. Yüzde 19.9 arttı, 129.880 km2 oldu.

-10 Şubat 1947 Paris Barış Antlaşmasıyla Menteşe adaları, Rodos ve Meis de Yunanistan’a verildi. Yüzde 2 artışla, 132.562 km oldu.

Erdoğan ve Koç’un tuhaf sempatileri

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kıbrıs, Batı Trakya, Ege ve Patrikhane’ye bakışındaki ortak nokta, tüm bu meselelerin halledilerek, kom­şumuzla barış içinde yaşamaktır. Ancak burada dikkatlerden kaçan en önemli husus, problemlerin kimden kaynaklandığı ile barıştan ne anlaşıldığıdır. Türkiye’nin ne Yunanistan, ne de başka komşuları aleyhine mesele çıkaracak bir davranışı olmadığı, buna karşılık onların Türki­ye’ye yönelik yayılmacı taleplerinden kaynaklanan sorunlar bulunduğu halde, Erdoğan ısrarla, “komşularımızla iyi geçinmek istiyoruz” vurgu­sunu yapmaktadır. Bu da sanki Türkiye problemleri çıkaran taratmış gibi bir kanaatin doğmasına yol açmaktadır. Oysa tarihi gerçekler de, bugün yaşananlar da komşuların Türkiye’nin üzerine gelip, hep bir şeyler talep ettiklerini ortaya koymaktadır. Türkiye’nin komşuları ile değil, komşularının Türkiye ile sorunu vardır ve Türkiye değil komşula­rının topraklarında gözü olması, yayılmaya çalışması, mevcut durumu­nu muhafaza etmekte zorlanmaktadır, işte bu şartlar altında barıştan söz edildiğinde sorunlu komşuların bundan anladığı, Türkiye’nin, istek­lerini kabul edip, yerine getirmesidir. Sadece bu takdirde “barış” olacak­tır, aksi halde Türkiye “uzlaşmaz” ülkedir. Bu durumda, Başbakan Er­doğan’ın, daima barıştan söz etmesi ve her iki tarafın da kazanması temeline dayanan politikasının göstermelik olacağı açıktır. Ancak Er­doğan’ın özellikle Yunanistan’a ve onların taleplerine yaklaşımı, bunun da ötesinde “sempati” denecek boyuta gelmiştir. Çünkü Erdoğan’ın daha Başbakan olmadan ilk gezisini Yunanistan’a yapması, dönemin Başbakanı Simitis ile tek bir devlet görevlisi alınmadan mahrem gö­rüşmesiyle başlayan, bundan kısa bir süre sonra, Almanya Başbakanı Schröder’in, “Önce Simitis’e Kıbrıs’la ilgili verdiğiniz sözleri yerine geti­rin” demesiyle devam eden ilginç bir süreç yaşanmıştır.

“Dostum Karamanlis”

Yunanistan’da iktidarın değişmesinden sonra da süren bu yakınlı­ğı Erdoğan, Mayıs 2004’de yaptığı ikinci ziyarette, “Şu anda hangi duygular içinde olduğunun” sorulması üzerine, “Aramızdaki muhabbeti öyle zannediyorum ki sadece Sayın Karamanlis’in Başbakan olmasından itibaren değil, Başbakan olmadan önce de izlememiz lazım. Çünkü Başbakan olmadan önce ben de henüz daha Başbakan olmamıştım. Genelbaşkanlar olarak bir araya gelmiş, her iki ülkenin bu tür münasebetlerini aramızda müzakere etmeye başlamıştık. Başbakanlığımız süresince de bu münasebetler aynı şekilde devam ediyor.” demiştir. Daha resmi bir sıfatı olmadan Türkiye’nin en “sıcak komşusu” ile ikili münasebetler kurup, müzakereler yaptığını itiraf eden, belki de bu sebeple Yunan Başbakanına rahatlıkla “Dostum Karamanlis” diye hitap eden Erdoğan’ın bundan sonraki sözleri daha da dikkat çekici olmuştur:

“Ben İstanbul’da doğdum, büyüdüm. İstanbul’da daha 12 yaşında iken Rum vatandaşlarımızdan patronlarım oldu. Biz akşam yemekte bunları dertleştik. Bu tür ilişkilerimizin olduğu geçmişten geliyoruz. Dolayısıyla şimdi diyoruz ki, ‘bu kavga niye?’ Bunların olmaması lazım. Bir Kardak olayını sembol bir olay olarak, bizim artık konuşmamıza gerek yok. Biz artık diyoruz ki geçmişi bırakalım. Biz, sorumluluğu aldığımız andan itibaren geleceğe bakalım. Geleceği sağlam temeller üzerine birlikte inşa edelim. Bizim gördüklerimizi veya çektiklerimizi bizden sonra gelecek olan nesiller ne görsün, ne de çeksin. Eğer biz barış dünyasını kuracaksak ve bunu sevgi üzerine inşa edeceksek, aynı şeyi önce kendi gönül dünyamızda yaşamamız lazım. Barışı da, sevgiyi de kendi gönül dünyamızda pekiştirmemiz lazım. Eğer bunu başarırsak, bu problemlerin hepsi zaten kendiliğinden çözülür. Biz şu anda bunu karşılıklı tesis ettiğimize inanıyoruz ve bunu siyasi iradelere karşılıklı olarak koyuyoruz.”

Erdoğan’ın, bir kez daha Türkiye’nin Yunanistan üzerinde değil, Yunanistan’ın Türkiye üzerinde 200 yıllık emelleri bulunduğunu, bunlardan milim sapma olmadığını görmezden geldiği ve de kişisel duygu ile ilişkilerini, devletlerarası ilişkiler ve gerçeklerle karıştırdığı ortadadır. Erdoğan, Yunanistan’ın bölücü terör örgütüne yıllarca kamplar tahsis ettiğini, emekli subayların ve istihbarat görevlilerinin PKK teröristlerini eğittiğini ve nihayet terörist başına yardım-yataklıktan suçüstü yakalandığını da unutmuş, örgütün bu ülkedeki eski düzeni devam ettiği halde Yunanistan’ın, diğer AB ülkeleri gibi sözde terör örgütü demesini yeterli görüp, teşekkürlerini sunmuştur. Ancak konu sözde Ermeni soykırım meselesine geldiğinde “Dostum Karamanlis”, Yunanistan Başbakanı Karamanlis olduğunu göstermiştir. Yunanistan’da 25 Nisan 2004’te yapılan sözde Ermeni soykırımı ile ilgili toplantıya Yunan Hü­kümetinden bir temsilcinin katılmasına üstelik de, “Geçmişi ve bu tür sorunları tarihçilere bırakalım, siyaset malzemesi yapılmasın” diye son derece ürkek ve zayıf ifadelerle sitem eden Erdoğan, Karamanlis’ten, “Ermeni azınlıklar yaşıyor ama bu Yunan hükümetinin görüşü değil. Burası özgür ülke” cevabını almıştır. Havanın gerginleşmesinden sonra adeta özür dilemek yine Erdoğan’a düşmüş ve “Bunu şikâyet gibi algı­lamayın. Bizi hükümet yetkilisinin konuşması rahatsız etti” diyerek, ortamı yumuşatmaya çalışmıştır.

Oysa Yunanistan’ın sözde Ermeni soykırımı meselesine yaklaşı­mı, Karamanlis’in geçiştirmek istediği gibi olmayıp, bir devlet politikası­dır. Öyle olduğu içindir ki, sözde soykırımın 88’inci yıldönümü sebebiy­le yine Atina’da 2003’te yapılan törene Yunan Parlamentosu Başkanı Apostolos Kaklamanlis katılmakla kalmamış, Türkiye’yi ağır bir dille suçlayarak, “Ermeni soykırımı, Türkiye’nin insanlık karşısında ödemediği bir senettir. Bir kara lekedir. Türkiye soykırımı kabul etmelidir.” demiştir. Ermeni Ulusal Komitesi’nin Selanik’te düzenlediği toplan­tıda konuşan eski Dışişleri Bakanı Teodoros Pangalos ise “İşlediği cinayeti tanımayan, yeniden buna başlamaya hazır demektir.” iddia­sında bulunmuş, Selanik’e bir “Ermeni soykırım anıtı” dikilmesini teklif edip, masrafının da Yunanistan devleti tarafından karşılanmasını istemiştir.

Türkiye’nin hak, “hukuk ve tezlerini savunmadaki bu zaafiyetin mutlaka önemli bir sebebi olması gerekmektedir. Ancak Erdoğan, her şey çok normalmiş gibi, “Hükümetimiz işbaşına geldiğinden itibaren Yunanistan ile ikili ilişkileri ilerletmek ve işbirliğimizi mümkün olan her alana yaymak yönünde çaba sarf etmektedir.” demiş, “Küçük hesaplar­la ülkelerimizin geleceğini tehlikeye atmamalıyız” diye de eklemiştir. İki ülke arasındaki toplam ticaret hacminin 1 milyar 325 milyon dolar oldu­ğunu, bu rakamın her iki ülkenin potansiyeli dikkate alındığında yeter­siz kaldığını bildiren Erdoğan’ın, “dünyada artık siyasetin ekonomiyi değil, ekonominin siyaseti yönlendirdiği gerçeğinden hareketle, bu rakamın artırılmasının iki ülke arasındaki siyasi sorunların çözümüne katkıda bulunacağım” vurgulaması ise ticareti her şeyi önünde tuttuğu­nu göstermiştir. Başbakan Erdoğan’ın, “küçük hesaplar” diye nitelen­dirdikleri ise Kıbrıs, Ege, Patrikhane, Pontus gibi Türkiye’nin bütünlüğü ve üniter yapısı ile doğrudan ilgili en hayati konulardır. Bu durumda, iki ülke arasındaki ilişkilerde, ticaretin siyaseti yönlendirmesinden söz edilmesi ve ticaret hacminin arttırılmasının siyasi sorunların çözümüne katkıda bulunacağının savunulması, izaha muhtaç bir yaklaşımdır.

Koç’tan “pazarlama” taktiği

Başbakan Erdoğan gibi işadamı Rahmi Koç’un Türkiye-Yunanistan ilişkilerine yaklaşımı da dikkat çekicidir. Boğazlar sorununu tartışmaya açan, Yunanlılarla işbirliğini gizlemeyen, Kıbrıs başta olmak üzere Türkiye’nin tüm milli meselelerinde karşı tezleri savunmakta sakınca görmeyen işadamı Rahmi Koç’un ön plana çıkan en önemli özelliği ise Fener Rum Patriği Bartholomeos’a yakınlığıdır. Patrikle birçok etkinliğe katılan Koç, 20-28 Eylül 1997’de de yine Patrik ve Yu­nanlı İşadamı Kostas Karras’la ortaklaşa “Din, Bilim ve Çevre Sempozyumu” düzenlemiştir. Toplantının onursal komitesi, Rahmi Koç, Patrik, Ağa Han, Dünya Bankası Başkanı Wolfhenshon, Dünya Yahudi Kong­resi Başkanı Dr. Arthur Hertzberg, ABD Başkan Yardımcısı Al Gore gibi birbirinden ilginç isimlerden oluşurken, mali destek Dünya Bankası, BM Çevre Programı ile Yunanistan Ticaret Bakanının verdiği 1.5 mil­yon dolarla sağlanmıştır. Venizelos isimli bir gemiyle düzenlenen gezi ve sempozyum 20 Eylül’de Trabzon’da başlamış ancak milli hassasiyet sahibi vatandaşlarımızın protestosu sebebiyle gemidekiler şehre ine­memişlerdir.

İşte bu sempozyum ve Trabzon’da gösterilen tepki üzerine bir açıklama yapan Koç, Türkiye’de gerek Sempozyuma, gerekse Bartholomeos’un organizasyondaki rolüne duyulan tepkileri ve resmi ilgisizliği “Son derece yanlış bir politika” diye tanımlamış, Trabzon’daki olaylar için “Yerin dibine geçtik” demiştir. Söz konusu gezi sırasında Venizelos gemisinde Karadeniz’i Pontus denizi olarak gösteren harita­lar da dağıtılmıştır. Aslında bundan dolayı yerin dibine geçmesi gere­kirken Koç, bu haritaların dağıtılmasını mazur göstermeye yeltenerek, “Eski bir haritadan alınmış. Eski haritalarda baktığınız zaman Pontus diye yazıyor zaten Karadeniz’e. Siz 16-17. asır haritalarına baktığınız zaman antik haritalarda yazar o fakat burada yazmaz; onların verdiği şeyde. Resmi dosyası bu işin, gelen insanların listesi. Onların söylediği harita da şu haritadır; nereden buldularsa. Eski haritalarda Pontus diye yazıyor. “şeklinde konuşmuştur.

Düzenledikleri bu sempozyumda Türkiye’nin Boğazlar ve diğer konulardaki görüşünü daha kuvvetle ortaya koymamasına ilişkin ola­rak, “Maalesef bizim resmi ilgililer bu organizasyona fazla alaka gös­termediler. Bunu taraf oldukları için göstermiyorlar. Zannediyorlar ki, alaka gösterirlerse dini bakımdan Patriğin şemsiyesi altına girecekler­dir, idari bakımdan da Yunanlıların tezine destek vereceklerdir; halbuki katiyen öyle değil. Tamamen bir çevre konusu. Burada dini liderler olarak, hükümet ilgilileri olarak ve her türlü üniversite mensubu olarak bizim ağırlığımızı koymamız lazımdı. Maalesef olmadı.” değerlendir­mesini yapan Rahmi Koç, “Neden bu kendine güvensizlik sizce?” şek­lindeki soruyu da şöyle cevaplandırmıştır:

“Bizde kompleks mi var, güvensizlik mi var emin değilim. Bizde sanki kendimizi buralardan dışlamakla, karışmamakla, kendi gayemizi, kendi argümanımızı kuvvetlendiriyor gibi bir his var ki katiyen doğru değil. Biz madem ki Yunanlılarla eninde sonunda masaya oturup bir anlaşmaya varacağız ve mecburuz da varmaya, bu tür organizasyon­larda bir araya gelmeliyiz, içli dışlı olmalıyız, sorunlarımızı anlatmalıyız, onların sorunlarını dinlemeliyiz ve müşterek bir hareket tarzı tespit etmeliyiz.”

Yunanistan’la eninde sonunda masaya oturup anlaşmaya vara­cağımızdan emin olan hatta buna mecbur olduğumuzu iddia eden Koç, Türkiye’nin Fener Rum Patrikhanesi’ne uzak duruşunu ve muhatap almayışını da “fevkalade hatalı” bulduğunu belirtmiştir. Patriği “impara­tora” benzeten Koç; Patrik, Patrikhane ve Heybeliada Ruhban Okulu’na şu sözleriyle tam destek vermiştir.

“Patrik, biz ne dersek diyelim, dünyada muayyen bir saygınlığı ve tabiri caizse muayyen imparatorluğu olan, aynı Papa gibi bir mevkidir, bir şahıstır. Patriğin kendisini sevmeyebilirsiniz, ama o mevki budur, İstanbul’da oturmaktadır, müthiş bir gücü vardır ve bizim bu gücü kendi lehimize çevirmemiz lazım. Patriğin Türk olması, İstanbul’da oturması, Türkleri iyi tanıması ve Türkçe konuşması, bizim lehimize bir güçtür. Bakın şimdi ABD’ye gidiyor. Clinton kendisine yemek veriyor, Dışişleri Bakanı Albright ona özel bir yemek veriyor, Başkan Yardımcısı Al Gore ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteriyle buluşuyor ve biz hala Patrik muhatabımız değildir diyoruz, onu tanımıyoruz, Yunan tarafı diyoruz! Tamamen yanlış bir politika. Bunu biraz lehimize kullanabilsek çok büyük adımlar atmış oluruz. Ve biz Patrikhane’yi öldürürsek, Türkiye’­den giderse, çok şey kaybeder Türkiye. Onun için ben Heybelideki Ruhban Okulu’nun da derhal açılmasına ve yeni Patrikler yetiştirilmesi­ ne taraftarım. Tabii şimdi Rahmi Koç Ortodoks oldu diyecekler! Fakat bu işleri geniş ve dünya çapında görmek lazım. Bugün her şey pazarlama. Bizim de memlekette en iyi pazarlamayı ne yapıyorsa o tarafa eğilmemiz lazım.”

Patriği böylesine öven büyük Türk işadamı Rahmi Koç’un, Türk-Yunan İş Konseyi’nin etkili bir mensubu olarak, Lozan Antlaşması’na göre Patriğin eşdeğeri olan Batı Trakya’daki seçilmiş müftülerin başına gelenleri hiç hatırlamaması, hatırlamak istememesi ya da o tarafa eğilmemesinin sebebi acaba müftülerimizin ve soydaşlarımızın “en iyi pazarlamayı yapan” taraf olmaması mıdır? Ve her şey pazarlama mı­dır, özellikle de milli meselelerde?

Bartholomeos’u “imparator” gibi gören sadece Koç değil galiba. Türkiye’yi AİHM’e şikayet eden Fener Rum Lisesi’nin 550’inci kuruluş yıldönümü törenine katılan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in proto­koldeki pozisyonu, hassasiyeti olanları tedirgin etmiş ancak Bakan Çelik, hiçbir rahatsızlık duymamıştır. Yunanlıların Megali tou Genous Scholi (Milletin Büyük Okulu) dediği Fener Rum Lisesi kuruluş yıldö­nümünde Çelik’in solunda, Yunan Eğitim Bakanı Petros Efthymiou’nun ise sağında oturduğu Bartholomeos, “bir cumhurbaşkanı gibi taht ben­zeri bir koltuğa” yerleşmiştir. Gazeteci Özgen Acar, bu görüntü karşı­sında duygularını, “O an Sayın Çelik’e şu soruyu sormak aklıma geldi: Eğer benzeri bir tören bir Türk lisesinde olsaydı, devletin bakanı olarak siz nerede, Diyanet işleri Başkanı nerede otururdu?” şeklinde ifade ettikten sonra, “Densizlik değil midir?” diye, tepki göstermiştir.

Sonuç olarak bu çalışmada, tarihin çeşitli dönemlerinde dünya güçlerinin İstanbul üzerindeki niyetleri, hesapları, çekişme ve çatışma­larının bir fotoğrafı çekilmek istenmiştir. İlk etapta kesinlikle söylenecek olan İstanbul için 551 yıllık bir Elen projesinin varlığıdır. Bu projenin hedefi, daha Yunanistan diye bir devletin esamesi bile okunmazken, Osmanlı’dan alınacak topraklarla Yunanistan’ın kurulması, nihayetinde ise İstanbul’un “Yeni Roma” adı altında Yunanlılaştırılması, daha açık bir ifadeyle İstanbul’un da Türklerin elinden alınmasıdır. Batı’nın diğer güçlerinin projeye dahil olması Sevr ve Lozan’la tamamlanmıştır. Pro­jenin ve bunun hangi dönemde olursa olsun hayata geçirilmesinin omurgası ise daima Fener Rum Patrikhanesi ile Ruhban Okulu, bu iki kurumun bulunduğu yer itibariyle de İstanbul olmuştur. Yunanistan için evrensel kimliğe sahip bir Patrikhane, Bizans’ın mirasçılığına hak ka­zanacak, böylece Megali İdea yaşatılacak ve gerçekleştirilecektir. ABD ve müttefik devletler Sevr’de azınlık hakları adı altında Patrikhane’ye sahip çıkmışlardır, çünkü böylece Türkler Avrupa’dan atılıp, Küçük Asya’ya mahkum edilebilecektir. Ancak W. Churchill, Çanakkale hareka­tını başlatırken Yunanistan’dan yardım alması Moskova’yı dahi, “Ruh ve yüreği Ayasofya’da birleşecek yeni Bizans imparatorluğu hayalini canlandıracağı” için telaşlandırmıştır.

ABD görünürde Patrikhane’yi, gerçekte ise projeyi özellikle Soğuk Savaş döneminde daha bir canla başla, en az Yunanistan kadar sahiplenmiştir. Bu kez Türkiye ile ilgili değişmez hedeflerin yanına, SSCB’nin Ortodoks dünyasınca kuşatılması konmuştur. Sevr ve Lozan’da Türki­ye ile ilgili niyetleri ABD’nin politikalarıyla örtüşen dünün Avrupa, bugü­nün AB ülkeleri de, Bizans veya Yeni Roma planlarına hüsn-ü kabul göstermiştir. Böyle olduğu içindir ki adeta bir devletmiş gibi Patrikhane­ye Brüksel’de büro açtırmış, AB fonlarından yararlandırmış ve sadece devlet başkanlarının konuştuğu Avrupa Parlamentosu’nda Bartholomeos’u konuşturmuşlardır. AB, Patrikhane’ye Ortodoksluğun Doğu Avrupa’da kökleştirilmesi görevini vermiştir ama bununla yetin­memiştir. Türkiye AB reformları adı altında hallaç pamuğu gibi atılıp, bir yığın gailelerle uğraştırırken, beri taraftan Lozan’da tanıdığımız dini azınlıklarımız, illa da Patrikhane ile ilgili taleplerde bulunularak, Sevr’in ruhu dolayısıyla Megali idea‘nın sürdürülmesi sağlanmaktadır.

Bugün Patrikhane’nin “Yeni Roma, ABD’nin “Üç İstanbul, AB’nin “Kültür Kenti” projelerinin tümü de aynı kapıya çıkmaktadır ve gerek AB’ye uyum, gerekse Büyük Ortadoğu Projesi’yle birlikte büyük bir ivme kazanmıştır. Fener Rum Patriği Bartholomeos’un, kendisini altın ma­dalya ile ödüllendiren ABD Kongresi’ne, “Siz 270 milyon Amerikalıyı biz 300 milyon Ortodoks Hıristiyanı temsil ediyoruz” diye meydan okuması boşuna değildir. Çünkü ülkemiz yöneticilerinin dahi telaffuz ettiği bir Ortodoks Vatikan’ın İstanbul’un ortasında nasıl adım adım kurulduğuna şahit oluyoruz. Daha 1992’de bu göreve gelen Fener Rum Patriği Bartholomeos’un, 12 yıl gibi kısa bir sürede gittiği her ülkede devlet başkanı, hatta Bizans İmparatoru olarak ağırlanır hale gelişini sadece izliyoruz. ABD ve AB’nin isteği üzerine Patrikhane ve Ruhban Okuluna ekümenlik ve tüzel kişilik verildiği takdirde çok yakın gelecekte Helenizm’in “Yeni Roması” ile resmen tanışacağımız açıktır. Türkiye’de ise yaprak kıpırdamamaktadır. Oysa gelişmeler tıpkı 85 yıl önceki gibi Moskova’yı dahi telaşlandırıp, hareketlendirmiştir. Türkiye’ye yapmayı planladığı ancak Rusya’daki olaylar sebebiyle ertelenen ziyareti ger­çekleştirebildiği takdirde Rusya Devlet Başkanı Putin’in, İzmir’den Aynaroz Manastırı’na gidecek olması, Türkiye’nin nasıl bir kurtlar sofra­sına oturtulduğunun, sırtından ne kurbanlar kesildiğinin ve kesileceği­nin işareti değil midir?

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları