17.12.2025

Kültürel gelişim

Din, felsefe, düşünce ve bilim insanların toplumlar oluşturmalarından bu yana sürekli değişti, dönüştü, gelişti. Tıpkı kainatın kendisi gibi. Hiç bir şey durağan ve donuk değil. Düşünce ve düşünüş sistemlerimiz gibi.


Bir kandil akşamı ‘’kandil kutlama’’ iletileri yağmur gibi yağarken arada biri de sosyal medyada birkaç yıldır dolaşımda olan bir videoyu tekrar paylaşınca toplumdaki bu örtülü mücadelenin tarihi seyrini hatırdan geçirdim. Batı kültürlerindeki Noel kutlamalarıyla ortaklık tabanlarını düşündüm.

Kısa videonun teması İslam dininde ‘’kandil’’ diye bir şey olmadığıydı… Din’in kendisinden, İslam dininden ve kandilin mahiyetinden bahsedecek değiliz.

Hiç bir din ortaya çıktığı gibi kalmadı. Hiç bir felsefe ve ahlâk öğretisi de önerildiği gibi kalmadı. Bilim de zaten belli şartlardaki belli olguları, bulguları o şartlarda doğrular veya yanlışlar; test edilebilirliğin bile belli sınırları olduğunu varsayar ve sürekli gelişmeye açıktır. Din, felsefe, düşünce ve bilim insanların toplumlar oluşturmalarından bu yana sürekli değişti, dönüştü, gelişti. Tıpkı kainatın kendisi gibi. Hiç bir şey durağan ve donuk değil. Düşünce ve düşünüş sistemlerimiz gibi.

Bütün bunların kaynağı nedir? Kültürlerde, düşünce sistemlerinde, medeniyetlerde bu değişim, dönüşüm ve gelişimin başlıca öznesi nedir?

Bu sorulara milyarlarca insanın ortak inancının cevabı belli. Peki ortak aklının cevabı belli mi? Kültürel değerlerin akla ve bilime uygunluklarına bakılmaz.

Kültür bir bakıma da maddi ve manevi ve hatta aklî birikimlerin derinleşmesi, incelmesi, sanata dökülmesi ve onlara yeni, bambaşka anlamlar yüklenmesi ve toplumun çoğu kesimince benimsenmesidir. Bazı duygu, düşünce, inanç ve hatta öznelerin yüceltilmesidir; ya da değersizleştirilmesi, kötülenmesi, yasaklanmasıdır.

Medeniyet biraz da önceki değerlerden bazılarının daha rafine, daha estetik, daha anlamlı; farklı görülmesi ve yorumlanması ve bazen de daha yararlı hale getirilmesidir. Bilim de kültür de ve hatta inanç sistemleri de öncekilerin üzerine birşeyler ilave edilerek veya çıkarılarak gelişiyor. Teknoloji de öyle.

Bir Alanda Derinleşme ve Kültüre Yansıması

Bir konuda derinleşme bazen bütünlüğün bir kısmı içinde kaybolmadır. Bir bütünlükteki derinlik ve genişliği fark edememe durumudur. Derinlik ve genişlik içinde sınırlı bir alanda hapsolmadır. Dünyayı, kainatı ve hayatı o sınırlı derinlik içinde okumadır.

Uzman körlüğü denilen bir durum vardır. Pozitif bilimde uzmanlaşmış, bütünlüğü göremeyen, anlayamayan ve anlamlandıramayan bazıları kendi uzmanlık alanları ne ise Dünyanın onun üzerinde döndüğünü sanırlar. Belli bir alandaki bilgileri ne kadar geniş, kapsamlı ve derin olursa olsun o alanın dışındaki alanlarla ilişki kuramazlar. Böylesi bir viroloğu veya bakteriyoloğu dinleyince veya onlardan alıntı birkaç cümleyi okuyunca Dünyayı virus ve bakterilerin yönettiğini sanırsınız. Neyse ki bunların sayısı az. Tıpkı COVID-19 aşısına karşı olan veya bunun Dünyayı yeniden şekillendirme amaçlı bir proje olduğunu söyleyen, üst güçlerce yapılan binlerce örnekten biri olduğuna inanan ve bunu medyada dillendirenler gibi. Ya da yüzyıllardır Dünyayı esoterik organizasyonların yönettiğini anlatanlar, sananlar gibi.

Evet, viruslar, bakteriler primitiv (ilkel) canlılar olarak sürekli mutasyonlarla hayatiyetlerini devam ettirirler ancak yaşama ortamlarını tümden tüketerek kendi kendilerini yok etmezler. Genellikle sporadik (şurada burada tek tük), bazen endemik (geniş bir bölgede ) ve nadiren de pandemik (birçok ülkeye yayılan, sınır tanımayan) şekilde seyrederler. Korunma tedbirleri, ilaçlar, aşılar geliştirilir; konuk ve konakçı bünyeleri bir süre sonra birbirlerine alışırlar…

Esoterik organizasyonlar da vardır ve olacaklar. Ancak toplumlar, devletler ve kurumları bunlara karşı tedbirler geliştirirler; yasal bir çerçeve içine alırlar ve yeni bir denge kurulur. Talibanın bu günkü gibi kalacağını, hatta birçok topluma, ülkeye yayılacağını düşünenler yanılırlar. Hiç müdahale edilmese bile; böyle bir düzenin sürdürülemeyeceğini anlayıp Taliban bir süre sonra kendisi değişip dönüşmeye başlar. Komünizmi ne veya kim yıktı? Gücü Komünist Partileri temsil ediyor diye Çin, Kuzey Kore ve Küba’nın komünist olduğunu kim söyleyebilir?

Bir de uzman dominansı (uzman baskısı) denen bir durum vardır. Bir konuda gerçekten uzmanlaşmış, o konuyla ilgili tarihsel süreci ve bu günü anlamış, kavramış ve hatta üzerine birşeyler eklemiş bir uzman o konuda ortamı domine eder. Karşısındakine söyleyecek söz bırakmaz. Tam bir otoritedir. Ancak her şey o konudan mı ibarettir? Bir entomolog Dünyada arıların yok olmasıyla hayatın söneceğini öyle bir delillendirir ki transa geçmiş, hipnotize olmuş halde dinlersiniz. Arıların yok olmasıyla oluşacak bir Dünyayı az kişi düşünür veya bu entomoloğa anlatmakta güçlük çeker. On bin, yüz bin, bir milyon veya milyonlarca yıl önceki Dünyamızdaki canlılar alemi ile şimdiki canlılar aleminin çok farklı olduğu da o anda akla gelemeyen bilimsel gerçeklikler.

Bu değişim, dönüşüm ve gelişim içinde yine insanın kazasıyla, hatasıyla ve yanlışıyla ‘insanın yok olması’ durumuna dikkat çekme bazen abartılarak küresel ‘algı yönetimi’ yapılıyor. Özel sahipleri yok; ortak amaçları da yok! Fikri mülkiyet hakkı da yok. Küresel ısınma, iklim değişikliği de buna örnek verilebilir. Yani dünya yörüngesinden çıkmaz, Güneş batıdan doğmaz ama canlıların ve özellikle insanın yaşama ortamı değişir. Çok ciddi sorunlar ortaya çıkar ama evren kendi döngüsünü sürdürür…

Uzmanlık, Uzman Körlüğü ve Uzman Dominansı Kültürleri Etkiler

Din, ideoloji ve kültürlerde bir alanda derinleşen bazıları bazı insanları, siyasi veya askeri liderleri, din adamlarını öylesine yüceltirler ki onlara adeta insan üstü varlıklar muamelesi yaparlar. Geniş kitleler de bunlardan etkilenir ve hayat tarzlarına yansıtırlar. Bu durum milli kültürün bir parçası olur. Türbe ziyaretleri bu kültür derinliğinin hayat tarzına yansımasıdır. Mevlit de biraz öyledir.

Ya da inancından ve bu inanç atmosferinde gelişip şekillenen rütüellerden de bazen zevk ve keyf alırlar. Bu ritüeller gerçek yapılma amacı dışında bir sosyalleşme, zevk ve keyif seramonisi haline gelir. 60-70 yaşlarındaki insanların topluca hoplayıp, zıplayarak, halkalanıp, çalkalanarak kendilerinden geçercesine ilahiler eşliğinde raks etmeleri nasıl açıklanır? Bu insanları transa geçiren ilahinin sözleri ve teması mıdır; ses, ezgi, ritim ve sazlar mıdır; hepsi birden midir ve hepsinin birden sembolize ettiği şey (Allah, Peygamber, inanç, doğa üstü herhangi bir güç) midir? Aynı ilahi pek de hoş olmayan bir sesle ve uyumsuz enstrümanlarla, orkestrasyon olmadan icra edilirse da aynı trans durumu olur mu? Bazıları buna bir vecde gelmek hali diyebilir. Vecde gelmek nedir ve hangi durumlarda ve kimlerde olur? Benzeri bir durumla, yani on binlerce kişinin bir arada müzikle kendinden geçmelerinin sebebi o müzik veya müzisyenler mi?

Şu da var ki kültürel değerler bazen akıl ve bilimle açıklanamazlar; akıl ve bilime uygunlukları da aranmaz. Onlar vardır ve toplumun çoğunluğu tarafından benimsenirler.

Evet!

Kandil kutlama, tüm İslam ülkelerinde ve tüm Müslümanlarca yapılan bir kutlama değil. Kutlamalar İslamiyetin ortaya çıkmasından üç asır sonra başlamış; bizde de II. Selim döneminde camii ve minarelerin kandillerle aydınlatılmasıyla başlamıştır.  Mevlid’de Süleyman Çelebi’nin 15. Asrın ilk yıllarında yazdığı Mevid’in daha sonraları okunması ritüelleriyle başlamış ve sürdürülmektedir. Bize özgü bir kültür.

Yani din kültürümüzün, milli kültürümüzün bir parçası. Birçok İslam ülkelerinde ‘kandil’ yok veya başka dini-kültürel değerler ve bunlara dayalı ritüeller var.

Peki dini – milli kültürümüzün tüm “değerleri” değerli mi ve nereye kadar?

Kültürler de değişir, dönüşür, gelişirler. Bazı “değerleri” yıkmaya veya illa korumaya çalışmak beyhudedir; bu kültürel seramoniyi öylesine yaşayan, sürdüren ve hatta koruyuculuğa adanmışlar da var olmaya devam ederler.

Videodaki konuyu, temayı ve benzeri görüşleri uzun yıllardır kendi iç dünyamda düşünegeldim, hissedegeldim. Dar sohbet ortamlarında bile yüksek sesle söz konusu yapmak sıkıntılıydı.

Günümüzde konuşmak olağanlaştı. İyi de oldu. İnternetli dünyanın özelliklerinden biri.

Netice itibariyle kültürel değerlerin zamanın bir foksiyonu olduğunu, tedricen değişerek varlığını sürdürdüğünü düşündüm. Bir toplumdaki kültürel değerlerdeki radikal değişimlerin de hangi sebeple olursa olsunlar o toplumun hayatında dramatik sonuçları olduğunu tarihten ve hatta günümüzdeki örneklerinden biliyoruz.

İnsanoğlunun Ortak Aklı da Su Gibidir

Su akar, yatağını bulur. Akıl da su gibidir.

Su akar yatağını bulur derken tabi ki Newton fiziğinin Dünyamızda geçerli olduğunu ifade ediyoruz. Öteki dünyaları (evren) izafiyet teorisi, büyük patlama teorisi ve hayatın kaynağı parçacık teorilerinin şimdilik doğrulanması kadarıyla biliyoruz. En önemli parametrelerden biri de uzak yıldızlardan bilmem kaç milyon yıl öncesinden yola çıkmış ışıkların bize ulaşmasının analizi… Ötesini objektif bilimle bilmiyoruz ama akıl yürütüyoruz. Akıl yürütenlerden çok daha fazlası ise bütün bunların asla anlaşılamayacak, açıklanamayacak, objektif olarak, pozitif – deneysel bilimle doğrulanamayacak ya da yanlışlanamayacak doğa üstü güçlerce, tanrılarca ve Allah tarafından yaratıldığına, yönetildiğine inanırlar.

Bu bağlamda biz de bilim ile inancın (din) birbirlerinin karşıtı ve dengi olmadığını düşünenlerdeniz.

Doğa üstü güçlere atfedilenlerin hayatımızdaki etkileri giderek azalsa da; yani birçok hususta sekülerleşsek de yeni inançlar peydah etmek de yani desekülarize olmak da insanın doğasında var.

Bilmediğimizden korkarız ve o mutlak güce inanırız, saygı duyarız. İnanmak bazen buruk olsa da genellikle iyidir, insanda iç ferahlığı oluşturur. İnanmak, inanç sahibi olmak da insansı bir ihtiyaçtır ve psikolojik gerçekliktir. Bazen de zamanla daha iyi anlayıp, değerlendirip, benimseyerek; sosyal ve kültürel hayatımızda test ederek değerini takdir edip yüceltiriz.

Peki mutlak gerçeklik ve doğru nedir? Doğru tek midir? Her bir doğru ve yanlış kendi bağlamında doğru veya yanlıştır. Kendi bağlamı dışında doğru da yanlış ta görecelidir, değişkendir.

Ortak Aklın Temsilcileri

‘Akıl da su gibidir’ derken kastettiğimiz insanoğlunun ortak ve birikimli aklından bahsediyoruz. Peki bu ortak akıl nedir ve temsilcileri kimlerdir, nelerdir?

Düşünürler, filozoflar, peygamberler, bilim insanları, sanatçılar ile bunların oluşturduğu kurumsal yapılar ve okullar (ekoller) ile doğanın, kainatın kendisi ortak insan aklının temsilcileridir. Düşünürler, filozoflar, bilim insanlarının ortaya koydukları da zamanla başkalarınca değiştirilir, geliştirilirler. Bilim, din, felsefe tarihi de bu sürecin özetini verir.

Sezgi ile bilgi, bilim ve aklın yakın ilişkisi vardır. Bilgiye dayalı muhakeme ile oluşan sezgi de aklın bir fonksiyonudur. Belli bir konuda yoğunlaşan akıl ve mantık; diğer destekleyici bilgi, tecrübe ve düşüncelerle belli sonuçlara ulaşabilir. Ancak bu çok az kişide olabiliyor!

Sistem kurucuların ortak özelliklerinden biri de birçok parçayı bir bütünlük içinde düşünebilmeleridir. Demek oluyor ki uzmanlık fevkalade önemlidir ancak ondan daha önemlisi uzmanlığını çok daha büyük, geniş ve derin bir bütünlük içinde görebilmedir. Onun için birçok bilim dalı ve disiplin bir arada çalışırlar.

Peygamber Hz. Muhammed’in tüccar olduğunu biliyoruz. Kervanla uzun yollarda ve konaklarda zamanın inanç sistemleri, düşünürleri, din adamları ile karşılaşmış olması, o coğrafyadaki eski kültür ve medeniyet yapılarıyla (maddi – manevi) karşılaşmasının onda  birikim ve muhakeme oluşturması ile akıl ve sezgi çapının genişlediğini varsaymak durumundayız

Bu zihinsel ve aklî yığılma ve yoğunlaşma kendi iç dünyasında insan-toplum ve tanrı arasındaki ilişkileri derinden bir muhakemeye tabi tuttuğunu da varsaymak durumundayız. İbrahimi dinlere inananların peygamberlerinin; milyarlarca insanın Hz. Muhammed’e tanrının buyruklarını vahiy yoluyla bildirmiş olmasına veya kendi sezgisiyle fark etmesine inanması arasında sonuç itibariyle bir fark yoktur. ‘Sonuç itibariyle bir fark yoktur’ derken toplumun çoğunluğunu oluşturan büyük kitlenin kültürüne yansımasını kastediyoruz. Yoksa vahiy mi sezgi mi konusu teologlar, din insanları, bir kısım felsefeciler arasında asırlardır tartışma konusu olmaya ve bu konulardan mülhem cemaat ve tarikat yapıları vardır. Konuya kültürle bağlantısı bakımdan değindik.

İnsanlar bir şeylere bir şekilde müdahil olurlar. Bu da insanın ve toplumun hayatını şu veya bu şekilde etkiler. İnsanlar ve toplumlar arasındaki mücadele de; insan toplumlarının çevreleriyle, doğayla mücadele ilişkileri de aynı seyrin başka dalları ve kollarıdır. Ve bu seyir son 10 -15 bin yıldır giderek hızlanıyor. Hele son çeyrek asırdır adeta geometrik diziyle seyrediyor. Buna bağlı olarak da insanın düşünce kapasitesi genişliyor. Peki bunun kültürlere yansıması nasıl olacak?

Evet yerel, bölgesel, milli kültürler var. Bu kültürlerin oluştuğu sosyal, siyasal, ekonomik, çevresel ve inanç ortamları değiştikçe kültürler de değişir ama milli kültürler arasında daima belirgin farklılıklar olur. Günümüzde kültürel ortaklık alanları giderek genişliyor. İnsanoğlunun daha önceleri yaşamadığı bambaşka bir ortak kültürün oluştuğu bir dönemdeyiz. Buna küresel kültür de denebilir. Bir yandan bu olgu yaşanırken diğer yandan ‘özgün’lerin (sanat ürünleri, gıda…) tescili ve korunma altına alınması da yaygınlaşıyor. Fikri mülkiyet hakları her alanda daha da önemli ve saygın görülüyor.

Zaman eleği daha hızlı sallanıyor. Bir yandan milli ve küresel kültürden değerleri elerken, diğer yandan eleğe yeni değerler ilave ediliyor. Ancak elek üstünde ve altında kalan değerlerden her biri insanın ortak kültürel geçmişi olarak yine ortak hatıra kaydında yer alacak. Bu kayıtlardan bir toplumun, milletin de başlıca belirgin özelliklerinin tarih içindeki seyrinden geleceğini okumak daha anlamlı. Türk kültürü bu yönüyle de ortak insanlık kültürü içinde belirgin izleri olan başlıca kültürlerdendir.

 

Yazar

Mustafa İmir

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar