29.11.2021

İnsan ve beyin israfı

Necmettin Hacıeminoğlu tarafından kaleme alınmış bu makale, 1975 yılı Mart ayında Töre Dergisi'nin 46. sayısında yayımlanmıştır. Makalede hâlâ devam eden bir sorunumuz olan beyin göçü inceleniyor.


Maddi veya manevî servetin verimsiz, faydasız ve lüzumsuz bir şekilde harcanmasına israf denir. Fakat bu söz bizde umumiyetle maddi zenginliğin kâr gözetilmeksizin boş yere harcanması manasında kullanılmaktadır. O sebeple de daha çok iktisatçıların ele aldığı bir konu olmuştur. Hâlbuki gerek fertlerin gerekse milletlerin sahip oldukları her türlü varlık için kâr da zarar da verimlilik de israf da bahis konusudur. Bu bakımdan bir ülkenin meseleleri düşünülürken yalnız maddi servet üzerinde durulamaz. Sadece yer altı ve yer üstü kaynaklarının iyi kulla­nılması için çalışılamaz. Biz ise şimdiye kadar hep bu maddi zenginliklerimizle meşgul olmuşuz. Ama her şeyin esasını teşkil eden insan var­lığımız ve beyin gücümüz üzerinde durmamışız. Onu da verimli kazançlı ve faydalı bir şekilde kullanma ihtiyacını duymamışız. Onun da boş sahalarda kaygısızca israf ve heder edilebileceğini düşünmemişiz. Ne­tice itibariyle idarecilerimiz insanlarımızı, bilgin ve aydınlarımız da beyinlerimizi kupkuru zeminlerde harcayıp tüketmiştir. Bu tükeniş, bugün de devam etmektedir. Bakınız, bu «israf çarkı» nasıl dönüyor:

Beyin kaçakçılığı

Bilindiği gibi, bugün binlerce dok­tor, mühendis, teknisyen ve araştı­rıcımız çeşitli batı ülkelerinde çalış­maktadır. Bunların bir kısmı Türk vatandaşlığından da çıkmıştır. Diğer­leri ise resmen değil ama fiilen Türkiye’den kopmuştur. Her biri or­tanın üstünde zekaya sahip ve bir meslek dalında uzman olan bu insanlar kendi ülkelerinden nasıl koparıl­mıştır? Kim onları böyle bir yola itmiştir? Hangi “açıkgöz”ler onları avlamıştır? Onlara sahip çıkan ol­mamış mıdır?

Şüphesiz bu soruların cevapları bellidir. Türkiye, mevcut eğitim sisteminin gayri millî, hedefsiz ve muhtevasız oluşu ile devlet idaresinin bozukluğu yüzünden, kendi evlatlarına sa­hip olamayan zavallı bir anaya benzemektedir. Millî eğitimimiz, yıllar­dan beri hümanist ve maddeci dün­ya görüşüne göre işlediği için, ar­tık çocuklarımızı vatanına, milletine ve devletine candan bağlı birer ev­lat olarak yetiştiremiyoruz. “Mille­tim nev’-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin!” sözünü “Karnımın doyduğu yer vatanımdır.” şeklinde özetleyen yeni nesillerin akıl ve gönüllerini yad ellere kaptırmasına engel olamıyo­ruz. Çoğunun gözü dışarda. Gittikleri yabancı diyarlarda gariplik duy­gusuna bile kapılmıyor, sıla hasreti bile çekmiyorlar. Bu milletten ve kendi özlerinden o derece kopmuşlar ki, Türk’ün millî dertlerinden sayı­lan “gurbet acısını” dahi hissetmi­yorlar. İşte bu gerçekleri bilen ve değerlendiren “beyin kaçakçıları” onları ağına düşürüyor. Böyle bir mekanizmayı Türkiye’de işletmek o kadar da ko­laydır ki…

Bilindiği üzere, ülkemizde iki bü­yük üniversitenin resmi öğretim dili İngilizcedir. Sayıları yüzü aşan özel yahut resmi lisede de öğretim İngi­lizce yapılır. Bu okul ve üniversite­lere aşırı rağbet sebebiyle seçilerek öğrenci alındığı için, en zeki ve çalışkan çocuklarımız oralarda okumaktadır. Buralarda ya İngiliz ve Amerikalı hocalar, yahut da Anglo Sakson kültürü ile beslenmiş müstemleke aydınları eksik olmadı­ğından, yüksek kabiliyetli gençler onlar tarafından kolayca tespit edilmektedir. Sonra da telkin, reklam, propaganda, gezi, parlak vaatler ve burslu davetler gibi çeşitli usuller­le bu çocuklar Amerika’ya taşınmak­tadır. Hayatının baharında her türlü maddi ihtişamın, konforun, lüksün, rahat, serbest ve gösterişli yaşa­yışın diyarı sayılan o topraklara adı­mını atan gencin ruh halini düşünün. Tabii hemen ayakları yerden kesili­yor, başı dönüyor ve yalnız mu­hayyilesi çalışıyor… Yıllarca okulda aldığı yabancı kültür, öğrendiği İn­gilizce, edindiği alışkanlıklar ve aşı­landığı aşağılık duygusu yüzünden gittiği kıtada herhangi bir uyumsuzluk da yaşamayan delikanlı kısa zaman sonra yurdunu da unutuyor, ailesini de… Böylece, aracıların tel­kinleriyle artist olmak için İstanbul’a gelip de kandırılan saf köylü kızları gibi, bizim kolejli gençler de “beyin kaçakçıla­rının” tuzağına düşüyorlar. Ancak bunların hikayesi artist olmak ister­ken kendini sokakta bulan biçare köylü kızlarınki kadar acıklı bitmi­yor. Hepsi gittiği yerde iş, güç ve servet sahibi oluyor. Rahat yaşıyor. Bolluk içinde yüzüyor. Kapılandığı cemiyete ve devlete faydalı hizmetlerde de bulunuyor. Ne var ki Türklükten de Türkiye’den de kopuyor. Bizim için artık bir kayıp, bir ölü ve bir hiç sayılıyor… Tıpkı şairin;

Tomurcuk açılır yel alır gider,

Anneler büyütür el alır gider…

mısraları ile ifade ettiği gibi, bizim millet-ananın yetiştirdiği nice değerli evlatların da binlercesini ya­bancılar alıp götürüyor. Beyin is­rafının en korkuncu işte budur.

Bu şekilde kaybettiğimiz beyinle­rin yeniden kazanılması için zaman zaman çalışmalar yapılıyor. Onları memlekete getirmek gayesiyle fe­dakârca teşebbüslere girişiliyor. Fa­kat netice alınamıyor. Çünkü hepsi gövdeden kopmuş bir kere Kökünü ana vatandan aldığı milli ve yerli gıdalarla beslenmedikleri için, ko­pukluklar giderilemiyor. İnançlar kaybolmuş, ortak vasıflar erimiş, zevk­ler, görüşler, anlayışlar değişip baş­kalaşmış, yabancılaşmış. Değer öl­çüleri zıtlaşmış. Yepyeni alışkanlık­lar teşekkül etmiş. Farklı hayat standartlarına göre şartlanılmış. Bu yüzden, gönüllü olarak yurda dönmek isteyen nice iyi niyetli kimseler bile, ülkeye gelmişler fakat eski vatan­larına “intibak edemedikleri için” geri dönmüşlerdir. Apayrı bir dünya­ya gittikleri zaman o yabancı cemi­yetlerde “intibaksızlık” çekmeyenlerin kendi milletlerinin bağrına dönünce “intibak güçlüğü” göstermeleri hazin değil mi? Bazıları da kendile­rine yeteri kadar itibar edilmediği bahanesi ile tekrar uzaklaşmışlar­dır. Yalnız bu tavır bile onların mem­leketten ne ölçüde koptuklarını an­latmağa yeter. Bir başka grup ta, Türkiye’de onların yaptıkları ihti­sasa uygun çalışma sahaları olma­dığı için yabancı diyarlarda kaldık­larını söylemektedir. Tabii, bu gerekçeyi de makul karşılamağa imkân yoktur. Onlar yurda dönmelidirler ki, ihtisasları ile alakalı sahalar açıl­sın, müesseseler kurulsun.

Görülüyor ki Türkiye’deki yaban­cı okullar sadece bazı devletlerin içimizdeki “kültür üsleri” değil, aynı zamanda birer “kaçakçılık” merkezi­dir. Bunlar Türk nesillerine yalnız kendi kültürlerini aşılamakla kalmı­yorlar. Türk çocuklarını yalnız dinin­den, töresinden ve milli kültüründen koparmakla yetinmiyorlar. Böyle, ka­çırılacak beyinleri tespite ve topla­maya yarayan bir çeşit laboratuvar vazifesi de görüyorlar. Biz de mil­letçe onlara yardımcı oluyoruz. Şu da var ki, bir laboratuvar gibi çalı­şan merkezler yalnız yabancı okullar değildir. Kendi müesseselerimiz ara­sında da onların benzerlerine rastlı­yoruz. Hususiyle Amerika’nın maddi desteği ve tavsiyesi ile kurulup, İn­gilizce öğretim yapan devlet okul­ları ve üniversiteler de Türkiye’yi tehdit eden bu beyin göçü, beyin ihracatı yahut beyin kaçakçılığı fiiline aracı oluyorlar.

Beyin işgali

Sermayeyi, emeği ve zamanı verimli bir şekilde kullanmayıp boşa har­camak nasıl bir israf ise insan bey­ninin de işe yaramayan ve neticesi olmayan konularla meşgul edilmesi öyle israftır. Türkiye bu türlü israf örnekleriyle de dolu bir ülkedir. İlkokuldan üniversiteye kadar öğretim müesseselerine baktığımız zaman durumu hemen anlarız. Bir kere okul­larımızın müfredat programları lü­zumsuz ve faydasız bilgilerle doludur. Çocuklarımıza, hayatta hiç kullanmayacakları birtakım şeyleri zor­la öğretiriz. Bunlar onların zihni ge­lişmelerini sağlamak veya şahsiyetlerini güçlendirmek bakımından da değeri bulunmayan konulardır. Me­selâ, Türk çocukları çok geniş bir dünya coğrafyası ile ondan da te­ferruatlı bir dünya tarihi okurlar. Türk çocuklarına altı yıl gibi uzunca bir müddet, hiçbir müspet netice alınmadığı hâlde yabancı dil öğre­tilmeğe çalışılır. Ama lise diploması­na sahip hiç kimse, yıllarca gördüğü bu yabancı dil derslerinin kendisine kazandırabildiği minnacık bilgiden hayatta faydalanamaz. Daha doğru­su o bilgi dağarcığını kullanamaz. Çünkü hem öğrendiği şey, kırık dökük ve yarım yamalaktır hem de Tür­kiye’de kullanılma sahası çok mah­duttur. Bu yüzden işe yaramayan bütün böyle bilgiler beyin için bir yük­tür. Buna ayrılan zaman ile vazifelendirilen binlerce öğretmenin emek ve enerjisi de tam bir israftır. Devletin ayırdığı para ve ödediği maaş ise beton zemine atılmış tohum gibi, kayıptır.

Orta öğretim çağındaki çocukla­rın beyni bu şekilde işgal edilirken, yüksek öğretim gençliğinin durumu daha da acıklıdır. Her biri de meslek ve ihtisas diploması veren fakülte­lerle yüksek okullar arasında öyle­leri vardır ki, oralardan mezun olanların hayatta ne iş göreceklerini kimse bilmez. Bunlardan bazılarında ya­pılan öğretimin Türkiye gerçekleriyle hiç alakası yoktur. Bazıları ise, ülkemizin ihtiyaçlarına uygundur ama, o kadar çok öğrenci almaktadır ki, onların hepsine çalışma sahası bul­mak mümkün değildir. Çift öğretim, ge­ce öğretimi ve mektupla öğretim şeklinde genişletilen öğrenci kadrosu ise hangi önemli sahada diploma alırsa alsın, memleket ihtiyacını çok aşmış durumdadır. Bunların üç-beş yıl sonra devletimizin başına ne gaileler açabileceği, şimdiden her­kesi düşündürmektedir.

İşte bu da tam manasıyla bir is­raftır. Beyin israfı, zaman israfı, enerji israfı ve servet israfıdır. Ami­yane tabirle “havanda su dövmek” yahut kendimizi aldatmaktır.

İhtisasa saygısızlık

İnsan veya beyin israfının bir di­ğer şekli de ihtisas ve ehliyete say­gısızlıktır. Türkiye’de bu da çok gö­rülen bir hadisedir.

Bilindiği gibi, çalışma hayatında şöyle bir prensip vardır: İşe göre adam bulmak. Bunun manası şudur: Bir iş hangi vasıflara sahip bir in­san tarafından yapılabilirse o işi öyle bir kimseye gördürmek gerekir. Meselâ bir hastanenin dahiliye şe­fi mutlaka iç hastalıkları mütehassısı olmalıdır. Bu prensip tabii yalnız he­kimlik ve mühendislik gibi teknik meslekler için değil her insan ve iş için bahis konusudur. Daima önce işin mahiyeti tespit edilir. Kimin, hangi vasıftaki insanın bunu yapa­bileceği düşünülüp karara bağlanır. Ondan sonra da bu şartlara uygun insan aranır. Böyle bir tespit ve araştırma neticesinde bulunan kim­se de, verilen vazifeyi en iyi şekilde yapar.

Türkiye’de ise, bu mekanizma tamamıyla tersine işler. Yukarıda be­lirtilen prensip ters çevrilmiştir. Ya­ni işe göre adam değil, adama göre iş aranır. Önce bir adam vardır. Kendisine makam, mevki, unvan veya para verilmesi lâzımdır. Bu noktadan hareket edilerek, nerede boş bir kad­ro var ise doldurup dolduramayaca­ğı hesap edilmeksizin oraya tayini yapılır. Yahut mühim bir makamda değerli bir insan vazife görmektedir ama politikacı hoşlanmadığı için, onu daha ehliyetsiz biriyle değiştir­mektedir. Böylece, siyasi ve ideolo­jik tercihler yüzünden, nice devlet kadroları liyakatsiz kişilerle doldurulmuştur. Layık olanlar ise hiç de fay­dası olmayacakları işlere verilmiştir. Tabii bu da insan israfıdır. Bilgiyi, tecrübeyi ihtisas ve ehliyeti en ve­rimli olabileceği yerde değil de herhangi bir sahada kullanmak, jet uçağı ile kum taşımaktan farksızdır.

Devlet adamları ile ilim ve fikir erbabı hep iktisadi kalkınma üzerinde değil asıl bu mesele üzerinde durmalıdır.

 

 

 

Yazar

Töre Dergisi

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.