19.06.2021

Ortadoğu ve Türk Dünyası düşünceleri

Arap seviciliği kadar Arap düşmanlığı da yanlıştır. Dostluk da düşmanlık da şartlar ve zamanla mukayyettir.


İsrail’in ramazanda Mescid-i Aksa’da Filistinlilere saldırması, Gazze’yi bombardıman altına alması, dar alana sıkıştırdığı insanlara kaçıncı defa tarifsiz acılar yaşatması ister istemez tarihin seyri içinde insana gel-gitler yaşatıyor. Türkiye’de ulusal ve sosyal medyada insanlarımızdaki farklı yansımalar insanı düşündürüyor. Türkiye bu konuda da kutuplaşmış durumda. Bir yandan ‘Arapların bizi arkadan vurmaları, ihanetleri’ diğer yandan ‘Kudüs düşerse İstanbul düşer’ hamaseti ve ‘yaşanan insanlık dramının durdurulması’ çığlıkları. İki tarafın da gerekçeleri var. Türkiye’nin Dünyayı harekete geçirme çabası şimdilik bir sonuç üretmez. İsrail ve destekçisi ABD her zamanki tavırlarını sürdürüyor. BM Güvenlik Konseyi bir bildiri bile üretemedi. İslam İşbirliği Teşkilatı, Arap Birliği vs. kınama bile yapamadılar. ‘Arap aleminden(!)’ henüz fark edilir bir ses duyulmadı. Ancak konumuz bunlar değil, basında zaten daha uzun süre yer alır.

Her ne kadar Filistinlilere henüz bir ağıt yakmamış olsam da İsrail yönetimine, bazı İsrailli kitlelere ve siyasal dinci kesin inançlılarına öfke duyuyorum. Binlerce yıllık ezilmişliklerini, sürülmüşlüklerini, öfkelerini ve Hitler’in gazabına uğramalarını aynıyla kendileri de Filistinlilere yapıyorlar. Yahudilerin tamamının böyle olmadığını, barış içinde ve birlikte yaşama çabasında olan geniş bir Yahudi topluluğu olduğunu da biliyorum. Duruma bir Arap veya Yahudi seviciliği veya düşmanlığı seviyesinden de bakmıyorum. Ancak bu seviyeden bakanların da haklı ve gerçekçi sebepleri olduğunu biliyorum.

Filistinlilere bunları yapan ideoloji ve anlayış, aynısını gücünün yettiği herkese yapar. Yapıyor da… Çoğu doğu Avrupa olmak üzere Dünyanın farklı ülke ve bölgelerinden gelenler içinde ultra ortodoks, siyaseti de etkileyen bir kitleye göre Yahudi dışında olan her toplum savaşılması gerekenler.

Arap – İsrail boyutuna bakış

Yahudilerle tarih boyunca unutulmayacak bir çatışma ve çekişmemiz olmadı; hatta onlara yer, yurt ve ticaret imkanları sağladık. Ancak İsrail’in saldırgan ve genişlemeci siyasetinin ucu bize dokunmaya, değerlerimizi incitmeye başladı. Türkiye’nin ve Türk Dünyasının ufuklarında bir karaltı durumunda. İsrail’in güvenliği (!) kendi güvenliğimizi tehdit eder hâle gelmekte.

‘Stratejik Derinlik’ diyenlerimiz olsa da Türkiye Cumhuriyetinin ve yetiştirdiği nesillerin büyük bölümünün Araplara bakışı menfidir. Bunun sebepleri iyi bilinir. Son birkaç on yıldır Araplara ve İslamiyet sanılan Arap kültür ve geleneklerine olan ilgi de durumu değiştirmez. Arap denince onlarca devlet ve geniş bir coğrafyadan bahsediyoruz. Arap deyip geçtiğimiz aslında birçok bakımdan farklı toplumlar. Hepsini bir parantez içinde görmek doğru değil. Aralarında dil, tarih, din, kültür ve coğrafya birliği var. Bu alanlarda Araplarla Türklerin de geniş ortak alanları var. Ancak bunlar bazı arzu, dilek ve temennilerin gerçekleşmesine yetmiyor… Neden? Tüm müslüman nüfüsu baskın olan ülkelerde yüz milyonlar dua ediyorlar. Camilerimizde sela veriliyor. Hatta Vatikan Papası da dua ediyor. Asırlarca her toplum dua veya beddua ededurdular. Dua veya beddua enerjisi yeterli olmuyor. Bir şeyler kayıp, bir şeyler eksik…

Şahsen ben, Kuteybe adını duyunca içim kabarır ve ne okuyasım ne duyasım gelir.

Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Arapların isyanı, Osmanlıyı vurması asla unutulamayacak bir dönem. Daha sonra gelişen Arap milliyetçiliğinin temellerinden biri Türk’e düşmanlık olmuştur. Dikkatle baktığınızda birçok Arap devletinin bayrağında 4 rengi fark edersiniz. Beyaz, siyah, yeşil, kırmızı. Bu renkler Arapların belli dönemlerindeki hanedanlıkları temsil etmek yanında siyah renk Arapların Osmanlı hakimiyetlerindeki dönemlerini de sembolize eder. Arap milliyetçiliğinin siyasi hareketi Baas’ın ideolojisinde Türk düşmanlığı ana direklerden biridir.

Türklerin 400 yıl boyunca Arapların milletleşme sürecini geciktirdiği, gelişmede, kalkınmada geri bıraktıkları okul ders kitaplarına girmiş ideolojik yalanlarındandır. Dağınıklıklarının sebeplerini de Osmanlı ve Türklerde arama haksızlığı ve kolaylığında bulurlar.  

Türk düşmanlığını ideoloji olarak benimsemiş Arap milliyetçisi baasçıların tavırlarına, ya da bugünkü despotik, otoriter ve oligarşik Arap yönetimlerine ya da onların düşmanı, belli bir fikri ve ideolojik çizgisi bulunan sinsi ihvancılara bakarak kesin bir karşı tavır alanlarımız da haksız değiller.

Arap Devletlerinin Türklere bakışı

Yeni milletleşen toplumlarda; yeni kurulan devletlerde bir çıkış düşüncesi, inancı ve ideolojisi olması gerekir. Bu da genelde kendilerine bir düşman yaratmak ve kendilerini bu düşmana karşı birleştirmektir. Arap devletleri, daha doğrusu siyasi ve ekonomik gücü ve iktidarı elinde bulunduranlar bu ‘gerekli düşmanı’ Türkler ve Türkiye olarak görmüşlerdir. Araplardaki, İkinci Dünya Savaşı sonrası, 1947’den sonra gelişen İsrail düşmanlığı Türk düşmanlığını biraz baskılamış olsa da kaybolmadı. İsrail’e karşı 1967 ve 1973 yıllarındaki utanç verici kayıplarının ezikliği ve kendilerine güvensizliği de büyük bir travma oldu ve Arap milliyetçiliği ideolojisini törpüledi. İsrail düşmanlığı da giderek örtülü bir İsrail’le uzlaşma ve anlaşmaya dönüyor. Bazı Arap devletleri ile İsrail arasındaki İbrahim Anlaşması süreci bu gidişatın somut siyasi sonucu.

Ancak durumun başka boyutları da var.

Birçok Arap ülkesinde bulundum. Diplomatlarıyla uzun sohbetlerim oldu. Gözlerindeki tedirginlik ve mahcubiyeti görmüş olmam onlarca kitap okumuş olmaktan daha fazla şeyler anlattı bana. Karışık duygular içindedirler. Bir yandan bir yanlarının Türk olmasıyla övünürler ve bunu gözlerinde görebilirsiniz. Diğer yandan Türk’e, Türkiye’ye gizli açık bir kıskançlık ve düşmanlık beslerler. Düşmanlıklarının arkasındaki Türk’e gizli bir hayranlık olduğunu çok az Türk fark edebilir. Onların bu tavrı nedense hatırıma, yeni yürümeye başlamış çocuğun annesinden uzaklaşarak özgürlüğün tadını çıkarma, kendini ispatlama ve anneye adeta meydan okuma durumunu getirir. Devlet yönetiminde ve çoğu aydınlarındaki Türk düşmanlığı halkta yaygın değildir. Despotik ve oligarşik rejimler bile bu kültürel, hissî bağı ortadan kaldıramamıştır.

Türkiye’nin uluslararası herhangi bir alanda gösterdiği başarı Arap halklarının gönül dünyalarında bir dalgalanmaya dönüşür. Bunu hakim unsurlarda, resmî üst düzey yetkililerde ve çoğu aydınlarında göremezsiniz. Kendi aralarında da söz konusu etmekten çekinirler. Ancak bir vesileyle bir arada, baş başa olduğunuzda bunu hissedersiniz. Kıskançlıkla karışık hayranlık duyguları.

Bütün bunlar neyi ifade eder?

Şerif Hüseyin, İngilizlerin Osmanlıyı çökertme ve Türk’ü Ortadoğu’dan çıkarma stratejisiyle Osmanlıları arkadan vurduğu sıralarda bile Şerif Hüseyin’in peşinde olanların kaç katı Arap asıllı askerin Türk ordularında Türk düşmanlarına karşı savaşmakta oldukları da az Türk tarafından bilinir.

Arap Devletlerinin tedirginliği

Arap devletlerinin yönetici takımı Türkiye ve İran’a karşı hep tetiktedirler. İran’ın rejim ihracına karşı hep teyakkuzda oldular. Mezheple sırlanmış ve kalaylanmış Fars ideolojisinden ve İran’ın bölge hakimiyetinden hep tedirgin olagelmişlerdir. Bu durum ABD’nin bölgedeki rahat varlığının sebeplerinden biridir. ABD’nin İsrail’i arkalamasını da kolaylaştırmaktadır.

Türkiye’nin de demokrasi ve laiklik ihracından hep kaygı duydular. Bir yandan Türkiye’nin Batıya yaklaşarak İslamiyetten uzaklaştığını iddia ederken halkta oluşan Türkiye yakınlığı ve sempatisiyle nasıl mücadele edeceklerini düşündüler. 2005 – 2012 yıllarında birçok Arap aydınlarınca yayınlanan makalelerde bu açıkça belliydi.

Türkiye de, ABD ve AB’nin gazına gelerek Araplara bunu empoze etmeye kalkışınca ipler koptu. Bu bir tarihsel hata idi. Büyük Ortadoğu Projesine eklemlenmek büyük siyasî ve tarihsel hata idi. Arap Baharı başta Arap halkları olmak üzere bölge üzerinde emperyal amaçları olan devletlerde de hayal kırıklığı yarattı. Teşvik ve destekçi ABD bile gidişatı kontrol edemedi. Gidişattan memnun ülke sadece İsrail oldu. Durum ABD’nin Dünyanın şurasında burasında demokrasi getirme yalanına benzedi.

Evet oralar eski dinî, kültürel, tarihsel coğrafyamız. Şurasında burasında akrabalarımız da var. Oralarla bağımızı ve ilişkimizi koparamayız. Ancak onlar bizi çağırmadıkça ve uluslararası bir rasyonalitesi olmadıkça oralara gitmemiz, aralarındaki çekişmelere teklifsiz müdahil olmamız onlarda savunma refleksini harekete geçirir.

Kısaca bu geniş alan sadece siyah-beyaz değildir. Arap seviciliği kadar Arap düşmanlığı da bize yakışmaz. Büyük millet ve devlet olmaya yakışmaz. Halk her tür düşünceyi en yalına ve basite indirger. Anlık öfke, kızgınlık ya da dostluk, duygudaşlık kabarmaları doğaldır ve insanidir. Ancak milletler, devletler stratejilerinin bunlarla örtülmesine ve örülmesine ihtiyatla yaklaşmak durumundadırlar. Türk milliyetçisi aydınların bu sığ düşünceyle kuşatılmışlıkları asla doğru değildir.

Benim topyekûn hiç bir millete, kültüre, devlete hayranlığım ve düşmanlığım yoktur.

Türk milletini seviyor olmamın, Türk milliyetçisi olmamın temelinde başka milletlere ebedi kin, düşmanlık ve aşağılama yoktur. Tarih bilinci vardır. Binlerce yıllık yaşanmışlıklar vardır. Türk’ün çıkarları vardır.

Düşman gördüklerinizle günün birinde bir araya gelme ihtimali size belli bir olgunluk, duruş ve ahlaki tavır vermiyorsa zaten millî seciyeniz size büyüklük kapılarını açmaz. Türkler bu erdemi, seciyeyi ve ahlaki duruşu gösterebildikleri için tarihin farklı dönemlerinde farklı coğrafyalarda var olabildiler. Yakınlaşmak, dost eli uzatmak ve karşılık bulursa da birlikte yürümek ve yükseltmek bizim tarihi, kültürel ve örfi değerlerimizdir.

Türkler Balkanlardan Avrupa içlerine kadar sadece kılıç zoruyla mı gittiler?

Türk Coğrafyası

Bilinen toplam Türk tarihinin yarıdan fazlası sinsi Çin’le olan ilişkilerdir. Doğu Türkistan konusunda bir değerlendirme niyetimi hep öteledim. Ortada çok farklı ilgiler var. Çin’de etnik yapı çok çeşitli. Çin tüm etnik yapıları bir arada eritme ve kaynaştırmaya çalışsa da bu gerçeklik onları tedirgin etmeye devam ediyor. Çin Doğu Türkistan’lı soydaşlarımızı onlarca etnik yapı içinde en yakın muhtemel kıvılcım alanı olarak görüyorlar. Kesin olan bir şey de var ki, o da orda bir insanlık dramı yaşatılıyor ve bir geniş toplum yok edilmeye çalışılıyor. Ve Doğu Türkistanlılar bizim akrabamız. Türkiye’nin buradaki pozisyonu herhangi bir ülkenin pozisyonu gibi asla olamaz. Çin’e posta koymakla, kafa tutmakla veya hamasi söylemle de olmaz.

Çin’in yayılma ve genişleme stratejisi ve ‘kuşak yol’ mega projesi zaten Dünya’nın ‘mega trend’lerinden biri.

Türk cumhuriyetlerinde uzun yıllar boyunca gelişmiş bir Rus etkisi vardır. Rus dili, kültürü hâlâ baskın durumdadır. Türk cumhuriyetlerinde belli başlı alanlar, kurumsal yapıları Rusların kontrolünde veya etkisindedir. Ve bu coğrafyayı Rusya hala nüfuz alanı olarak görmektedir. Son üç yüzyıl Türk-Rus çatışmasının derin izlerini taşır.

Rusların son yıllarda tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar Akdeniz’de yerleşmiş olmaları Dünya siyasi tarihinde ve güç dengelerinde belirleyici bileşenlerden biridir.

Türk Dünyası vizyonu, öngörüsü ulaşılabilir, gerçekleştirilebilir bir hayaldir. Hayalin iyi düşünülmüş ve gerekçelendirilmiş, safahatları belirlenmiş uzun yıllara sari bir strateji olarak kabul edilmesi; Araplara benzer sebeplerle; zor olsa da gerçekçidir. Atatürk son yüzyılda bir vizyonerdi. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Araplara mesafeli durmasının çok haklı ve gerçekçi sebepleri vardı. Bugünkü Türk cumhuriyetleri ve Türk coğrafyasıyla o günün şartlarında böylesi siyasi projeksiyonlar gerçekçi değildi. Pan-Ottomanizm, Pan-İslamizm ve Pan-Türkizmin esasında devleti ve imparatorluk toplumlarını bir arada tutma ve yaşatma ideolojileriydi. İlk ikisinin olamayacağı yaşanarak anlaşılınca Türkçülüğe, Türk milliyetçiliğine yönelindi. Doğrusu da buydu.

Türkiye’de kendini Türk hissetmeyenlerin, imparatorluk bakiyesi halklarından bir kısmının  Osmanlıcılık veya ümmetçilik yapması doğaldır. Bu kitlelere bir de Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı mı yoksa bir Arap devleti yurttaşı mı olmak istersin diye sorulsa sonuç ne çıkar sanırsınız?

Sovyetlerin çökmesinden sonra ortaya çıkan Türk cumhuriyetleri ile Türkiye’nin ilk yıllardaki ilişkileri her iki taraf için de derslerle doludur. Demokratik ülkelerde siyasiler halkta heyecan, coşku, korku, taraftarlık, hamaset duygularını kabartırlar ya da kabaran duygulardan siyasi çıkar elde etmeye çalışırlar. Güçlerini ve yetkilerini halktan alırlar. Ancak aydınlarda, milletin ve devletin resmi veya sivil kurumlarında mümkün olduğunca bunlardan arındırılmış gerçekçi bir vizyon olması gerekir. Türkiye’yi ve Türk milletini daha da büyütecek olan budur.

Mesele güç ve vizyon meselesidir. Ekonomik, siyasi, askerî birlik… . Güç toplanması  sağlandığında Türkiye ve Türk dünyası belli bir güce ulaştığında inanın Osmanlıcılık da Ümmetçilik de yeni bir dünyanın şekillenmesinde stratejik araçlar durumuna gelir… Ümmet denince düşünceme kekremsilik yayılıyor ama bu bile bir vizyon meselesidir ve ancak Türk yapabilir. Din hâlâ insanların ve toplumların hayatındaki başlıca belirleyici ve  yönlendirici güçlerden biridir. Bizim avanaklar ümmetçiliği iç politik araç olarak, içte kendimize karşı yapıyorlar, bir dış politika aracı olarak kullanmaya da güçleri ve ufukları yetmiyor. Türkiye’de bazı siyasi liderler, siyasetçiler ve aydınlar ‘ümmet’ dedikçe bu çoğu Arap yönetim kademesinde bir saldırganlık, nüfuz tesis etme çabası ve buyurganlık, bir dominans tavrı olarak algılanıyor. Bazı devletlerde bölgesel, mezhebi, ideolojik rekabeti kıvılcımlayıp ortamı geriyor. Son yıllarda, bir araya gelemeyen bazı Arap devletlerinin Türkiye’ye karşı birliktelikleri ve Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışan Batılılarla birlikte görüntü vermeleri nasıl açıklanır? Dışişleri bakanımızın ‘Ümmet yalnız değildir’ sözü şimdilik hamasetten öte bir anlam taşımıyor. Hele ‘Kudüs’e barış gücü göndermenin hiçbir rasyonelliği ve olabilirliği yoktur.

Yazarak düşünme modunda ve konu bağlamında Türk Dünyasıyla ilgili de birkaç paragraf yazayım derken yazıyı çok uzattığımı fark ettim.

Türk Dünyası var mıdır?

Var, var…

Onlarla iletişime geçmek; gidip, gelmek; oturup kalkmak; almak, vermek; birbirimizin eksiğini gediğini tamamlamak; birlikte olmanın hazzını, gururunu yaşamak Muhammed Ümmeti, Arap Liği, İngiliz Milletler Topluluğu, Bağımsız Devletler Topluluğu… kadar yakın üstelik daha sahici. Hatta Avrupa Birliği kadar… Hiç birine düşman olmadan. Düşman görenleri de göz ardı etmeden! Ancak hiç birine benzemeyen yepyeni bir yapıda… ‘Bir ağaç kadar hür bir orman gibi kardeşçesine’. Önce aracın dizaynı sonra hardware ve software gerekiyor. Aracın kullanıcı dostu (user friendly) olması gerekiyor. Birlikte, adım adım…  

Türk bir yandan kendi içinde kendinden işbirlikçilerle mücadele ederken, beka kaygısı taşırken diğer yandan güvenliğini sınırlarının ötesinde oluşturma durumunda. Parçalarını birleştirme, bütünleştirme ve çevresini genişletme durumunda. Siyasi iktidar bu geniş ve farklı dünyalar arasında gelgitler yaşadı. Hatalardan, yanlışlardan  da geleceğe dönük çıkarımlar yapmak aydınların ve kurumların sorumluluğudur. Büyüme biraz da güneşe ve aydınlığa yönelmedir.

 

Yazar

Mustafa İmir

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.