Peki şimdi nereye: Eve dönüş – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______03.04.2020_______

Peki şimdi nereye: Eve dönüş

Talha Göktuğ Gönen

 

Corona Krizi bize evlerimizin yerini öğretti. Modernizasyon sancısı altındaki Türk toplumu birey / cemiyet ikilemi altında ev imgesini yitirmişti. Baş gösteren bu belirsiz kriz, bizi salgın boyutu dışına taştıkça, evimize daha doğrusu kalemize yöneltti. Bireyselleşme sürecinde gevşemiş organik bağlar, aile ve akrabalık ilişkileri, kolektivist yapı ve geleneksel toplum dinamikleri kriz atmosferinde milyonlarca insanın güvenli limanı oluverdi. Yalnızca “tanıdık doktor” ihtiyacı üzerinden değil tabi ki. Temel tüketim mallarına erişim risk atına girerken, piyasanın kırılganlığı ortaya konulurken, asayişin ve güvenliğin garantisi azalırken, en kötüsü için kurgulanan her senaryoda; “kale” baba evi oluverdi. Baba somut olarak var olsun veya olmasın. En kötü ihtimallerde babanın gölgesinde organize olunacak çekirdek birimler tüm krizlere karşı en güvenli organizasyon gibi hissediliyor. Bu bilinç dışı ön kabul; kültürel seçilim ile bizleri bu arayışa itecek mekanizmalarla donatılmış toplumsal yapının bir sonucu muhtemelen.

Kökenleri asırlar öncesine götürülebilir katmanlara dayanan bu toplumsal refleks pek çok farklı unsur ve zümre için aynı reaksiyonu meydana getirmekte. Kentten kıra, kırdan köy ve yaylaya, ovalardan dağlara bir göç planı tüm toplumun şuur altında beliriverdi. İş, okul, mahalle arkadaşını bırakıp soyunun peşine düşen milyonlarca insan bugün bu göç planına odaklı bir biçimde haberleri takip ediyor. Aile birimini temel toplumsal özne olarak gören kültürel şuur altları; çekirdek örgütlerine dönerek krizden sağ çıkmaya çalışıyor. Baba evinin korunaklı duvarları, baba sağ ise somut biçimde ortaya çıkıyor. Babayı soyutlama nesnesi olarak okumak zorunda kalanlar ise onun gölgesi altında düşünerek, konuşarak, organize olarak ve pratiğe dökerek o duvarları yeniden örmeye girişmiş durumda.

85 Milyon bugün babasını arıyor. Onu, devletin soğuk kollarında bulamıyor, tarikatının cemaatinin şeyhinde, partisinin derneğinin vakfının salonlarında da. Soy bağını merkeze alan örgütlenme biçimi binlerce yıldır nasıl açlık, kıtlık, kuraklık, savaş ve yağmadan bizleri koruduysa aynı kültürel kodlar bizi bugün aynı çözüme çekmekte. Kardeşlik, akrabalık, hemşerilik ve en geniş ölçekte de milliyetçilik; muadili kimliklerin tamamını yenerek su üstüne çıkmaktadır. Krizler; güvenlik, düzen ve istikrar istenci yaratır. Kamu hizmetlerinin evrensel standartlardan yoksun oluşu bu talebin bireysel sermaye ile karşılanmasına neden oluyor olabilir. En mikro düzeyinde aileden, makro düzeydeki ulusa kadar soy esaslı örgütlenme bu tarz durumlarda bir güvenlik çeperi vazifesi görüyor. Ortalık her karıştığında zihnin derinliklerine hapsedilmiş ve unutuluş evrimsel mekanizmalar, tekrar harekete geçerek binlerce yıllık toplumsal hafızayı yeniden diriltiyor. Bu durumun nedenleri arasında Türk halkının modernizasyonu ve kent yaşamını tam manası ile içselleştirememiş olması da gösterilebilir. Aileye ve babaya doğru başlayan hareket her zümre için faklı karakterde bir göç sürecine evirilmeye başladı. Öğrenci, işsiz, işçi, işveren veya memur tüm kesimler farklı koşullarda benzer bir refleks ile güvenlik istencini yatıştırmaya çalışıyor. Bu eve dönüş süreci ise çok sayıda mikro çatışmaya ve büyük ölçüde kültürel değişime gebe.

Merkeze yeni evli bir çifti aldığımızda ayrı, ebeveynleri aldığımızda ayrı, yaşlıları aldığımızda ayrı zorlukları tahmin edebileceğimiz bir çatışma bugün başladı bile. Tolerans seviyesi tartışmalı olan Türk halkı; kuşak, cinsiyet, rol, yaşam tarzı veya ideoloji farklılığının aynı evde hapsolma süreci ile büyük bir imtihanla karşı karşıya gelmiştir. Bu sürecin en belirgin gözlemlenebileceği örneklem grubu olan öğrencileri mercek altına alarak söz konusu toplumsal hareketliliği çözümlemeye çalışmak oldukça mantıklı.

Memleketini terk ederek kendi eğitimine, işine, yani hayatına sahip olmaya talip talebeler Corona ile sarsılmış durumda. Okulların ve sosyal mekanların tamamının kapatılması ve karantina söylentileri; ailelerin baskın çağrıları ile birlikte milyonlarca öğrenciyi memleketlerinin yoluna düşürdü. Ailelerinden, memleketlerinden yani köklerinden izole biçimde bireysel varoluşunu inşa etmek üzere ayrıldıkları kentlere dönen milyonlar bugün korunaklı illüzyonlarının dağılması ile karşı karşıya. Söz konusu illüzyon fanusu bizzat öğrenciler tarafından inşa edilen organize bir toplumsal gerçeklikten kaçış alanıdır. Öğrenci hayatının bu yanını düzgün bir şekilde analiz ettiğimizde, milyonlarca gencin elinden ne alındı daha iyi görebileceğiz.

Ailelerinin ekstra tutumluluğu üzerinden finanse edilen öğrencilik hayatı; çoğu öğrenci için ailenin yaşam koşullarından çok daha üst bir konfor seviyesi sunmakta. Hiçbir ebeveyn Netflix ve Spotfy üyeliğinin ne önemde olduğunu şehir dışından denetleyemez. Her öğrenci için geçerli olan anahtar bir hakikat şudur ki, harçlık yarıya düşse öğrenci pek ala yaşamına devam edebilir. Hem de öyle zannedildiği kadar büyük bir dram yaşamadan. Öğrenci tarafından yenilen son waffleın, içilen son mochanın finansmanı çoğu zaman eve alınmayan mobilya, iki gün erken dönülen yaz tatilidir ebeveynler için. Öğrenci bunu göremez veya görmezden gelir. Yaşamını idame ettirdiği o düzen sahip olduğu tek şeydir. Geliri; emek karşılığında elde edilmemiş burs ve harçlıklara dayanırken öğrenciler illüzyonlarının ilk basamağını inşa etmiş olur.

Toplumsal yapının seneler boyu omuzlara yüklediği kontrol ve düzenleme baskısından bir anda sınırsız bir hareket kapasitesine kavuşma süreci üniversiteye adım atmakla başlar. Özel alanın aile öznesince işgal edildiği geleneksel yapı; evdeki temel faaliyetleri dahi disiplin altına alarak ev dışını bir serbestlik bölgesine çevirmiştir. Dışsal disiplinin elinin gözünün kulağının uzanmadığı her alan serbestlik alanıdır genç birey için. Öz disiplin mekanizması yokluğunda kendi bireysel varoluşunu gerçekleştirmek, kendi yasalarına uymaktan yoksun öğrenci özgürlüğün değil serbestliğin ortasında kalmıştır. Böylelikle emek, enerji, zaman da finansal gelir gibi sınırsız bir serbestliğe amade olmuştur. Aile evinde saç tıraşına ve takacağı aksesuarına karar vermeyen genç bireyler; öğrenciyken din, ideoloji, yaşam tarzı değişikliklerine karar verecek iktidarı elde etmiş olur.

Bireysel varoluşun yeniden üretimi -devam zorunluluğu gibi- dışsal mecburiyetlere dayanıyor iken söz konusu yaşantı ne kadar kırılgandır tahmin edebilirisiniz. Tüm bu hayatın bir illüzyon oluşu ise Corona Krizi ile milyonlarca genç bireyin yüzüne vurulmakta. Yüksek kontenjanlar ve niteliksiz okullar, diplomalı işsizlik, ait olunan sosyal sınıf, tabaka ve kültürel zümre. Türk genci hakikatin çirkin ve dayanılmaz yanıyla bir saat içinde yüzleşti. Corona Krizi, aslında hiç var olmamış olan o yüksek konfor, karşılıksız gelir, sınırsız serbestlik ve mücadelesiz bireysellik dünyasını hakikatin soğuk pençesi ile paramparça etmiş durumda. Öğrenciler çok ani bir biçimde hangi kente daha doğrusu hangi eve ait olduğunu, hangisinde ise yalnızca tatil yaptığını öğrenmiş oldu. Artık çatışma ve mücadele içine girmemek için kaçtığı veya hayatını sansürlediği aile evine dönen öğrenci; belirsiz bir süreliğine buraya hapsolmuş vaziyette. Bireysel varoluşunu fikir, düşünce ve duygularını gizleyerek veya evin ortak alanlarında az vakit geçirerek gerçekleştirme dönemi ne kadar süreceğini bilmediğimiz bir ev hapsi ile geride kalmış durumda.

Corona Krizinin “Dün”ünü anlamlandırmaya çalıştığımız bu analizin sonu geldi. “Bugün”ü anlamlandırmak ve yorumlamak çabasına gireceğimiz ikinci yazıda ev içindeki sosyal iktidar mücadelesini ve bu mücadelenin kültürel arka planını ele alacağız.

Gelecek Bölüm: “Eve Hapis”

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları