Mevlana’ya farklı bir bakış: Mevlana Celaleddin Rumi ve Charles Darwin’in yaradılış hakkındaki görüşlerinin mukayesesi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______12.02.2019_______

Mevlana’ya farklı bir bakış: Mevlana Celaleddin Rumi ve Charles Darwin’in yaradılış hakkındaki görüşlerinin mukayesesi

Umut Berhan Şen

 

 

Evvela şunu belirtelim; Evrim fikriyatı, günümüzde kendisine mal edilmek istenen Darwin tarafından kurulmuş veya temellendirilmiş değildir. Bu, asırlardan beri vardı. Eski Yunan filozoflarının en önemlisi olan Anaksimandros (M.Ö. 610-547), öğrencilerinin daha sonra felsefî fikir haline getirdikleri ilk evrim fikrini ortaya atmıştır. Ona göre, bütün hayvanlar yavaş yavaş gerçekleşen bir değişme (changement) sonucu meydana geldiğini ve insanın bu değişmenin en son safhasında yer aldığını ve en eski yaratığın da balık olduğunu ifade etmektedir.

Elbette ki, Tarih bilmenin insana kattığı değerlerden birisi de, insan aklını uyuşturan her türlü hurafeye ve de kasıtlı pompalanan yanlış bilgilere karşı uyanık kalabilme yetisidir. Bugün ortalama tarih bilgisine sahip olan her kimse, Avrupa’da Rönesans devrinin yaşanmasında İslam coğrafyasında yaşanan “Aydınlanma Dönemi”nin etkisi olduğunu bilir. Zira, Yunan ve Latin kültürü çöküşe geçtiğinde İslam, 7. yüzyılda Arap Yarımadası’nda muazzam bir devrim yaptı. Bunun sonucunda üretim teknikleri ve üretici güçlerde büyük değişimler meydana geldi. Bu süreç içinde, siyasi birliktelik, merkezi otoritenin oluşması, kurumlaşma, kentleşme, ulaşım, silahlanma, sosyal düzenlemeler, teknoloji, edebiyat ve sanat alanlarında büyük atılımlar meydana gelmişti. Bu olağanüstü bilimsel ivme 13. yüzyıla dek sürdü. Ancak 13. yüzyıl başında İslam Aydınlığı çöküşe geçti. Çünkü İbn-i Sina, İbn-i Rüşd ve Farabi’nin temsil ettiği akli ilimler Eş’ari-Gazali düşüncesinin temsil ettiği dogmatizme yenik düştü. Bu dogmatik ekole göre akıl, mutlak hakikate ulaşmakta yetersizdi; aklın yerini sadece sezgi, gönül almalıydı. Sonrası malum, İslam dünyası Eş’ari’liğin etkisiyle 16. yüzyıl başından itibaren zihniyet olarak çöküşe geçti.

Şimdi kemerlerimizi sıkı bağlayıp yeni bir serüvene dalıyoruz; bu bir tarihsel serüven ve biz bu serüvenin penceresinden konuyu ele almaya gayret ettik.

 

İlk olarak şunu belirtelim; Kur’an-ı Kerim meallerinde Türkçeye “yaratma” diye çevrilen, Kur’an’daki ‘haleka‘ kelimesinin hangi çerçevelerde geçtiğine bakmamız gerekiyor. Bu kelimenin Kur’an’da üç ayrı anekdot içinde geçtiğini görüyoruz:

1- “Bir şeyin, varlık haline getirilmeden önce tasarımının yapılması ve hazırlanması” (veya “emrinin hazırlanması”) şeklinde geçtiği çerçeve.

2- “Emri hazırlanmış bir şeyin ‘ol’ emriyle varlık haline getirilmesi veya var olan bir şeyden veya şeylerden, tamamen farklı özelliklere sahip bir şey ortaya çıkarmak.”.

3- İnsanlar için söz konusu olan “bir maddeye yeni bir şekil verme” manasındaki yaratmadır.

Yukarıda belirttiğimiz 3 İslami anekdottan yola çıkarak Mevlana’yı Darwin’in teorisinin ilk habercisi olarak değerlendirenler de vardır. (Özellikle 2. anekdottaki bakış açısı mantıken bu konuda en sağlam argümandır.) Zira Mevlana Celaleddin Rumi’nin insana ilişkin şu ifadeleri dikkate değerdir, ‘’O, göklerden unsurlara, unsurlardan cansızlara, nebatlara (bitkilere) ve canlılara geçmiş, nihayet babası ve annesi onun dağılmış olan maddesini mevalid aleminden önce unsurlarda, unsurlardan önce göklerde, göklerden önce de Tanrı sıfatındaydı. Sıfat ise zatın aynıdır. İnsan suretinde gelip bu alemde olgunluğa erişenler bu suretten çıkınca suretsizlik alemine varacaklar, muhakkak varlığa kavuşacaklardır.’’

Çağlar öncesinden günümüze seslenen dev bir düşünür, filozof ve kanaat önderi olan Mevlana, hiç kuşkusuz inançlı ve samimi bir Müslüman’dı. Ancak daima tutucuların ve devrin yobazlarının da karşısındaydı.

Mevlana’nın bu konudaki bir diğer görüşü de oldukça ilginçtir: ‘’Cansızdım, bu suretten gelip kurtuldum, yetişip gelişen bir varlık haline geldim, nebat oldum. Nebattan öldüm, hayvan suretinde göründüm. Hayvanlıktan da öldüm, insan oldum. Artık ölüp yok olmaktan ne diye korkayım? Bir hamle daha edeyim de insanken öleyim, melekler âlemine geçip kol kanat açayım. Melek olduktan sonra da ırmağa atlamak, melek sıfatını terk etmek gerek.’’

Şimdi Mevlana’nın Mesnevi’sinde ifade ettiği bu iki görüşü de okuduktan sonra düşünelim: Onun bu sözleri evrim düşüncesinin temelini mi teşkil etmektedir? Yahut evrimi değil de tasavvuftaki ‘devir’ anlayışını mı yansıtmaktadır? Kuşkusuz yaman ve zorlu sorular bunlar…

Bugüne dek Mevlana’nın en ihmal edilen yönü felsefi yönüdür. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Mesela kamuoyunda yanlışlıkla ona atfedilen “gel, ne olursan ol, gel” anlayışı ile başlayalım. (Bu alıntı Said Ebu’l Hayr’a aittir, Rumi’ye yakıştırılmıştır.) Mevlana’nın en meşhur yanı onun ulusal ve etnik sınırları aşan anlayışıdır. Zaten kendisi de şehirden şehre göçen Mevlana, büyük Moğol akınları ile karışan etnik unsurlar arasında bu görüşü edinmiştir. Birçok millet yeni yerlerde yeni insanlarla karşılaşıyor ve yeni anlayışlar geliştirmek durumunda kalıyordu. Mevlana böyle bir ortamda batıda ancak 700 yıl sonra ulaşılacak bir hümanizm oluşturmuştur. İnsanlığın tam bir sentezi içerisinde birey, halk ya da ırk anlayışını aşmıştır. Ona göre her şey ilahi olanın farklı görünümleridir. Herhangi bir ayrım gözetilemez.

Her şeyden evvel şunu anlamak ve anlatmak gerek; Mevlana bir Müslüman olarak kendine has bir evrim anlayışına sahiptir. Bu özgün görüşe göre “ilahi ben” den çıkan ruh evrimsel bir sürece girer. Süreç aynı “ilahi ben” e  yaklaşarak devam eder. Evrendeki tüm madde bu yasaya uyar.  Madde ilahi kaynağına doğru evrilmek ve ona katılmak için içsel bir dürtüye uyar. (İşte Mevlana buna “aşk” diyor!) Ona göre bu sürecin belli bir amacı vardır. Tanrıya ulaşmak. Hayatın amacı ve var oluşun temeli tanrıdır. İlahi olandan kopan ve ona dönmeye çalışan hayat evrimi vardır. Bu biyolojik bir dönüşümden ziyade, ruhsal bir evrimdir. Var oluş algısına ve tanrı bilincine sahip olmayan insan hayvana benzer. Doğru bilinç insanı ilahi yapar.  Evrensel ruhun, varoluşun çeşitli aşamalarında çalışması hayatın genel bir görünümüdür. Fikirlerinin modern zamanlarda Henri Bergson’u, antik zamanlarda da Platon’u anımsattığı söylenir. İbn-i Sina ve Farabi de onun “aşk” anlayışına benzer bir evrensel çekim gücü betimlemişlerdir.

Son söz yerine yine Mevlana’ya kulak verelim:

”Senin görevin aşkı aramak değil; Ancak onunla aranda kurduğun engelleri aramak ve bulmaktır. Aşkı arama, o kayıp değil. Kendini kaybet aşkı bul…

Yanlış ve doğru davranmayla ilgili fikirlerin ötesinde bir yer var. Seninle orada buluşacağım.

Yara, ışığın sana aktığı yerdir.

Üzülme, kaybettiğin her şey bir gün başka surette geri döner.

Sessizlik Tanrı’nın dilidir. Kalan her şey kötü çeviridir.

İnsan gözdür, öte yanı deriden, etten başka bir şey değil. Gözü, neyi görürse değeri o kadardır insanın. Mesnevi, cilt 6/810

Diken ekersen, gül devşiririm mi dersin? Gül dikmezsen, hiçbir fidan gül vermez sana. Dereler buğdaydır âdeta, bu dünya ise değirmen; fakat değirmene kerpiç götürürsen, ancak toprak elde edersin. (Rubâîler, 222)”

 Konuyla ilgili okuma tavsiyesi:

-Diyanet İslam Ansiklopedisi, Mevlana maddesi, yz. Reşat Öngören, C.29, s. 446.

-MEB Yayınları 1988, Abdülbaki GÖLPINARLI Mesnevi CİLT IV Sayfa 636