Mütareke, sürgün ve imparatorluğun tasfiyesine dair - MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______15.10.2020_______

Mütareke, sürgün ve imparatorluğun tasfiyesine dair

Ağaoğlu’nun Mütareke dönemi ile sürgün yaşamına dair gözlem ve tanıklıkları bu karanlık devre ışık tutacak niteliktedir. Sürgün sırasında tuttuğu günlük önemlidir: Dönemin İstanbul’unda bizzat tanık olduğu manzaralar gözümüz önünde canlanmaktadır.

MİSAK Editörü

Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun
Mütareke ve Sürgün Hatıraları kitabından alınmıştır.
Eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

Mütareke ve Sürgün Hatıraları-Ahmet Ağaoğlu

Osmanlı Devleti’nin uzun çözülme sürecinin başlangıcı XIX. yüzyıl başlarına kadar geri götürülebilir. Geleneksel Osmanlılık siyasetinden vazgeçilmiş ve Batıcılaşma devresi açılmıştır. İmparatorluğun bu yüzyılda karşılaştığı sorunların asıl kaynağı siyasi olduğu gibi, çözülme süreci de temelde siyasi niteliktedir. Belirli bir Batılı gücün yedeğinde girilen ve birbiri ardı sıra gelen harici savaşlar bunun bir başka görüntüsüdür. Öte yandan Batılı devletlerin müdahaleleri sonucu iç sorunlar da büyümüştür. Mora ve Girit ayaklanmalarının peşinden Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması Osmanlı’nın bütün bir yüzyıl boyunca karşılaşacağı ve çözmekte büyük güçlükler çekeceği sorunların ilk örneğidir: Devletin gayrimüslim tebaasının ulusçu eğilimlerle ayrışması. Yunan bağımsızlığı diğer uluslar için de bir model oluşturmuştur. “İyi niyetli” çabalarla girişilen Tanzimat da soruna çare olamayacaktır. Batılı devletlerin Balkanlardaki kışkırtma ve müdahalelerinin ardı arkası kesilmemiştir. Sorunun kaynağı dizginsiz Batı yayılmacılığıdır. Sorun Batı sorunudur, ama Osmanlı bu açmazdan kurtulmak bir yana, Batı dengeleri içinde rol üstlenerek ve Batılı güçler arasındaki çelişkilerden yararlanarak varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Böylece sorunları gittikçe büyüyen Osmanlı Devleti, Batı için Doğu sorununun en önemli maddesi haline gelmiştir. Yunanistan ve Mısır’ da başlayıp bütün Balkanlara yayılan isyan, ayaklanma ve savaşlar XX. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Art arda gelen Balkan savaşları ve I.Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin -Çanakkale gibi önemli bir askeri-mevzi başarıya rağmen- Batı güçleri karşısında siyasi mahkumiyetiyle sonuçlanmıştır. İmparatorluk, yüzyıla yayılan savunma savaşlarında bütün enerjisini tüketmiş, nihayet I.Dünya Savaşı’nın sonunda, kendisiyle birlikte iki imparatorluğun (Avusturya-Macaristan ve Çarlık Rusyası) da sonunu getirecek gelişmeler içinde tasfiye edilmiştir. Yeni dönemde
Osmanlı’nın çöküşü ve yokluğu dünya tarihinin yeniden biçimlenmesi açısından son derece önemli sonuçlar doğurmuştur. Ancak gelişmelerin tamamen Batı dünyası lehine gerçekleştiğini sanmak safdillik olacaktır. Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesi savaşan hiçbir tarafa üstünlük kazandırmaya yetmemiştir. I.Dünya Savaşı’nın sonlanması Batı içi çelişkilerin sona
ermesini sağlayamadığı gibi, kısa süre sonra yeni bir hesaplaşmayı da zorunlu kılmıştır. Birinci büyük savaştan muzaffer ama yıpranmış olarak çıkan İngiltere dünya egemenliğini sürdürmekte büyük güçlüklerle karşılaşacak, giderek yerini ABD’ye bırakmak zorunda kalacaktır.

Savaş sonrası dünya değişiyor!

I.Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sona ermesi sadece Türkiye için değil Batı dünyası için de yeni gelişmelere yol açmıştır. Türkiye açısından baktığımızda, Mondros Mütarekesinin oldukça ağır koşulları, İttihatçı devlet kadrolarının etkisiz hale getirilmesi ve İstanbul’un işgali, merkezi siyasal iradeyi adeta felç olma noktasına getirmiştir. Bu gelişme, İstanbul’ dan bağımsız yeni bir siyasal merkez için arayışları zorunlu kılmış, çok geçmeden Anadolu’ da milli mücadele hareketi başlamıştır. Aynı yıllarda dünyanın birçok yerinde Batı egemenliğini tehdit edecek gelişmeler alevlenmiştir. Bolşeviklerin öncülüğü ve tahrikiyle Kafkasya, Orta Asya, Çin, Hindistan ve İslam dünyasında İngiliz karşıtı ulusal hareketler ivme kazanmıştır. Bolşevik anti-emperyalist propaganda ve self-determinasyon ilkesi İngiltere’nin dünya egemenliğini tehdit ve tahdit edecek düzeye ulaşmıştır. İngiltere bir yandan içeride muhalefetin ağır baskısına direnmeye çalışırken diğer yandan sömürgelerini denetlemekte çeşitli güçlüklerle karşılaşmaktadır. Üstelik ABD Başkanı Vilson’un açıkladığı ulusal self-determinasyon hakkı ilkesi dolayısıyla bir de burnunun dibinde peydahlanan İrlanda sorunu ile boğuşmak zorunda kalmıştır.

Savaş sonu gelişmelerinin İngiltere’yi zor durumda bırakmasına karşılık, Türkiye’nin Batı güçleri tarafından denetlenmesi can alıcı bir önem taşımaktaydı. Büyük savaş, Batılı devletler arasındaki hiçbir temel meseleyi çözmeye yetmemişti. Bu nedenle İngiltere’nin himaye ve desteğiyle gerçekleşen Yunan işgalinin yanı sıra İstanbul’un müttefik güçler tarafından
yeniden işgali söz konusu olmuştur. Türkiye, siyasi kadroları, ordusu ve devlet kurumlarıyla büyük ölçüde etkisizleştirilmesine rağmen, Batılı güçler için hala çok bilinmeyenli bir denklem olmayı sürdürmüştür. Bu nedenle savaş sonrasında, savaşta işbirliği yaptığı Almanya gibi müttefiklerinden çok daha ağır ve çok yönlü yaptırımlara maruz bırakılmıştır. Mütareke ve ardından gelen Malta sürgünü, bütün bu olayların başlangıcında yer alan ve daha sonra izlenecek diplomasinin yönünü birinci derecede belirleyen gelişmelerdir. Kısa süre sonra Anadolu’ da başlayacak milli mücadeleyi ve Türkiye’nin yeni yönelişlerini bu koşullar içinde anlamlandırmak doğru olacaktır.

Sürgüne gönderilen aydınların bir kısmı

Mütareke ve Malta sürgünü

Mütareke ve Malta sürgünü hakkında ilk söylenebilecek şey, İngilizler tarafından, büyük bölümü Almanya yanlısı kadrolardan oluşan İttihatçıların tasfiyesinin sağlanmasıdır. İngilizler, gerçek amaçlarını birtakım bahanelerin arkasına gizleyerek söz konusu kadroları iki yılı aşkın bir süre esaret altında tutmuşlar, bu süre içinde Türkiye’ deki gelişmeleri kendi kontrolleri altında tutmayı ummuşlardır. Amaçları açısından kısmen başarılı oldukları da söylenebilir. İttihatçı kadroların etkisizleştirilmesine karşılık İtilafçı 1 İngiliz yanlısı kadrolar serbest ve faal kalmışlardır. Söz gelişi, Malta’ da İttihatçılar endişe içinde gün sayarken, yıllarca yurt dışında sürgünde bulunan Sabahattin Bey gibi İngilizperverler yurda dönerek özgürce faaliyet gösterme olanağı bulmuşlardır. Başka deyişle İngiliz dünya egemenliğine karşı muhtemel direnç unsurları baskı veya denetim altında tutulurken, imparatorluğun siyasi varlığına son verebilecek uygun ortam hazırlanmıştır. Sonraki bütün gelişmeler -Anadolu milli hareketi de dahil olmak üzere- imparatorluğun adım adım çöküşüne katkıda bulunacak niteliktedir.

Ağaoğlu’nun Mütareke dönemi ile sürgün yaşamına dair gözlem ve tanıklıkları bu karanlık devre ışık tutacak niteliktedir. Sürgün sırasında tuttuğu günlük birkaç açıdan önemlidir: Öncelikle Mütareke yıllarında sorumlu hükümetin ve İtilafçı kadroların İtilaf devletleriyle kurdukları ilişkiler, sorumsuz ve teslimiyetçi tutumları, İstanbul’un boğucu ortamı, Beyazıt’ta gerçekleştirilen idamlar, halkın yaşadığı ağır koşullar ve içine düştüğü ümitsizlik, birtakım zümrelerin bu olumsuz koşulları kendi menfaatlerine dönüştürme gayretleri, gayrimüslimlerin yaptıkları taşkınlıklar, İttihatçı avı, Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu geçen aylar; kısacası Ağaoğlu’nun dönemin İstanbul’unda bizzat tanık olduğu manzaralar gözümüzün önünde canlanmaktadır. (Ağaoğlu, başta padişah olmak üzere Damat Ferit, Ali Kemal gibi hükümetten üst düzeyde sorumlu kişileri açıkça “ihanet” ve “alçaklık”la itham etmektedir.) İkinci olarak, hatıralar, Limni ve Malta sürgününün farklı yönlerini aydınlatacak mahiyettedir. Sürgün koşulları, tutukluların moral durumları, yaşadıkları fikir bunalımı ve zihniyet dönüşümleri hakkında birinci derecede gözlemler içermektedir. İlgi çekici olan, bu sürgünden sonra hiçbir İttihatçının eski angajmanlarını hatırlamak bile istememesidir. Dirençleri kırılmıştır. Sürgünden sonra yurda dönerek imparatorluk karşıtı yeni siyasi kadrolar içinde yer alacak olanları bambaşka bir ortam ve yeni koşullar beklemektedir. Üçüncüsü, hatıralar, Mütareke ve işgal dönemi ile günümüz Türkiye’ sinin koşulları arasında bazı yönlerden paralellikler, benzerlikler kurmamız için anlamlı veriler içermektedir. Dördüncüsü ve en önemlisi, Ağaoğlu, Batı’nın ikiyüzlülüğü ve Batı sorununun Türkiye için nasıl felaketli sonuçlar doğurabileceği konusunda kritik ipuçları vermektedir. Bu açılardan günlük bellek tazeleyici olduğu kadar öğreticidir de.

Ahmet Ağaoğlu’nun sürgün yaşamı ve düşünsel serüveni ile Türkiye’nin serüveni arasında bir bağlantı vardır. Ağaoğlu, Mondros Mütarekesi’ni izleyen dönemde İngilizlerin baskısıyla birçok üst düzey İttihatçıyla birlikte tutuklandı ve Bekirağa Bölüğü’nde yaklaşık dört ay geçirdi. Bu dönemde İttihat ve Terakki hükümetinin önde gelen yöneticileri -Enver, Talat ve Cemal Paşalar- yurt dışına kaçmış bulunuyorlardı. Geride kalanlar ise açık hedef durumuna düştüler. Bekirağa Bölüğü’ndeki sorgulamalar tamamlanınca siyasi tutuklu olarak önce Limni adasındaki Mondros’a, sonra da Malta’ya götürüldü. 28 Mayıs 1919 gecesi Princess Ena adlı İngiliz gemisi 78 kişilik sürgün kafilesiyle hareket etti. Bunların 67’si Bekirağa Bölüğü’nden alınan ve resmi tutanaklarda adları geçen kişilerdir. Diğer 11 kişinin Türk makamlarına bildirilmemiş olması İngilizlerin telaşına ve hukuksuzluğuna delalet eder. Tutuklular arasında Ahmet Ağaoğlu’nun dışında Ziya Gökalp, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit (Yalçın), Ebüzziyazade Velid, Ahmet Emin (Yalman) gibi yazar ve gazeteciler; Fethi (Okyar), Yarbay Ali (Çetinkaya), Abdülhalik (Renda), Ali İhsan (Sabis) Paşa gibi yüksek rütbeli ordu mensupları; sadrazamlık görevi yapmış Said Halim Paşa, Abbas Halim Paşa ve Şeyhülislam Hayri Efendi gibi yüksek bürokratlar ve etkili parti üyeleri vardır. Bu 78 kişilik kafile Amiral Calthorpe tarafından birinci sınıf tutuklular olarak görülmüş ve Limni adasındaki esir kampında dört ay tutulduktan sonra Malta’ya nakledilmiştir. Şuna dikkat çekmek gerekir ki, sürgün mekanının Limni/Mondros’tan Malta’ya aktarılması, tutukluları moral olarak çökertmeye yönelik psikolojik bir baskı yöntemidir. Sürgün mekanı olarak Mondros’un
seçilmesi de sembolik bir anlam taşır: İngilizlerin Mondros’ta imzalanan mütareke koşullarının dayatılmasında ısrarlı tutumu ve Türk makamlara bir gözdağı.

29 Mayıs 1919 Tarihli İstiklal Savaşı Gazetesi

“Bizi İngilizler ne sıfatla buraya getirdiler? Hükümet mi teslim etti, yoksa kendileri mi aldılar?”

Çoğu İttihat ve Terakki hükümeti içinde yer alan veya İttihatçıların savaş sırasındaki sorumluluklarını paylaşan sürgünler, liderlik vasfı taşıyan ve İtilaf devletlerine karşı muhtemel bir direnişi örgütleyebilecek olan kişilerdir. Bu nedenle öncelikli olarak saf dışı edilmeleri düşünülmüştür. Değişik zamanlarda yapılan başka tutuklamalarla sürgün sayısı artacaktır.

İtilaf güçlerinin sözcüleri ve İstanbul hükümeti tarafından değişik sürgün sebepleri öne sürülmüştür. Çeşitli suç isnatları vardır ama hiçbir somut delil ortaya konmuş değildir. Ağaoğlu siyasi tutuklu olarak sürgünde bulunmalarını şu kızgın cümlelerle sorgulamaktadır: “Bizi İngilizler ne sıfatla buraya getirdiler? Hükümet mi teslim etti, yoksa kendileri mi aldılar? Behemehal başımıza gelen bu macera tarihte emsali görülmemiş bir hadisedir ki, Osmanlılık ve hilafet için ebedi bir leke ve şin teşkil edecektir. Tarihte görülmemiştir ki, bir devlet şeyhülislamlık makamını ihraz etmiş bir ruhanisini, sadrazamını, vükela, meb’us, muharrir ve paşalarını üç-dört ay muhakemesiz hapsettikten sonra düşmanın eline teslim etmiş bulunsun! Bu rezaleti yalnız VI. Sultan Mehmet gibi sefil birisi irtikap eder!” İttihatçıların tutuklanma şekli ve Ağaoğlu’nun bu haklı suçlamaları, sürgünün sıradan bir olay olmadığını göstermektedir. Mütareke sırasında ve sonrasında girişilecek yeni düzenlemelerin en belirgin habercisi niteliğindedir.

Tutuklanıp Malta’ya sürgüne götürülenler İttihatçı siyasi kadrolardır. Ama hepsinin aynı siyasi yaklaşım içinde olduğu söylenemez. Aralarında, büyük savaş yıllarında Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu gibi pantürkizm siyasetine bağlı olarak faaliyet gösterenler olduğu gibi, Said Halim Paşa, Ubeydullah Efendi gibi panislamistler de vardır. Pantürkist hareketin en önemli
özelliği, Rusya’ya karşı bir savunma stratejisi olarak hizmet görmesidir. Panislamizm ise doğrudan İngiltere’nin egemenlik alanını hedefliyor; özellikle Hindistan ve Müslüman Arap dünyasının Almanya’nın egemenlik çıkarları doğrultusunda İngilizlere karşı örgütlenmesini ifade ediyordu. Osmanlı Devleti’nin ve müttefiklerinin savaştan yenilgiyle çıkması sonunda her iki siyaset de geçersizleşecek ve sönmeye yüz tutacaktı. Malta sürgünü bu dönüşüm açısından oldukça kritik bir dönüm noktasıdır.

Ağaoğlu’nun sürgün günlüğü

Ağaoğlu’nun sürgün sırasında tutmaya başladığı günlük, 1918’de Azerbaycan’ dan ayrılışından başlayarak, Batum üzerinden İstanbul’a gelişi, Mütareke koşulları, ağır ateşli hastalığı, tam bu esnada başlayan tutuklamalar, Bekirağa Bölüğü’nde sorgulamalarla geçen aylar, yetkili kişilerin muğlak suçlamaları, İstanbul’ da İtilaf güçlerine mensup askerlerin tutumları, yerli ahalinin çaresizliği, yöneticilerin içinde bulunduğu gaflet ve halka yönelik yaptıkları itidal çağrılan, İstanbul basınına yansıyan beyanatlar, Rahip Frew gibi İngiliz sözcülerinin faaliyetleri, bir İngiliz vapuruna bindirilerek Ege Denizi’ ne açılmaları, ayrılış sırasında ailelerin yaşadığı dram vb. olayların anlatımıyla sürmektedir. Ağaoğlu, bazı tutukluların deniz yolculuğu sırasında gemilerinin batırılacağı veya İngilizler tarafından kurşuna dizilecekleri kuşkusunu yaşadıklarını aktarmaktadır. Daha sonra Limni’ de geçen aylar, mahkumiyet koşulları, tutukluların kendi aralarında yaşadıkları fikir ayrılıkları ve gündelik yaşam temposuna ilişkin tafsilatlı gözlemlere yer vermektedir.

Günlüğün tutulma biçimi ve üslubu da ilgi çekicidir. Ağaoğlu yaşadığı zorluklar, aile özlemiyle uykusuz geçen geceleri ve zihinsel hesaplaşmalarından vb. bahsetmekle birlikte, bu türden kişisel yaşantıların anlatımıyla yetinmemektedir. Ayrıca sürgün koşullarına, İngiliz askerlerle Türk mahkumlar arasındaki ilişkilere dair detaylı bilgiler vermekte; eline geçen gazetelerden İngiltere’nin Doğu politikasını, Avrupa’daki ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gelişmeleri, muhtemel barışın koşullarını büyük bir merakla izleyerek yorumlamaya çalışmaktadır. Diğer sürgünlerin gündelik yaşamları hakkında
verdiği bilgiler de önemlidir. Ziya Gökalp’in katıldığı sosyoloji ve felsefe konferanslarında, tutukluların değişken ve edilgen ruh hallerinde, kendi aralarındaki ihtilaflarda, bir zihniyet değişimi geçirmekte oluşlarının işaretleri yakalanabilir. Günlük, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yılları hakkında -sınırlı bile olsa- bazı değerlendirmeler yapmamıza da izin vermektedir.
Ağaoğlu’nun, İngilizlere ve yerli işbirlikçilerine yönelik hırçın ve direngen bir üslup kullandığı göze çarpmaktadır. Ağaoğlu’nun, mahkumlar arasında İngiliz yetkililere karşı oldukça cesur karşı çıkışlarda bulunduğu görülmektedir. Muhtemelen İngilizlerin antipati duydukları kişilerin başında gelmektedir. Belki de bu nedenle adadan en son tahliye edilen kişiler arasındadır.

Maruz kaldıkları sürgünün hak ve adalete uygunluğu sorunu, aynı zamanda Sorbonne’lu bir hukukçu olan Ağaoğlu’nun zihnini en fazla meşgul eden sorunlardan biridir. Günlüğünde sıklıkla, kendilerine “savaş esiri” muamelesi yapıldığından, gerçek bir yargılamanın olmayışından, yetkili makamlar tarafından kendilerine yönelik uzun süre herhangi somut bir suçlama getirilmemesinden, yargısız-hükümsüz aylar boyunca alıkonulduklarından, kamp koşullarının kötülüğünden yakınmakta; sürgünün gerekçeleri ve bu gerekçelerin muğlaklık ve dayanaksızlığı hakkında da açıklamalarda bulunmaktadır. “Beni buraya getiren ve vahşi bir hayvan gibi bu demir kafes içine sokarak günde bir parça etle ekmek atanlar bütün müracaatlarıma rağmen bir tek kere olsun bana günah ve cürmümün ne olduğunu söylemek istemediler.” diye yazmaktadır.
Ahmet Ağaoğlu’nun günlüğü, sürgün koşulları ve gündelik yaşam temposu hakkında da çarpıcı bilgiler içermektedir. Özellikle Limni’ deki esir kampında mahkumların haberleşmelerinin ve tedavilerinin engellendiği, gerçek bir İzolasyon ortamının söz konusu olduğu, barınma ve gıda sorunlarının çözümünde kendilerine türlü güçlükler çıkarıldığı anlaşılmaktadır.

Limni’de kaldıkları dönemde mahkumların aileleriyle serbestçe mektuplaşmaları önlenmiştir. Sınırlı sayıda ulaşan mektuplar bile sansüre tabi tutulmaktadır. “Pek kısa ve yalnız aile ahvalinden bahseden mektuplar kabul edilmiştir.” Memleketin içinde bulunduğu durumdan bahseden mektuplar alıkonulmuştur. Ağaoğlu, İstanbul’ dan gelen birkaç gazetenin de haber içeriği yönünden son derece zayıf olduğunu, bu durumun basının ciddi bir sansüre tabi tutulduğunun belirtisi sayılacağını belirtmektedir. Ziya Gökalp’in oldukça büyük bir yekun tutan Limni ve Malta Mektupları’nın bu açıdan da okunması gerekir.
Ayrıca Ağaoğlu siyasi tecrit koşulları yanında sıklıkla barınak ve yiyeceklerin kötülüğünden şikayet etmektedir. Kaldıkları barınak için biraz da kinayeli bir üslupla “fıçı”, “ağı!” gibi tabirler kullanmaktadır. Bunlar, demir tellerle çevrili bir arazinin ortasında, demir kafesli ve kilitli barakalardır. Sıcaktan ve gürültüden uyumak mümkün değildir. Günlüğün anlatımından, tutukluların bozguna uğramış bir ruh halini yaşadıkları, teslimiyetçi düşüncelere kapıldıkları, başka sorumlular bularak kendi siyasal geçmişlerini aklama peşine düştükleri sonucunu çıkarmak mümkündür. Tecrit bir anlamda bu iç hesaplaşmanın ve geçmişten kurtulma çabasının kaynağıdır. Bütün bu olumsuzluklara karşılık günün belirli saatlerinde ve subay nezaretinde dışarı çıkmalarına, açık havada gezmelerine izin verilmektedir. Bazılarının ıssız yollarda öldürülme korkusuyla böyle bir olanaktan yararlanmaktan kaçınması ve kafeste kalmayı tercih etmesi, sistemli baskı altında tutulduklarının bir belirtisidir. Yine tutuklular, tecritte belli bir biçimde yönlendirildiklerini gösterecek biçimde, İngiliz gazetelerini ve sınırlı da olsa (ciddi sansürden geçirildiği belli olan ve günü geçmiş) bazı İstanbul gazetelerini okuyabilmekte, ders ve konferansları takip etmekte, kendi aralarında fikir tartışmaları yürütmekte, briç, dama ve satranç oynayıp resim yaparak vakit geçirmektedirler.
Bu açıdan sürgünün, mahkumlara bir tür akademi ortamı sunduğu ve siyasi görüşlerini yeniden gözden geçirmelerine vesile olduğu söylenmelidir. Bu açıdan Malta sürgünlüğü yeni Türkiye’nin siyasi ve fikri temellerinin kuruluşu açısından önemli dönemeçlerden biridir denebilir.

Sürgünlerin günlüğe yansıyan ruh halleri

Malta sürgünlüğünü yeni koşullarla ilişkili açık, özgürce bir tartışma ve eleştiri süreci olarak değerlendirmek mümkün değildir. Şurası açıktır ki tutuklular sürgünde oldukça zor koşullar altında yaşamışlardır. Ağaoğlu, sürgünde karşılaştıkları olumsuz muamele hakkında şu cümleleri kaydeder: “Bu gibi muameleler belki Afrika vahşileri üzerinde İcra-yı tesir eder!
Fakat bizi de müteessir ettirmek istemek tıflane bir hülyadır. Maatteessüf bu gayri insani muamelelere karşı protesto olunmasını ne kadar teklif ettim ise de bir fayda vermedi. Arkadaşlara dinlettiremedim. Biz Türkler ne kadar sabur ve mütehammiliz! Doğrusu bu derecesi benim hoşuma gitmiyor ve hissizliğe atfetmeye meyyalim.” Ağaoğlu’nun, kendisi ve diğer önde gelen İttihatçıların sürgün yaşamı hakkındaki gözlemleri gerçekçi bir tasviri ortaya koymaktadır. Günlüğü, Malta mahkumlarının değişen halet-i ruhiyelerini yansıtan adeta bir barometre gibidir. Birçok tutuklu arkadaşının yaşadıkları moral bozukluğu satır aralarından okunmaktadır. Bu anlatımlardan, bazı İttihatçıların İngilizlere karşı teslimiyetçi bir tutum içine girdikleri anlaşılmaktadır. Söz gelişi Almanlarla barış anlaşması imzalandığı haberini alan bazı mahkumlar serbest bırakılacakları fikrine kapılmışlardır. “Diğerleri ise bilakis pek bedbindirler ve İngilizlerin bizi imha edecekleri fikrindedirler. Ben ise bunun ikisinin arasındayım. İngilizler ne bizi mahvederler, ne de serbest bırakırlar. Bizi atalete mahkum edeceklerdir. Ötede beride uzun müddet süründüreceklerdir. Belki de beynelmilel mahkemeye tevdi ederler.” Buna karşılık Ağaoğlu, uğradıkları haksızlıklar karşısında adeta tek başına kararlı bir hukuk mücadelesi içine girdiğini ifade etmektedir. Barış görüşmelerinde izledikleri tutum dolayısıyla İngiliz yüksek makamlarına, İtilaf devletleriyle işbirliği içinde olan ve acz gösteren Osmanlı padişahına ve İtilafçı kadrolara oldukça sert eleştiriler yöneltmektedir. Onları tutarsızlık, ihanet ve ikiyüzlülükle itharn etmektedir. Osmanlı yöneticilerinin içine düştükleri gaflet hakkında şöyle yazmaktadır: “Padişah ve etrafını almış olan budalalar zannettiler ki, memleketi Avrupalılara teslim ve zillet ibraz etmekle kurtarabilirler. Halbuki onlar zillet ve meskenete katlandıkça, ötekiler küstahlıklarını, tecavüzlerini arttırdılar. Hükümdar ve hükumet namdar kumandanlarını, memleketin güzide adamlarını teslim etmekle namuslarından bile vazgeçmiş oldukları halde ötekiler tarafından bir zerre bile merhamet ve şefkat ibraz olunmadı.”

Diğer siyasi tutukluların bu tür hassas konularda suskunluk gösterdikleri ve tereddütlü davrandıkları düşünülürse, Ağaoğlu’nun bu çıkışlarının cesurca olduğu teslim edilmelidir. Ancak yine de biraz aşırıya kaçan, öznel nitelikte ifadelere başvurduğunu belirtelim. Malta firarilerinden Ali İhsan Sabis’in hatıralarına müracaat etmek belki daha gerçekçi bir resim verebilecektir.

Ziya GÖKALP

Ziya Gökalp’in entelektüel sohbet ve tartışmaları

Şüphesiz sürgünün en ilgi çekici yönlerinden birisi Ziya Gökalp’in entelektüel sohbet ve tartışmalarıdır. Verdiği ders ve konferansların büyük bölümünü Felsefe Dersleri adı altında kendi el yazısıyla kaleme aldığı on iki defterde toplamıştır. Çoğu mahkum okuma, araştırma ve düşüncelerini paylaşma yönünde enerjik bir çaba içinde olmuşlardır. Söz gelişi Ağaoğlu, bazı arkadaşlarına Rusça öğretirken kendisi de İngilizce’sini geliştirir ve İngiliz edebiyatının seçkin eserlerini okumaya yönelir. Günlüğünde belirttiğine göre, Ziya Gökalp bir yandan sosyolojinin matematiksel kesinlikte bir bilim olduğu yolunda aşırı pozitivist yargılar içeren konuşmalar yaparken, öte yandan “vecd”, kıymetler, maneviyat, kolektif ruh/ şuur gibi metafizik konulardan bahsetmekte, sosyoloğun kitleler önünde oynayacağı sevk edici rolü peygamberlerin çığır açıcı rolüne benzetmektedir. Ağaoğlu’nun aktardığı bu anekdot, sürgündeki sosyoloğumuzun zihninin ne kadar “özgür”, ama bir
hayli de karışık olduğunun göstergesidir.

Batı politikalarının ikiyüzlülüğü

Günlükte ele alınan bir başka tema, Batı politikalarının ikiyüzlülüğüyle ilgilidir. Ağaoğlu ömrü boyunca hayranlık beslediği Batı uygarlığının başka bir yüzünü görmüştür ve duyduğu hayal kırıklığını gizlemez. Batı uygarlık değerlerinin büyük savaş sırasında çürüdüğünü düşünür. Örneğin Times gazetesinde okuduğu bir makaleden “Düşman ricalini tahkir etmek ve ezmek beşeri bir vazifemizdir. Onların, gerek mensup oldukları muhitleri içinde ve gerek bütün beşeriyet nazarında her türlü haysiyet ve nüfuzu kırılmalıdır.” pasajını aktardıktan sonra tepkisini şu sözlerle ortaya koyar: “Fakat bu tahditleri İngilizler yalnız Türkler hakkında tatbik edebildiler. Ne Bulgaristan, ne Avusturya-Macaristan, ne de Alman ricalinden hiçbir kimse bizim durumumuza maruz kaldı!”. Ağaoğlu’nun, ABD başkanı Vilson’ın ortaya attığı ve milliyetlere göre yeni siyasi sınırlar belirleyen self-determinasyon siyasetine yönelttiği keskin eleştiriler de son derece düşündürücü ve önemlidir. “Vilson iflas etti. O kadar etti ki, hatta kendisi bile ne yaptığını bilemiyor. Meydana bütün milletlerin kendi mukadderatına malik oldukları fikrini attığı halde kendisi bizzat herkesten evvel İngilizlerin Mısır üzerinde drektuasını tasdik etti. Fakat Mısır’ın yanı başındaki bedevi Hicaz Arapları ve ahalinin üçte birini teşkil edemeyen Yahudileri müstakil bir hükumet haline getirdi. Türkler hesabına bir Ermenistan kurmak istediği halde İngiltere’nin yanı başında İrlanda, Hindistan ve saire unutuluyor.”

Geçtiğimiz yüzyılın koşullarını belirleyen ve toplumlar arasındaki eşitsizliği besleyen politik ilkeler hakkındaki bu saptamalar, bugün dahi çoğu yakın dönem tarihçisinin farkında olmadığı bir gerçeği ifşa etmektedir. Asıl hastalığın Avrupa’nın kendisinde olduğu kanaatinde olduğunu, İngiltere’nin kendi değerlerine ihanet ettiğini yazan Ağaoğlu, bir yandan da sürgün bulunduğu yıllarda İngiliz basınını, özellikle Times gazetesini yakından izlemekten geri durmaz. ilgisi ve okumaları salt Osmanlı Devleti’nin yakın geleceği ile sınırlı kalmamış, dünyadaki yeni gelişmeler üstüne de düşünmüş, daha önceki görüşlerini gözden geçirmiştir. Malta sürgününü izleyen dönemde Ağaoğlu’nun Batı uygarlık değerleri konusundaki görüşlerinin belirgin bir değişim gösterdiğini öne sürmek yanlış olmaz. Hatta İngiliz kültürüne sempatisinin zihninin derinliklerinde bu yıllarda yer ettiğini öne sürmek güç olmayacaktır. Batı uygarlığının üstünlüğüne, Doğu (İslam ve Buda-Brahman) uygarlıklarının çöküşünün ise kesinleştiğine dair görüşleri berraklık kazanmıştır. Nitekim bu değişimin izlerini “Üç Kültür” başlıklı makalesinde ve Malta’ da kaleme almaya başladığı Üç Medeniyet adlı eserinde görmek mümkündür [1].

Ağaoğlu’nun Limni’de tutmaya başladığı günlüğün Malta’ya götürülmeden hemen önce kesintiye uğraması, ne yazık ki Malta koşulları hakkındaki gözlemlerinden yoksun kalmamıza sebep oluyor. Ama Gökalp’in Malta tasviri belirli bir fikir verecek niteliktedir. Polverista Kışıası’ndan yazdığı mektuplarından birinde ailesine şöyle yazar: “Bulunduğumuz yer, Malta’daki üsera karargahlarının en iyisidir. Burası zabitlere ve küçük zabitlere aileleriyle oturmak üzere yapılmıştır. Bina üç kattır. Her katta on daire vardır. Demek ki otuz aile burada barınabilir. Her dairede iki üç oda ile bir banyo odası vardır. El yıkamak, banyo etmek için daireden çıkmaya hacet yok. Daima akan musluğu var. Her taraf elektrikle mücehhez. Demek ki Avrupa’daki büyük otellerden birinin içindeyiz.” Gene de, bütün sürgünlerin aynı şartlar altında yaşadıklarını düşünmemek gerekir. Tutuklu erler için düzenlenmiş kamplarda şartlar daha kötüdür.

2 yıl süren sürgün sonunda bitiyor

Gayrimüslimlere kötü muamelede bulunarak savaş suçu işledikleri iddiasıyla suçlandıkları halde, haklarında herhangi bir somut ve gerekçeli delil bulunamayan Malta sürgünleri iki yılı aşan tutukluluk süreleri sonunda, Ankara hükümetinin de baskısı sonucu serbest bırakıldılar. Aralarında eski ordu komutanı Ali İhsan Paşa’nın da bulunduğu 16 kişilik bir grup 1921 yılında sürgünden kaçmayı başarmış ve kaçanların bir bölümü Milli Mücadeleye katılmıştır. Başlangıç ve bitiş tarihleri göz önünde bulundurulduğu zaman, Malta sürgünü ile Anadolu’daki Milli Mücadelenin hemen hemen üst üste çakıştığı görülür. 1919 -1922 yılları, Türkiye’deki gelişmelerin en kritik safhasını oluşturur. Bir yandan Milli Mücadele sürerken seçkin bir politik kadronun İngilizler tarafından alıkonulup pasifleştirilmesinin bir anlamı olmalıdır. Meselenin bu yönünün de aydınlatılması gereği bulunmaktadır. Tahliyeden sonra Malta sürgünlerini yepyeni bir ortam ve koşullar beklemektedir. imparatorluk fiilen sona ermiştir ve Ankara merkezli yeni bir rejim kurulmaktadır. Sürgünlerden bir bölümü inzivaya çekilirken, diğerleri büyük bir enerji ve şevkle yeni Türkiye’nin yaratılması işine koşulacaktır.

Son olarak, Ağaoğlu’nun günlüğünün yayınlanma serüveni hakkında bilgi verelim. “Mütareke ve Malta Hatıraları” ilk defa, Ağaoğlu’nun kurucusu ve başyazarı olduğu Akın gazetesinde, “Gündelik Hatıra Defterimden” ibaresiyle, 29 Mayıs -19 Ağustos 1933 tarihleri arasında tefrika edildi. Hatıraların kaleme alındığı tarihin başlangıcının 21 İkinci Kanun 1918 olduğu görülüyor. Ancak notlar 3 Temmuz 1919 tarihinde kesintiye uğramaktadır. Bu tarihten itibaren Malta’dan tahliyenin gerçekleştiği 1921 Mayısına kadar geçen döneme ait yazarın başka notlarına ulaşamadık. Dolayısıyla Ağaoğlu’nun ilk kez
Akın’ da yayımlanan günlüğünü, “Mütareke ve Malta Hatıraları” başlığını taşımakla birlikte, eksikli bir metin olarak görmek gerekir. Çünkü günlüğün tamamı, yazar henüz Limni’ de tutsak iken kaleme alınmıştır. Biz de bu nedenle Sosyologca Kitapları dizisi içinde yayımladığımız kitaba “Mütareke ve Sürgün Hatıraları” başlığını uygun gördük. Hatıraların eksikli olması elbette değerini azaltmıyor; Malta sürgün edebiyatı içinde anlatımı, olaylara bakış açısı ve yüksek duyarlılığı itibariyle öne çıkan değerli bir metin olarak görülebilir. Kitabın “Sürgün Dönüşü” başlığını taşıyan son kısmı hatıralara bir bütünlük kazandırmak amacıyla tarafımızdan eklenmiştir. Bu kısım daha önce Ağaoğlu’nun kızı Tezer Taşkıran tarafından “Ne İdik Ne Olduk?” başlığıyla Hayat Mecmuası’nda (Cilt:1, Sayı: 6-10, Şubat-Mart 1978) yayımlanmıştır.

Ahmet Ağaoğlu’nun, birçok açıdan dönemin koşulları ve sonrası gelişmeler hakkında yapılacak değerlendirmelere ışık tutacak nitelikte olan günlüğünün gün ışığına çıkmasında yardımlarını esirgemeyen sayın Hakkı-Uyar’a ve 67 tefrika halindeki metni büyük bir emek vererek derleyen öğrencisi Tayfun Eroğlu’na teşekkürü borç biliyoruz. Hakkı Uyar kitaba
sunuş yazısıyla da katkıda bulunuyor: “Ağaoğlu Ahmet’in Mütareke ve Sürgün Hatıraları” başlığını taşıyan yazı, bir tarihçi bakış açısıyla Ağaoğlu’nun metninin tanıtımını yaparak sürgünün belli bir yönüyle aydınlanmasını sağlıyor. Yazısının sonuna eklediği arşiv bilgileri de bu konuda araştırma yapacak olanları bekliyor. Azerbaycanlı kültürelog Mübariz Süleymanlı’nın Ağaoğlu’nun zihniyet değişimini sürgün koşulları bağlamında değerlendiren yazısı da konuya oldukça ilgi çekici ve değişik bir bakış getirmektedir. Kendisine teşekkür ederiz.

  • Bu yazı, Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan tarafından hazırlanmıştır.

[1] Malta sürgünü hakkındaki bazı gözlemlerine Üç Medeniyet adlı kitabında da yer verdiğini belirtmeliyiz. Ancak burada, Batı’ya yönelik ifadelerindeki eleştirellik adeta buharlaşmıştır.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları