Adımız – tarihimiz – ülkemiz: Ülkemiz – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______15.05.2020_______

Adımız – tarihimiz – ülkemiz: Ülkemiz

Ahmet Bican Ercilasun

 

Anayasa’da Türk adı

Türkiye Cumhuriyeti bugüne kadarki bütün anayasalarında vatandaşlık kavramını “Türk” kelimesiyle ifade etmiştir. 1924 anayasasının 88. maddesinde “Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir.” ifadesi yer almıştır. 1961 anayasasının 54. maddesinde ve 1982 anayasasının 66. maddesinde “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” ifadesi yazılıdır. Demek ki Cumhuriyetin başından beri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına “Türk” denilmiştir ve bu Anadolu’ya girdiğimizden itibaren başlayan Türkiye tarihinin tabii bir sonucudur. Ayrıca Lozan Antlaşmasının birçok maddesinde antlaşmaya taraf olan milletin adının “Türk” olduğu açıkça bellidir. 115. maddede “Türk bayrağı”, 126. maddede “Türk kara ve deniz askerleri”, 129/6. maddede “Türk hükümeti” terimleri geçer. Bu ifadeler, antlaşmanın karşı tarafındaki Britanya, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ devletlerinin bizi “Türk” olarak adlandırdıklarının ve kabul ettiklerinin uluslararası bir belgede tescili anlamına gelir. Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası kabulünün belgesi, yani bir bakıma Türk’ün uluslararası camia tarafından imza altına alınmış bulunan tapusuna rağmen kendi kendimize Türkiye Cumhuriyeti Devletinin anayasasından Türk’ü çıkarmak, tarihe ve gerçeklere uymayan anlamsız bir davranış olur. Bu, nüfus cüzdanımızdan adımızı silmeye benzer.

Avrupa ülkelerinin birçoğunun anayasalarında da millet adı belirtilmiştir. Söz gelişi Alman anayasasının başlangıç kısmında ve ikinci maddesinde “Alman milleti (Das Deutsche Volk)”, sekizinci, dokuzuncu, on birinci ve on ikinci maddelerinde “bütün Almanlar (Alle Deutschen)” ifadeleri geçer. Yani “Almanya” değil, “Alman”. Bilindiği gibi Almancada “Almanya” anlamında “Deutschland” kullanılır. Aynı şekilde Fransa anayasasında da “Fransız milleti / halkı (le peuple Français)” ifadesi geçer. “Fransa” değil, “Fransız”. Bilindiği gibi Fransızcada “Fransa” anlamında “France” kullanılır. Bu ve benzer ülkelerin hâkim unsuru, içlerinde ne kadar farklı etnik grup bulunsa da tarihî olarak kendilerini ülkenin sahibi kabul ederler.

Anayasada Türkçe

Osmanlı döneminde ilk anayasa 1876’da yazılmış ve yürürlüğe girmiştir. Devletin dilinin ne olacağı da böylece ilk defa gündeme gelmiştir. Elbette bu durum, daha önce devletin resmî dili olmadığı anlamına gelmez. Terim olarak ifade edilmese de uygulamada Osmanlı devletinin resmî dili Türkçedir. Bütün kanunların ve resmî evrakın Türkçe olarak kaleme alınması bunu açıkça gösterir. Kanunnamelerden alınmış bazı örnekler aşağıdadır.

Kanun-nâme-i Âl-i Osman’dan (Fâtih’in hatt-ı hümâyûnu’ndan): “Bu kanun, bu kanun-nâme atam ve dedem kanunudur ve benüm dahı kanunumdur. Evlâd-ı kirâmum neslen ba’de neslin bununla âmil olalar… (Asil ve şerefli evlatlarım nesilden nesile bunu uygulasınlar…) Bir cem’iyyet-i a’lâ (yüksek toplantı) ve bir mecma-i ahâlî (halk toplantısı) olsa ehl-i dîvâna (kabine üyelerine) âhardan (dışarıdan) adam karışmasun. Evvelâ vüzerâ (vezirler), anlardan sonra kaadiaskerler, andan sonra defterdarlar, andan sonra yeniçeri ağası ve sâir üzengi ağaları, mîr-i alem (sancaktar) ve kapucubaşı ve mirahur oturur. Mal defterdarlarum cümle âsitâne-i saâdetümde (mutluluk eşiğimde) olan ağalarumdan yukaru otururlar ve cümle sancak beğlerinden yukarudur ve yukaruda otururlar.”[1]

Kanuni Sultan Süleyman Kanunnâmesi’nden: Undan ve buğdaydan ve ulafdan, filcümle (bütün) hubûbatdan her yükden satılmağa gelen (koyunun) ikisinden bir akçe alına…Ve bir yük tuz ve peynir ve bal gelse altışar akçe alına. Ve tuz pâre ile gelse dörder pâreye bir akçe alına… Ve bir yük kuru balıkdan altışar akçe alına. Ve yaş balık yükünden dörder akçe alına. Ve bir gönleklik bezden bir akçe alına.”[2]

Her ne kadar toplumda Osmanlı döneminde kullanılan dilin Türkçe değil Osmanlıca olduğu gibi bir intiba varsa da bu yanlıştır. Osmanlı Türkleri, kullandıkları dil ne kadar ağdalı olursa olsun onu Türkçe/ Türk dili/ Türkî olarak adlandırmışlardır. Bununla ilgili binlerce kayıt vardır. Yabancılar da Osmanlıların diliyle ilgili eserlerinde daima Türkçe anlamına gelen terimler kullanmışlardır. Osmanlı lisanı terimi Tanzimat’ta ortaya çıkmış, bir süre Türk dili ile birlikte kullanılmış ve Cumhuriyet’le birlikte kullanımdan tamamen kalkmıştır.

Resmî dil terimi ilk defa 1876 anayasasında geçer. Bu anayasanın 18. maddesi hem Türkçeyi “resmî dil” olarak ifade eder, hem de devlet hizmetlerinde çalışabilmek için Türkçe bilmeyi şart koşar:

“Madde 18 – Tebaa-i Osmâniyenin hidemât-ı devlette (devlet hizmetlerinde) istihdam olunmak için devletin lisân-ı resmîsi (resmî dili) olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.”

“Hey’et-i Meb’ûsân” başlığı altında yer alan 68. maddede kimlerin milletvekili olamayacağı sayılırken üçüncü olarak “Türkçe bilmeyenler” belirtilmiştir.

“Meclis-i Umûmî” başlığı altında yer alan 57. maddede mecliste yapılacak müzakerelerin dilinin de Türkçe olması gerektiği belirtilir:

“Madde 57 – Hey’etlerin müzâkerâtı (müzakereleri) lisân-ı Türkî üzere cereyan eder…”

İkinci Meşrutiyet’in ilanı üzerine 1909’da anayasa tekrar ele alınmış ve bazı maddeleri değiştirilmiştir. Ancak yukarıdaki maddeler aynen devam etmiştir. 1914, 1916, 1918 yıllarında yapılan küçük değişikliklerde de yukarıdaki maddelere dokunulmamıştır.

Cumhuriyetten sonraki anayasalardan 1924 anayasasında “resmî dil” yerine “devlet dili” terimi kullanılır. Bu anayasanın 2. maddesine göre “Devlet dili Türkçedir.” 12. maddesine göre de “Türkçe okuyup yazma bilmeyenler milletvekili seçilemezler.”

1961 anayasasının 3. maddesine göre “resmî dil Türkçedir.” Bu anayasanın 68. maddesine göre de “Türkçe okuyup yazma bilmeyenler… milletvekili seçilemezler.”

1982 anayasasında dil konusu yine üçüncü maddede yer alır:

“Madde 3 – Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir…” Bu maddenin başlığında yine “resmî dil” terimi kullanılmıştır.

Üniter devlet

Bazı ülkelerin, üstelik bazı Batı ülkelerinin federatif yapıda olması Türkiye’ye örnek gösterilemez. Çünkü bu ülkelerdeki federatif yapı, tarihî süreç içinde parçadan bütüne doğru giden bir gelişmeyi gösterir. Mesela Amerika Birleşik Devletleri, birbirinden bağımsız 13 devletin 1777’de kendi kararlarıyla birleşerek bir federal yapı oluşturmalarıyla ortaya çıkmıştır. Bu sebeple ABD’nin eyaletleri “state” yani “devlet” adını taşır. Aynı şekilde Prusya, Bavyera, Saksonya, Baden gibi 25 bağımsız devletin 1871’de birleşmesi sonucu Almanya federatif yapıda kurulmuştur. Yani burada da parçadan bütüne gidiş vardır. Rusya Federasyonunda ise bilindiği gibi Ruslar tarafından işgal edilmiş ülkelerin bir araya getirilmesi söz konusudur. Türkiye ise daha Fatih devrinde merkezî bir yapıya kavuşturulmuştur. Yani bazen savaş, bazen evlilik vb yollarla devlete katılan Anadolu beylikleri doğrudan merkeze bağlanmış, federal bölgeler olarak yapılandırılmamıştır. Ancak, Eflak, Boğdan, Macaristan gibi uzak ülkeler gevşek bir yapıyla devlete bağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti de aynı şekilde daha baştan üniter bir yapıda kurulmuştur. Türkiye federal bir yapıya yöneldiği takdirde, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Almanya’nın ayrı devletlerden, yani parçadan bütüne doğru giden federatif yapılarına karşılık, bütünden parçalanmaya doğru gitmiş olacaktır. Özellikle etnik gruplara dayanan federatif devletlerin parçalandığına da dünya, çok yakın tarihlerde şahitlik etmiştir.

Yöneticilerin ifadesiyle, insan hakları ve demokrasi bakımından zaten yapılması gerektiği için bugüne kadar yapılan ve hemen hemen hepsi PKK terörünün talepleriyle örtüşen hiçbir düzenlemenin, teröristleri tatmin ettiği ve terörü durdurduğu görülmemiştir. Resmî dil Türkçe olmasına rağmen resmî bir kanalı Kürtçeye hasretmek, üniversitelerde Kürtçe programları açmak vb düzenlemelerin hiçbirinin sonunda terör durmamıştır. Esasen teröristlerin yönetici kadrosu, onların uzantıları olan HDP’nin temsilcileri ve bir nevi Kürt Parlamentosu olarak kabul ettikleri Demokratik Toplum Kongresi yöneticileri, defalarca hedeflerini açıklamışlardır. Bu hedefler demokratik özerklik ve federasyondan başlayıp bağımsızlığa ve Büyük Kürdistan’a kadar uzanmaktadır. Son on yıla ait ciddi bir basın taraması, ayrılıkçıların bu hedeflerine dair yüzlerce örneği gözler önüne serecektir. O hâlde daha fazla hak vererek ve hele anayasada buna göre değişiklikler yaparak terörün durdurabileceği düşüncesi doğrudan doğruya olaylar tarafından çürütülmüştür.

En az 1500 yıldan beri milletimizin adı olan Türk adı ve 1000 yıla yakın bir zamandan beri Türklerin vatanı olan Türkiye Cumhuriyeti elbette bundan sonra da aynı şekilde devam edecektir.

 

[1] Büyük Türk Klâsikleri, Cilt 2, İstanbul, Ötüken-Söğüt Yayınları, 1985,s. 386

[2] Büyük Türk Klâsikleri, Cilt 4, İstanbul, Ötüken-Söğüt Yayınları, 1986, s. 263

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları