18.04.2026

Sorgulama: Seçimler ve milliyetçiliğin yükselişi-3

MHP, “ülkücülük” adı altında, içi hiçbir zaman doldurulamamış ileride de durdurulamayacak olan bir "dava” retoriği, “aksaçlılar- sakallılar gibi tamamen siyaset ve usdışı tabirler”i gittikçe çok daha fazla temsil eder hale geliyor.


Milliyetçilik mi galip geldi?

Televizyonları seyreden bir yabancı, seçimi sanki milliyetçi bir partinin kazandığı yönünde kanaat sahibi olabilirdi. Ülkede bu ölçüde “yükselen milliyetçilik” söylemi gündem oluşturdu. ATA İttifakının adayı Sinan Oğan’ın % 5 oy alması, İyi Parti, MHP, BBP ve Zafer Partisi gibi partilerin hem iki büyük ittifakta hem de bağımsız olarak seçime girmeleri de milliyetçiliğin gündeme oturmasına bir sebepti. Ayrıca, AKP’nin kullandığı terör söylemi ve millî savunmadaki atılımları seçim malzemesi yapması üzerinden yürütülen propaganda da milliyetçi bir söylem olarak kabul edilmişti.

Aslında her iki büyük ittifak içinde yoğun tartışma yaşayan milliyetçi gruplar oldu. Her iki milliyetçi gruptan birinin tercihi solcu Kemal Kılıçdaroğlu; diğerinin tercihi ise siyasal İslamcı ve milliyetçiliği ayaklar altına aldığını söyleyen, Türk kelimesini devlet kurumlarından kaldıran Recep Tayyip Erdoğan oldu. Bu iki aday arasında bir tercihe zorlanmaları ise kendi aralarında ülkücülüklerini ve milliyetçiliklerini sorgulayan bir tartışmanın ortaya çıkmasına sebep oldu. Her iki grubun Cumhurbaşkanı adayını kabul etmeyip milliyetçi bir aday çıkaran Ümit Özdağ önderliğindeki ATA İttifakı da her iki ittifaka mesafeli olanların yöneldiği bir alternatif hâline geldi. ATA İttifakı Cumhur İttifakındaki milliyetçileri Erdoğan’a karşı geçmişten gelen rahatsızlıklarını kullanıp başka bir adaya, Sinan Oğan’a kanalize etme yoluna gitti. Sonuçta, MHP, İYİ Parti ve BBP’nin yanı sıra yüzde 5,17 oy alan cumhurbaşkanı adayı Sinan Oğan’ı da dikkate aldığımızda seçmenin dörtte birinin tercihini Türk milliyetçiliği çerçevesinde kullandığı görüldü. Ümit Özdağ’ın stratejisi başarılı olmuştu.

Sözcü Yazarı Deniz Zeyrek, seçimlerle birlikte yeni oyun kurucunun “milliyetçilik” olduğunu ve “parlamentonun da Cumhurbaşkanlığı’nın da kilit siyasi unsurunun milliyetçiler hâline geldiğini” belirtirken gerekçesini şöyle sundu: “Devlet Bahçeli bugün istese bir dönem ‘Milliyetçiliği ayaklar altına aldık.’ diyen Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı’ndan, AK Parti’yi de TBMM’deki çoğunluktan edebilir.”[1]

İkbal VURUCU

[1] Deniz Zeyrek, “Yeni oyun kurucu: Milliyetçilik”, https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/deniz-zeyrek/yeni-oyun-kurucu-milliyetcilik-7685429/

 Prof. Dr. A. Baran DURALTC Trakya Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi

14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri dolayısıyla “Milliyetçiliğin yükselişi” tartışmaları gündeme damgasını vurdu. Sizce de milliyetçilik yükselişte midir? Öyle düşünüyorsanız gerekçeleriniz/kriterleriniz nedir?

DURAL: Son birkaç seçimde, Türk milliyetçisi partilerin tüm oyları hesap edildiğinde, geçtiğimiz dönemlerde karşılaşılmayan bir gerçeklikle yüz yüze geliniyor. Bu da Türk milliyetçisi partilerin toplam oy oranının, yüzde 20- 23 gibi azımsanmayacak bir orana ulaşması. Ancak Türk milliyetçiliğinin artan oy oranının, milliyetçiliğin yükselişi bakımından yeter değişken oluşturmadığını bilmeliyiz. Zira Türk milliyetçiliğinin durumunu, onun tam karşı kutbunda mücadele veren Kürt milliyetçiliğinin siyasal kanadını, işi PKK’ya falan bulaştırmadan, görmezden gelerek çözemeyiz. Bu açıdan bakıldığında artık Türk milliyetçiliğinden kesin olarak ayrışmış bulunan BBP ve bu partinin aldığı 500 bin oy çıkarıldığında, oran olarak Türkiye’de milliyetçi saikler doğrultusunda oy veren kesimin, toplam seçmenin yüzde 30’unu aştığını ortaya koyuyor. Benim uzun zamandan beri Kürt milliyetçisi- faşisti olarak nitelendirdiğim bölücü terör örgütü PKK ve kesinlikle onunla özdeşleştirmediğim seçmen kitlesiyle beraber, toplam seçmenin yaklaşık üçte biri, milliyetçi gerekçelerle sandık başına gitmişse, o ülkede, milliyetçilik genel anlamda yükselişte demektir. Ancak pazardaki her ürün gibi milliyetçiliğe olan rağbetin yükselmesi de, milliyetçiliğin, birbirine benzemez şekilde çeşitlilik kazanmasıyla sonuçlanır. Bazı milliyetçiliklerin değer yitimine gitmesine karşın, bazılarının da çağın değerlerini yakalayarak, pazarda daha aranır hâle gelmesi kaçınılmazdır. Yani oy oranındaki artış, mutlak olarak yükselen milliyetçiliğin bir arada davranacağına, işbirliği yapacağına veya bir iktidar almaşığı olacağına delalet etmez.

Ben dünya görüşü olarak, milliyetçiliği seçtiğimde (1988-1989) Türk milliyetçiliği, Türkeş’in önderliğinde, MÇP ismi altında örgütleniyordu. Yüzde 4- 6’lik bir oy haznesine sıkışan MÇP, bugünkünden çok daha verimli tartışmalar üreten zeminiyle, siyasal olaylarda etkin ve bütünleşikti. Üstelik parti içi ilişkileri itibarıyla tartışmaya daha açık ve olumlu anlamda doğurgan bir yapıdaydı. 1990’lı yıllarda rahmetli Türkeş’in de isteğiyle, Yeni Düşünce’de yaptığımız bir okuyucu yoklamasında, okur tabanımızdan, kendilerine göre milliyetçiliği tarif etmelerini istemiştik. Gelen birbirine benzemez yanıtlar arasından yaptığımız sınıflandırmada, MÇP’nin yüzde 4- 6 arasında değişen tabanında, ellinin üzerinde milliyetçilik tarifine ulaştık. MÇP döneminde, ülkücülük kimsenin tarif edemediği, özellikle parti ya da gazete- dergi yoluyla milliyetçiliğe adım atanların kafasına asla uymayan, yerleşmeyen, doğal olarak da Türkeş ve parti yönetimi tarafından baskılanmayan, tali bir tartışma konusuydu. Ayrıca, “ülkücülük” ülke basınında, mafya- sokak kabadayılığı, saldırganlık, suça meyilli olmakla beraber anıldığından milliyetçilik tarafından hayli mesafeli ele alınan bir “alet edavat”tı. Bu bakımdan MÇP devrinde milliyetçiliği seçen Ülkü Ocaklı kesim hariç, partinin yeni tabanı, “milliyetçilik” ortak başlığı altında sınıflandırılıyordu. O dönem için parti geliştikçe pek hesaba katılmayan bu ciddi iç- kamplaşma, parti tekrar MHP adını alınca iyice görünür hâle gelmeye başladı. Zira partide orta yaştaki taban ve yöneticilerin yanı sıra, Ülkü Ocakları kanalıyla bünyeye kazandırılmış, ülkücü bir azınlık, diğer eğilimlerle çatışmadan varlık gösteremez duruma gelmişti. Örneğin MÇP döneminde baskılanmayan ülkücülük, parti MHP adını aldıktan sonra ve aynı süreçte, MHP geleneğini yeterince, “ülkücü” bulmayarak ayrılan Yazıcıoğlu ekibinin partileşmesiyle,  başat sorun hâlini aldı.

Yine de sayısal anlamda düşünüldüğünde, kendi tersini biçimlendirerek yarışta tutma adına, milliyetçiliğin, Türk ve Kürt milliyetçiliği olarak yükselişte olduğu ileri sürülebilir.  Eskiden MÇP- MHP geleneğinde varlığını sürdüren milliyetçilik içinde; merkez sağ eğilimliler, Türk- İslamcı çizgide muhafazakar milliyetçiler ve Türkçüler olarak, biri diğerleriyle mücadele eğiliminde olan üç farklı akım barındırıyordu. Yine aynı senelerde sanıyorum MÇP yönetiminden sayın Ferruh Sezgin’in başlattığı tartışmayla, yine Yeni Düşünce’de, sorunun verili bir kısmını teşkil eden Ülkü Ocakları’nın geleceğine ilişkin bir tartışma gündeme getirilmişti. Sezgin, daha sonra pek çok yazarı parti yöneticisi konumunda olan kalemle birlikte, Ülkü Ocakları’nın kapatılıp, parti gençlik teşkilatlarına dönüştürülmesini savunuyordu. Bu tartışma MÇP- MHP’nin, “ülkücü mafya” suçlamasına hedef bırakıldığı, Türkeş’in her hafta onlarca Ocak kapattığı, Ocakları düzenlemek adına rahmetli Metin Tokdemir’in GKSO başında görevlendirildiği yıllardı. Müdafileri, Ülkü Ocakları’nın kağıt üzerinde bağımsız (yarı- bağımlı) yapısına son verilirse, “ülkücü mafya”nın ortadan kaldırılıp, parti disiplinine alınan gençliğin, sokaktan uzak tutulacağını, ayrıca gençliğin yanına bina edilecek kadın kollarıyla partinin popülerlik- sivillik kazanacağını ileri sürülüyordu. Bu tartışma, Ülkü Ocakları’nın tepkisi ve Yazıcıoğlu hareketinin, daha fazla ülkücü olduğunu ispat” amacıyla partiden ayrılmasıyla, kesilmek zorunda kalındı. BBP hareketiyse, partinin klasik kadrolarının üçte birini koparmasına karşın; Taksim laiklik mitingleri, İzmir’de bayram gösterilerinde yer alan “asena yürüyüş kolları”, “yeşil sahaların bozkurtları”, büyük kentlerin yan-mahallelerinde yükselen bozkurt selamı- işaretiyle popülerleşen MHP’nin, önünü kesemedi ve parti büyüme eğilimini sürdürerek, yüzde 10’ları zorlamaya başladı.

Tüm bu değerlendirmelerin ışığında, “Maalesef oyu geçmişin 4 katını aşmış Türk milliyetçiliğinin, hiçbir kanadı bugün aynı zenginliği içinde barındıramıyor. Üstelik büyüdükçe düşünsel anlamda birbirinden ayrışarak, ideolojik hesaplaşma sürecine doğru ilerliyorlar.” diyerek hayıflanmak mümkün olduğu gibi, ayrışmanın herkese iyi geldiği, üstelik ülke siyasetine de katkı sunduğu ileri sürülebilir. Ben yine şeytanın avukatlığını üstlenerek, ikinci tercihten yana tavır koyacağım ve “birlikte hayır vardır” çorbasının, bin yıldır ısıtılıp ısıtılıp piyasaya sürüldüğü ülkemizde, ilk tezi, Anadolulu- yarınsızlıkla itham edeceğim. Zira her birleşmeden fayda sağlanmaz, bazen tarafların itilafında, “rahmet” vardır. Bu arada cevaplar boyunca sıklıkla başvurulacak Rumelili- Anadolulu çatışkısı, coğrafi olarak adı geçen topraklarda oturan insanları, birbirinden ayrıştırmak amacıyla kullanılmayacak. Şerif Mardin’in merkez- çevre diyalektiği içerisinde, oturduğu yer tamamen tartışma dışı bırakılarak, Anadolulu zihin yapısı, çevrede kalan ve köy- kasaba milliyetçiliğini savunan, siyasal reflekslerini bu doğrultuda çalıştıran, Mardin’in, “ikinci çeşit muhafazakar aydın” olarak nitelediği kesimi anlatmak için başvurulan bir kavram olacaktır.

 

Bugün milliyetçilik tek çatı altında mı birleşmeli yoksa birden fazla tesir ve güç odaklarına mı ayrılmalı? Türk milliyetçilerinin çok partili olarak seçimlere katılmasını Türk Milliyetçiliği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum milliyetçiliğin etkisinin artması olarak görülebilir mi?

DURAL: Bu ayrışma kesinlikle doğru bir süreci imlemektedir zira bu tartışma tamamlanarak, milliyetçiliğin tüm ayraçlarında kafa karışıklığı giderilip ideolojik netliğe ulaşılmadan, Türk milliyetçiliğinin tarih ve kendisiyle hesaplaşması sağlanamayacaktır. Bugün eleştirilse bile salt aldığı oy oranı sebebiyle bile, milliyetçiliğin amiral gemisi hâlâ MHP gibi görünüyor. MHP’nin İYİP’e karşı sağladığı üstünlük, bıçak sırtı denge üzerine oturuyor olsa da. Peki, MHP’nin amiral gemi pozisyonunda bulunması beraberinde neyi getiriyor?

Öncelikle MHP, “ülkücülük” adı altında, “içi hiçbir zaman doldurulamamış ileride de durdurulamayacak olan bir dava” retoriği, “aksaçlılar- sakallılar gibi tamamen siyaset ve usdışı tabirler”i gittikçe çok daha fazla temsil eder hâle geliyor. Bunun doğal tümleyenleri olarak, en azından dava retoriği kadar içi kof bir “bilmediğiniz şeyler var” söylemi, neredeyse İttihat ve Terakki ile Kemalizm’i düşman addeden kof bir Anadolu milliyetçiliğiyle (köy- kasaba milliyetçiliği) birleşerek, halktan kopukluğu meziyet sanan bir yapıyı inşa ediyor. Oysa milliyetçilik bu ülkeye, bizzat Türk Ocakları’ndan doğan İttihat Terakki’nin pozitivist (olgucu) görüşleriyle birlikte geldi. Hatırlamayanlara anımsatmakta fayda var: Olgucu düşünce, gözle görülmeyen- elle tutulamayan tüm kavramları- nesneleri, usdışı (akıl dışı) ilan eden, en azından tartışma konusu etmeyen bir anlayıştır. Türk Ocakları bu şekilde doğarken, o güne dek kendi içinde yuvalanan İslamcıların, radikal unsurlarını “safra” misali dışarı atarak, ülkede İslamcı siyasetin doğmasına da aracılık etmişti. Daha sonra bu yapıyla çatışmaya giren milliyetçi ideoloji; Ziya Gökalp- Yusuf Akçura- Tekin Alp’in düşünsel kılavuzluğunda, I. Paylaşım Savaşı’nda onurlu bir mücadele vermekle kalmadı, zamanın şartlarında mümkün olanı elde tutarak, çağının gereklerine uygun yeni bir ülke de kurdu. Benim bildiğim milliyetçiliğin tarihi böyle başlar. Dolayısıyla Türk Milliyetçiliği, MHP’yle var olmadığı gibi onsuz da yok olacak bir akım değildir. Zira laik milliyetçilik bir partiyle sınırlı tutulamayacağı gibi, ülkenin tarihine ismini kazımış ilkelerinden (6 Ok) birisini temsil eden niteliğiyle, tüm siyasal zemine bulaşmıştır.

Sizin birleşememe sorunuz, akla ister istemez bir diğer yakınlaşma dönemini getiriyor. Bence partisel tartışmalar bir kenara bırakılarak milliyetçiliğe, ülkenin ekmek- su gibi ihtiyaç duyduğu, kimsenin tekeline alınamayan, ileride de alınamayacak gerçek içeriğiyle yaklaşıldığında, son elli yılın en hayırlı aşamasının CHP ve kimi sol partilerdeki sol milliyetçilerle (ulusalcılarla), sağ milliyetçilerin kaynaşması olduğu teslim edilmelidir. Ne de olsa bu bir takım partilerin kapalı kapılar ardında yaptığı, 6 masa, vs gibi seçime ilişkin boş muhabbetten öte, her iki tarafın tabanından tavana baskılanan, sivil bir sürecin sonunda oldu. Önce rahmetli Türkeş tarafından izlenen, daha sonra 2015 yılına değin Bahçeli eliyle yürütülen, nedense 2015 MHP’sinin başaramadığı, bu büyük buluşma, hem milliyetçiliğin hem de ülkenin köprüden önceki son çıkışıydı. Ne yazık ki, CHP ve MHP gibi klasik iki devlet partisinin (jakoben- elitist- devletçi- devletin beka sorununu halkının günlük sorunlarından her daim daha fazla ciddiye alan) alışık olmadığı, tabandan tavanı zorlayan dip dalga akamete uğrayınca, ülke AKP’ye teslim edilmekle kalınmadı. Siyasette her şeyin bir bedeli vardır. Milliyetçi gelenek de bu bedeli, kendi içinde bölünerek ve amiral gemisini İslamcı harekete kaptırarak ödedi. Sonuçta ortaya devletin bekası hususunda farklı fikirlere sahip olan, tam üç tane parti çıktı. Şimdi ben size soruyorum eğer, “Söz konusu vatan olduğunda gerisi teferruatsa”, vatanın geleceği hakkında, üç farklı ama somut siyaset üreten yapının bir araya gelip, sırf taban bunu istiyor diye, iç-içe yaşatılması çabası, olumlu bir gelişme mi yoksa külliyen bir olumsuzluk olarak mı nitelenmeli? İşte ben bu yüzden rahmetli Yazıcıoğlu ile başlayan ayrışma süreçlerinin, son derece sağlıklı- faydalı olduğunu varsayıyorum.

Bugün milliyetçilikteki çatı fazlalığı, aslında bir arada yürümenin mümkün olmadığını, çok çatılılığın bir zorunluluk olduğunu gün yüzüne çıkarıyor. Zira 21. yüzyıl seçmeninin hızla dünyevileşen değer yargılarına salt, “dava, ülkücülük” gibi kavramlarla ulaşılabileceğini ummak, akıl alacak bir iş değil. Bundan 35 sene evvel yani milliyetçi harekete ilk adım attığımız yıllarda, “Her milliyetçi gençliğinde Ülkü Ocakları ve MHP’de orta yaşlarında DYP veya ANAP’ta yer alır.” der ve sözde aklı kemale ermiş büyüklerle alay ederdik. Ne kadar safmışız ve tecrübenin, siyasette ayaklarının üstünde durmak noktasında, ne büyük etkisi varmış. Meğer orta yaşa gelen milliyetçi üst kuşaklar, hayatın ve reel-politiğin sert tokatlarını suratlarında hissettiklerinde, “ülkü- dava- teşkilat” sarmalından kurtulup rasyonel (akılcı) birer birey olmayı seçiyorlarmış. Farkındaysak burada rasyonel birey olmak gençliğinde içinde bulunulan milliyetçi sürü psikolojisinden arınmakla başlıyor. Orta yaşa ulaşan milliyetçi, bindiği taksi “dava” yazmadığı, aylık ev kirasını “teşkilat” ödemediği, eşiyle arasındaki ekonomik sebeplerden doğan sorunu, “lider” çözemediği için kapağı, gerçek bir siyasal iktidar hedefi bulunan, içinde yaşanılan dünyanın meselelerine, yine dünyevi yanıtlar sunabilen bir partiye atıyormuş.

Milliyetçi akıl, bundan epey bir süre önce, dünyanın bugün çoktan etkisinden kurtulduğu soğuk savaş döneminde, ülkesinin tehlikede olduğuna “vehmetti.” Ülkedeki kolluk güçlerinin ne denli etkin olduklarını, hatta bu milletin, “ordu- millet” şeklinde ve sürekli beka endişesiyle kurgulandığını hesaplayamayarak, kendisinden olmayanlarla kavgaya tutuştu. Bunu vatanını herşeyden çok sevdiğinden, samimi hislerinden dolayı yaptı. Sonuçta vatanını sahiplenmesinin bedelini kendisinin de içinde bulunduğu, bir kuşağının heder olmasıyla ödedi. Bu da yetmedi destek çıktığını sandığı kolluk güçleri tarafından tutuklandı, itip kakıldı. Yeri geldi devletin resmi kayıtlarında ismi, İslamcı hareketle birlikte, “büyük” tehlike olarak geçti. Gençlik yıllarında katıldığı “mahalle kavgasından”, eğitimli ama yitik bir sürü olarak ayrıldı.

Üstelik işin trajik yönü bununla da bitmiyor. Milliyetçi gençliğin o günkü kavgasının sebebi, Türkiye’nin “Sovyetleştirilebileceği” endişesiydi. Çok sonra öğrenildi ki meğer SSCB’nin, böyle bir politikası da yokmuş. Zira SSCB- Rusya Federasyonu, Stalin ayracı hariç, daha Lenin döneminden günümüze, batıyla iyi ilişkiler içindeki komşusu Türkiye’yi; olası bir (tıpkı bugün olduğu gibi) küresel ambargo tehdidini aşmak için başvuracağı, bir müttefik olarak değerlendirirmiş. Bu minvalde Türkiye’nin Sovyetleşmesi seçeneği, en az SSCB- Rusya’nın işine yarıyormuş. İşte sırf bu vehim yüzünden, bugün, Türk- Rus ilişkilerini sıkılaştıracak, Avrasyacılığın ötesinde bir tarihsel blok yaratma seçeneğini yüklenecek en kilit parti olan MHP,  hala “Rus domuzu” külliyatından medet ummak zorunda kalıyor. Bir de ilginçtir: Moskova’da tanık olmuştum ki Ruslar da, Türklere yönelik, “Türk ayısı” tabirini kullanırlarmış. Şimdi birbirlerine aynı kavramlarla seslenen iki kültürden birisi, yetersiz bir Avrasyacılık oyun planı üzerinden de olsa, diğerini “stratejik ortak” olarak görebilme eğilimindeyken, diğeri hâlâ kafayı eski, “ayılık” hikayesine takmış durumda. Kendimize soralım, bu iki kültürden hangisi daha gerçekçi ya/ ya da yapıcıdır?

Bu arada Türk dünyası ekseninde, Rusya ile iyi ilişkiler kurmak, Rusya’nın güç durumunda komşuluk görevini yerine getirerek, ABD- AB karşısında pazarlık kozunu arttırmak mümkünken, bu seçeneği en iyi değerlendirme potansiyeline sahip iç oyuncu kimdir? Ortadoğu- Kafkas hinterlandında bölgesel sınırlar yeniden çizilirken, Rusya dolayımıyla sınırlara sahip çıkmak elimizdeyken ve bunu da sanılanın aksine en iyi milliyetçi partiler yapabilecekken, “diğer parti beni nasıl suçlar” baskısıyla, ülkenin var kalma davasının AKP’ye ipotek edilmesi bir ulusal güvenlik sorunu mudur değil midir? Siyaset hiçbir zaman boşluk kaldırmaz. Eleştirim her 3 partiye. Eğer siz kendi yeni hedefinizi ıskalar, ve Rusya ile ilişkiler siyasetini yeniden ele almayı beceremezseniz, oluşan boşluk bir diğer parti yani AKP eliyle doldurulur. Bu tip yaşamsal sorunlar elinizden kaydığında, bu sefer milliyetçiliğin varlık alanı ya da ne işe yaradığı yüksek sesle tartışılmaya başlanır. Tabii konuyu ele alan da, bunu temel bir politika belleyip gütmeye veya tamamen gündelik çıkarlar yolunda kullanıp sömürmeye, kendi başına karar verir. Sonra bir bakmışınız Türkiye’nin ulusal kozları teker teker yitip gitmeye başlamış. Doğallayın bu soruşturma soruları çerçevesinde, milliyetçiliğe tamamen bir hareketin iç sorunuymuş gibi yaklaşma eğilimindeki tartışma, boyut kazanarak, uluslararası temel bir meseleye dönüşür. Yani ne milliyetçilik konusu, ne de Türkiye’nin jeopolitik dengesi, sadece bu ülkenin yerel oyuncuları (aktör) tarafından çözülebilecek birer iç mesele değildir. Türkiye sadece Türklere bırakılmayacak kadar ciddi bir mesele olarak algılanmaya başladığında, milliyetçiliğin üç unsuru da, milliyetçilik sorununun tali unsurları durumuna indirgenir. Dünyadan kopuk, Anadolulu (kasaba- köy) milliyetçiliği yapılamaz çünkü milliyetçilik, dinamikleri kentlerden akan ideolojidir. Milliyetçilik meselesi, bu ülkenin var olma tepkisi olarak, bir memleket meselesidir. Köy ve kasabanın siyasal ufku kısa vadelidir. Kentsel bir milliyetçiliğin ufkuysa en az bir seçim sürecini içselleştirir, siyasete uzun erimli bakış açısıyla odaklanır. Türkiye’de modern milliyetçilik, asla bir kıl çadır ideolojisine indirgenemez.

Türkiye’de nicedir milliyetçilik, siyasal olarak birkaç koldan ve tamamen farklı hedeflerle, siyasal yaşamını sürdürmek zorunda. MHP giderek Türk- İslam sentezi adı verilen, içine 12 Eylül’de zerk edilen ideolojik çıbanbaşına güvenirken (aslında İslamcı partiye ortaklık etmesinin ön-koşullarından biridir bu), İYİP milliyetçilerin de içinde bulunduğu, ideolojik omurgalı bir kitle partisine yelken açıyor. Bu bağlamda partiyi ülkücülerin kontrolü altında tutmak isteyen Koray Aydın eğilimiyle- Akşener’in liberal- merkez milliyetçi çizgisinin hesaplaşması, sancılı bir süreç olarak İYİP’e nüfuz ediyor. MÇP’deki eski bütünleşik merkez eğilimi, bugün İYİP’te Akşener çizgisi temsil ediyor. İYİP ülkücülerin kontrol altına almaya çalıştığı bir partiden, ülkücülüğünü mazisine gömen ve siyasal anlamda liberal milliyetçiliği ilke edinen, belki içerisinde sorun çıkarmayan ülkücüleri de barındıran bir partiye dönüştüğünde, muhtemelen siyasetin merkez sağ bağlamında yaşadığı kriz aşılacak. Bu parti Özal’ın partisi üzerinden 4 eğilimi insafsızca sömürdüğü bir parti olmayacak. Daha çok Demirel çizgisinde, partideki hiziplere aşamayacakları sınırlar çerçevesinde olanak tanınan, gerçek anlamda muhafazakar- demokrat bir yapılanmayı gaye edinecek. O zaman AKP’nin yüzündeki merkez siyaset boyasının, rimelleri akacak. Bu partinin inanç anlamında eyyamcı, günlük siyasette fırsatçı, otoriter muhafazakar,  milliyetçilik karşısında araçsal, ekonomide emek- örgütlenme düşmanı saldırgan liberal faşist yüzü, kitlelerden gizlenemez hâle gelecek. Yürüttüğü siyasal hayır- hasenat faaliyetleriyle AKP bugün, silahlı ordusunu oluşturan kolluk güçleri, silahsız ordusunu teşkil eden MHP, din adamları, basın, yani çağcıl serfleriyle (esası itibarıyla özgür ama anlaşılmaz bir biçimde AKP’ye bağımlı?) ahir zaman derebeyliğine benzemektedir. Ama acaba gerçek böyle midir? Şimdilik geçelim.

 

Sizce bu seçimlerde milliyetçilik gerçekten anahtar bir rol mü oynadı yoksa siyasi bloklar arasındaki kavga milliyetçilik maskesiyle mi yürütüldü? AKP’nin yeniden iktidar olması Türk milliyetçiliği açısından ne anlam taşıyor? Ne gibi sonuçlar doğurabilir? Neden?

DURAL: Şimdi Türkiye’de iki tane iktidar şansı bulunan, başa güreşen parti var gibi gözüküyor. AKP ve CHP’den bahsediyorum. Dolayısıyla yukarıdaki her iki soruya, CHP’yi bırakıp sadece AKP üzerinden yanıt sunmak mümkün değil. Üstelik bu iki parti de ortak kaderi paylaşıyorlar. Bu ortak payda aynılaşmadır. Kısacası Türkiye, kurulduğu yıllar bağlamında son derece devrimci- dönüştürücü ancak evrimleşme süreçleri çerçevesinde içerik değiştirerek aynılaşan, iki partinin iktidar savaşıma sahne oluyor. AKP ve CHP her ikisi de tıpatıp birbirinin aynı olan iki tane son derece hantal ve iri iki parti. Bunlar bırakın devrimci- dönüşümcü tözlerini, varlık amaçlarını yitirmiş, kendi bileklerinin gücü vasıtasıyla, ne iktidar olabilmeyi ne de ölmeyi beceren, adeta öz- mezarlıkları sınırlarında, şaşkın- zamansız- amansız gezen filler gibiler. Büyük olmasına büyükler ama bu büyüklük azametlerinden değil, hantallıklarından ileri geliyor. Bu iki “büyük” değil ama “iri” hantal parti, diğer oyuncular olmadan iktidar olabilme yeteneğine sahip değiller. Koltuk değnekleriyle zar- zor ayakta durabilen AKP- CHP ikilisi, ülkenin orasına- burasına astıkları binlerce tabelaya rağmen, aslında kurumsal örgüt yapısı da göstermiyorlar.

İşte milliyetçilik tam da burada devreye giriyor. Eğer bir ülkede iki hantal- iri parti bulunuyorsa ve bunların tek başına siyaset oyununu domine etmeleri mümkün olamıyorsa, o zaman asıl fail oyuncular yani eyleyen güçler olarak, milliyetçilik- milliyetçi partiler ön plana çıkıyor. Cumhur ve Millet ittifakları da böyle yapılanıyor. Gelinen noktada AKP, MHP olmadan, CHP de İYİP ve bundan sonra ZP olmadan yoluna devam etme gücünden yoksun, iki iri- hantal yapı. Üstelik Millet İttifakına sadece Türk milliyetçiliği de yetmiyor ve dışarıdan Kürt milliyetçiliğinin desteğini sağlamak gerekiyor ki, bu da CHP’nin üzerinde, neden bu kadar kuşku bulutu gezindiğini açıklıyor. Yoksa rasyonel siyasetin hüküm sürdüğü bir ülkede, bizzat ülkeyi kuran- Kurtuluş Savaşı yürüten bir partinin, yüzde 20’leri aşamamasının, sıklıkla bu kadar kolay “bölücülük- vatan hainliğiyle” itham edilebilmesinin başka açıklaması yok. AKP’nin kendi hedef kitlesine, CHP’yi her türlü saçmalıkla hedef göstermesine karşın, rahatça inandırabilmesi ya da CHP’nin kendinden menkul bir “Ben Kemal geliyorum!” sloganıyla, tabanını, gerçekten iktidar olacağına (geliyor olduğuna) bu denli inandırabilmesi Türk siyasetinin mantık- dışı bir akıl tutulmasının etkisinde olduğunun somut göstergeleridir.

Daha somut örnekler verelim. Mesela tarihte ezanın Arapça okunmasını yasaklayan CHP’nin, bu yasakçı zihniyetini sonuna dek sürdürdüğü zannedilir. Üstelik bu bilgiye sadece sağ muhalefet değil, CHP’nin kendi tabanı da inan(dırıl)mıştır. Bu ideolojik sanrıya göre CHP katı tonda Türkçe ezanı savunurken, DP kadroları gelip inat ve kararlılıkla, Arapça ezanı geri getirmiştir. Fakat gerçekte bu aynen Abdülhamid-i Sani örneğinde olduğu gibi Türk sağının gerçeğin yerine ikame ettirdiği ideolojik palavradan ibarettir. Zira konu TBMM’ye intikal ettiğinde, DP son derece gergin ve tutuktur. Gözler CHP’nin üzerindedir. Sanılanın aksine CHP kararında direnirse teklif geri alınacak, belki uzun yıllar tekrar dolaşıma sokulmayacaktır. Üstelik teklifte ezanın Arapça okunması değil, Türkçe’nin yanında Arapça da okunabilmesi vardır. Bu kanun teklifine en karşıt kişi de, CHP lideri İsmet Paşa hazretleri değil, DP’li Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır ki, zaten yapılan değişikliğe en güç ikna edilebilen de o olacaktır. Zira onun İttihatçı pozitivizmi, İsmet Paşa’nın görece otoriter devletçi politikasından daha katıdır. CHP Meclis görüşmeleri sırasında, “Ezanın Arapça da okunmasına tavır koymayacağını” açıklamış, DP’liler, ancak bu beyanatın ardından, ezan sorununu çözümleme gücünü kendilerinde bulabilmişlerdir. Bu somut gerçekler TBMM zabıtlarında kayıtlıyken, Türkiye’de ezan sorunu üzerinden yaratılan CHP düşmanlığı, Celal Bayar’ın pek katılmadığı, ama Menderes’in aynı resmiyle, her karesinde boy gösterdiği soyut muhafazakar fantazmayı yaratabilmiştir. Hele bu ideolojik bilgi kirliliğine, MHP’nin Anadolulu tabanının inanması, İslamcıların yaşadığından da ağır bir akıl tutulmasının, milliyetçi kanata bulaştığını gösterir. Zira milliyetçiliğin kurucu lideri Alparslan Türkeş’in, darbeden sonra yaptığı, ezanın tekrar Arapça okunmasına izin verilmesini, “Türk’ün camiinde Türkçe Kurân okunur, Arapça değil. Ezanın tekrar Arapça okutulması ihanettir.” şeklinde değerlendirdiği bilinirken, MHP tabanının bir kısmının tam aksine inanması, Türk- İslam sentezinin, içi boş kuruntu ve hurafelerden oluşan bir kurgu olduğunu kanıtlar. Geçelim.

Sanırım bunu ilk olarak “Ülkücü Bellek”te sayın Hayati Bice paylaşmıştı. TUİK’in yapmış olduğu eski tarihli bir ankete göre milliyetçi tabanın en derin çelişkisi, içerisinde, Türk bürokrasisinin sağ İttihatçı geleneğinin devamı olan aydın tabakasıyla, toplumun altlarından gelme en cahil, en az okuyan, bir şekilde devlete eklemlenerek “maaşyap” kılınmayı bekleyen, yığınları birlikte barındırmasıdır ki solcular bu kesime, “lümpen proletarya” adını verirler. Kerhen, sadece kentte yaşadığı için kentli, İstanbul’da yaşayıp, memleketinin çemenli pastırmasını tüketmeyi hüner sayan bu kesim, aynı zamanda İslamcı siyasal iktidarın, kısa vadeli sadaka politikasının da, birinci dereceden hedef kitlesi ve bağımlısı durumundadır. Buna karşılık, en az İttihat Terakki’nin sol kanadını oluşturan, CHP bürokrasisi kadar dünyevi tavır geliştirmeye, yaşam kalıplarına sahip genelde muhafazakar ama kendisi hakkında bilinçli hâle gelmiş bir milliyetçi tavan, elbette alttaki kesimin önemli kısmıyla çelişmektedir. Milliyetçi tavan, belki herkesten çok kendi avamından kurtulmak isterken, kendi parti içi ötekilerininkinin sayıca çokluğu karşısında gerileyerek, partinin “yabanları” olarak, varoluşsal krizini aşmaya çalışıyor- çalışmaktaydı. Eğer fırsat bulursa laiklik, Kemalizm, pozitivizm bağlamında, CHP bürokrasisine rahmet okutturacak denli sert uygulamalar geliştirip karar almaktan çekinmeyen bu kadro, Yakup Kadri’nin yazmadığı bir “Yaban” romanını bizzat yaşar.

AKP- MHP ilişkisine yönelik olarak akıl yürütebilmek için öncelikle MHP’nin tarihi boyunca siyaseten neyi hedeflediğini tartışmak gerekiyor. Daha önce MHP, CHP’ye benzer demiştik. Ankara Üniversitesi’nde doktora yaparken, Türkiye’de yüksek lisans yapan Hristos isimli bir Yunan milliyetçisi öğrenciyle tanışmıştım. Tez konusu milliyetçilik olduğu için hocası benim yardımıma başvurmuştu. Yıllar sonra diplomamı almaya gittiğimde enstitüde tekrar Hristos’a rastladım. “Şimdi ne yapıyorsun?”  soruma, doktorada CHP’yi araştırdığını söyleyerek yanıt verdi ve ekledi, “Biri ötekinin laciverdi ya. Bu gidişle doçentlikte de abileri İT’yi çalışıp ülkeye döneceğim.” Hristos, Türkiye’nin temellerini çizmişti.

Devleti “koruma- kollama” görevini üstlendiklerini saklamayan her iki partinin, klasik birer “devlet partisi” olduklarını belirtmiştik. Ancak bu durum, CHP’nin mutlak iktidara kilitlenmiş iri ve hantal bir parti olmasına karşın, MHP’nin ancak belli zamanlarda, bu hedefi gütmesiyle ayrışır. CHP, adeta kısırlaştırılmış ama bunu kabullenemeyen erkek kedi gibi kendi iktidarsızlığının faturasını halka kesen ama kendi iç tartışmalarının yarattığı rüzgarla, iktidara oynayan iri parti konumunu yitirmeyen bir partidir. Buna karşılık MHP’nin genel olarak bir iktidar hedefi yoktur. En azından ülkedeki siyasal merkez çökene kadar, böyle bir mutlak hedef güdülmüyordu. Ne zaman merkez çöktü, ilk olarak rahmetli Türkeş, MHP’nin genel hatlarında revizyona giderek, merkezdeki boşluğu doldurmak üzere, yeni bir strateji belirledi. Hatırlayalım Hergün gazetesi yeniden yayımlandı. Hergün içeriği itibarıyla bizzat Türkeş’in komutuyla, liberal bir çizgi izledi. Cüneyt Ülsever’den rahmetli Metin Tokdemir’e çok farklı bir yelpazeye hitap eden gazete, “ülkücü” okurlarını, “davanın satılması” ekseninde ürküttü. Eğer DYP ile ittifak gerçekleştirilip koalisyon hükümeti kurulabilse, gazete muhafazakar- liberal (siyasal açıdan muhafazakar, ekonomik anlamda KOBİci liberal) içeriğiyle, hükümetin yayın organı hâline gelecekti. Aslında Türkeş bunu laiklik mitingleri, H(D)EP destekli DYP- SHP hükümetine sağlanan destek, H(D)EP milletvekillerinin radikalizmden ödün vermemeleri karşısında, bu partinin ipinin yine Türkeş eliyle çekilmesi, Ermeni sorununun çözülebilmesi amacıyla, Petrosyan ile kurulan tatlı- sert dostluk ilişkisi, hep merkezin MHP aracılığıyla doldurulması içindi. Böylelikle hem MHP ciddi bir iktidar pratiği sergileyecek hem de devlet koruma- kollama altına alınıp merkezsiz bırakılmayacaktı. Ee şimdi şeytanın aklına gelmez mi, “Hani bütün Kürt milliyetçisi partilerin, PKK ile ilişkisi vardı ve bu ilişki kesinlikle koparılamaz, örgüt buna izin vermezdi? Demek ki rahmetli Türkeş, içeriden H(D)EP destekli DYP- SHP hükümetini ayakta tutarken, böyle düşünmemiş, hatta muhtemelen, “H(D)EP, PKK’dan bağımsız olarak ülke siyasetine entegre edebilir mi?” diye düşünmüştü.

Neticede seçim ittifakına gidilememesinin sonucu olarak, MHP barajı aşamadı ama yeni politika tuttu ve Alparslan Türkeş yönetimindeki yeni MHP yüzde 8’i geçerek, tarihi oy oranına ulaştı. Aynı politika 2015 yılına dek I. Bahçeli döneminde de sürdürüldü. Türk halkının seçimlerde parlamento- dışı kalan en büyük partiyi, bir sonraki seçimde mutlak ödüllendireceğine dair tespit edilen doğru politika, yeni lidere seçmenin kredi açacağı doğru varsayımıyla birleştirildi. Sayın Bahçeli, bir önceki seçimlerde alınan oyu ikiye katlayarak, MHP’ye kusursuz bir seçim zaferi armağan etti. Yeni lider, kurucu liderin hedefini tamama erdirerek, merkezdeki boşluğun, kısa süreliğine de olsa, MHP aracılığıyla doldurulmasını sağlamıştı. Üstelik seçim zaferinin ardından MHP bugün bölücülükle suçladığı CHP çizgisinden gelen, Türkiye’nin “üçüncü adamı” demokratik- sosyalist Bülent Ecevit ile birlikte, ANAP’ın da katılımı sağlanarak, iktidarı paylaşmıştı. 2015 senesine dek sol ile düşümdeşen politikalar izleyen MHP, adı geçen seçimde, bugün suni bir çadırda nefes almasını, siyasal bir mevta olmamasını sağladığı AKP’nin, yenilmesinde en büyük payı oynamıştı. Ne var ki Erdoğan kendisini ve partisini akıl almaz bir siyasal manevrayla kurtarıp, seçimleri yeniletmeyi başardı.  2015’in ardından başlayan II. Bahçeli döneminde MHP, yavaş yavaş fiili iktidar hedefinden vazgeçerek, bürokrasi içinde varlık gösterme olarak da ifade edilebilecek asıl misyonuna döndü.

Sanırım şu an AKP- MHP birlikteliği şöyle bir anlaşma zemininde kurgulanmış bulunuyor: AKP 2002’den sonra, önce kendi bürokrasisine, yıllardır yetişmiş ama 28 Şubat süreci dolayısıyla fırsat bulamamış, boy boy İslamcı kadrolarına bel bağladı. Ancak bu kadrolar o döneme dek devlete, özenle korunacak bir kristalden ziyade bir nevi Dar’ül Harp yani yıkılması- fethedilmesi gereken kale olarak yaklaştıklarından, kısa süre içinde bu kadroların, devleti yönetmek bir yana, olsa olsa yıkacakları gerçeğini ortaya çıkardı. AKP daha sonra belli ki çaresizlikten, çoğu yurtdışından yetişmiş kadrolarıyla kendisine göz kırpan, o yıllarda da oldukça ılımlı gözüken FETÖ’ye, devletin önemli kurumlarını teslim etmekte beis görmeyecekti. Bizzat sayın Erdoğan’ın daha sonra açıklamak zorunda kalacağı gibi, bu İslamcı örgüt yüzünden, “yanılacaktı- kandırılacaktı”. Devlet bürokrasisiz olmazdı. Eğer CHP bürokrasisiyle yürünmeyecekse, o zaman geride tek alternatif kalıyordu. AKP, tıpkı 7 kez iktidara gelmesine karşın, kendi bürokrasisini oluşturamayan Demirel ve son iki iktidar döneminde, artık CHP’den yeterli kadro tedarik edemeyeceği için Ecevit’in yaptığı gibi MHP bürokrasisiyle çalışacaktı. Kendisinden önce tam iki karizmatik lider bunu becerdiyse, MHP bürokrasisi seçeneği, Erdoğan açısından, Amerikalıların dediği gibi adeta “a piece of cake” yani zararsız ve lezzetli bir kek dilimi kadar güvenliydi.

Sonuçta AKP en çok istediği, kayıtsız şartsız kimseye hesap vermeden siyasal iktidarı elinde tutma işlevini yükümlenirken, MHP de, en tecrübeli olduğu, devleti, bürokrasisi aracılığıyla koruma- kollama faaliyetini yürütecekti. Dikkat ederseniz muhtemelen kendisi de iktisatçı olan sayın Bahçeli, Erdoğan’ın sür-realist ekonomi politikalarının sonucunu önceden kestirdiğinden ve AKP’nin hayır- hasanete dayalı çizgisiyle sosyal devletin yerinin doldurulamayacağını bildiğinden, iktidar partisinin hatalarına ortak olma külfetinden MHP’yi arındırdı. Kazanılan hiçbir seçim zaferinden sonra, kamuoyunda oluşan beklentinin aksine, kabineye ne Bakan soktu, ne de kendi girdi. Böylelikle büyük ihtimalle Erdoğan ile çatışma riskinden de uzakta kaldı. Politika kendi içinde gayet çelişmez- tutarlı bir politikaydı. Son derece de güzel kurgulanmıştı. Zira MHP, daha önce Süleyman beyin arkasını koruyup kolladığı gibi bu sefer de Erdoğan’ın arkasını toparlayarak ve devleti kendi fanusu içine alıp koruyordu. Bunu yaparken, “maaşyap” kılınmayı bekleyen, her talebi reddedildiğinde, “Siz zaten bize değil gomonistlere hizmet ediyorsunuz.” diye kazan kaldırmaya meyilli, alt- tabanının önemli bir kısmına da iş bağışlamış oldu. Farkındaysanız devlet bürokrasisinin küçük orta kademelerinde işe girmek isteyenler için MHP, uzunca bir süredir İş ve İşçi Bulma Kurumu’ndan daha etkin faaliyet gösteriyor. İslamcı kadrolar ve FETÖ başarısızlığından sonra bürokrasiye el sürmekten korkan AKP, devletin kendisine teslim edilmeyişinden ötürü, Türkler için en yüce kurumu partileştiremiyor. Yani AKP’nin bir zaman çılgınca uğruna savaştığı AKP’leştirilmiş devlet yapısı, MHP işbirliğinin ardından, siyasal iktidar açısından ulaşıldıkça ulaşılmaz bir düş hâline geliyor. Üstelik MHP bürokrasisinin elastikiyeti sebebiyle, olası bir iktidar değişikliğinde, aynı kadrolara eklemlenecek, kızaktan geri çağılan CHP bürokrasisinin de katılımıyla, ülke yeni rotasına kolaylıkla eriştirilebilir. Çoğu siyaset bilimcinin görüşlerinin tersine, “O gün gerçekten trafik polisinin bile” farklı davranmaya başladığı görülebilir.

Yani son günlerde her ne kadar hızla yaş aldığı endişesi, hatta dil sürçmeleriyle gündeme gelse bile sayın Bahçeli, hâlâ çok iyi bir oyun kurucu ve AKP iktidardan düşmeden yani oyun bütünüyle kaybedilmeden, kendi partisini olası siyasal fırtınalardan azade kılabiliyor. Her seçimde oyunun düşeceği, hatta baraja gömüleceği varsayılan bir parti, ortada somut bir siyasal program öne sürmemesine rağmen, milliyetçiliğin amiral gemisi unvanını korumayı başarıyor. “Restorasyon döneminin” lideri olan Erdoğan, bürokrasiyi düşünmediğinden siyasal hedeflerine odaklanarak, II. Meşrutiyet- Kemalist Devrim gibi ülkenin nefesini açan tarihsel olaylarla yıldızı barışmayanların, bu devrimler sonucu konum- güç kaybedenlerin kahramanı olmayı sürdürebiliyor. Yani genel olarak, Rumelili aydınlanmaya Anadolulu- muhafazakar politikalarla itiraz edenlerin “öcü” alınıyor. Erdoğan da bu politikasıyla, daha şimdiden, ülkenin kurucusu Atatürk’ten sonra, “restorasyon”un lideri olarak, adının yanına, ikinci adamlık sıfatını yazdırmayı başarmış görünüyor. Az buz bir başarı değil, elbet. Ancak işler tersine döner ve hızla oyları azalan, muhtemelen bir sonraki seçimde yüzde 30 bandının altını görecekmiş gibi izlenimi yaratan AKP, MHP desteğine karşın iktidardan düşerse, bu kez iktidara- devletin içine, yıllardır kızakta bekleyen, başarıya aç CHP ve İYİP bürokrasisi geliyor. İşin MHP açısından kötü yanı, siyaset bir kez gündelik çıkara indirgendiğinde, parti bir kez taraftarlarına iş dağıtma aracına dönüştüğünde, sağ bürokrasinin yeni işvereninin, İYİP ya da İYİP artı ZP olacak oluşu. Bu da gündelik çıkar hesabı yapan tabanın bir kısmının, MHP’den kopararak diğer iki partiye yöneltmesini beraberinde getiriyor. Aksi takdirde MHP’nin ciddi oy kaybına uğrayacağın düşünmüyor ve de inanmıyorum. Yani Türkiye’de siyaset her zaman olduğu gibi bütün oyun kurucuların, son derece iyi bir biçimde oynadıkları bir oyun kuramı senaryosu içinde işlemeyi sürdürüyor. Şimdi isterseniz MHP’den, yeniden diğer bileşenlere dönelim:

“Bilim- Birlik- Barış” sloganlarıyla, Türk milliyetçiliğinin uzun zaman önce unuttuğu asli kökenlerine, en fazla vurgu yapan yapıysa Zafer Partisi adı altında uç veriyor. ZP, liderinin tek tabancalığının verdiği, “yalnız kurt” görünümünden kurtulup lideri destekleyecek, ikinci ve üçüncü adamlarına kavuşmak mecburiyetinde. Aslında bu ikili önderlik yapısını, Sinan Ogan ile sağlamaya çalıştılar ama bırakın üç farklı partiyi, aynı partideki ilk iki isimin kaynaşamadığı mevcut siyasal yapı, suni birlikteliklerin, milliyetçiliği bağlamında çıkaracağını aşikar kılıyor. Eğer parti çok-sesli bir önderliğe kavuşturulursa, ZP böylelikle hem “birlik- bilim” adlı iki ilkesinin feci bir biçimde çağrıştırdığı, olgucu İttihatçı çizgisine, önderlik biçimiyle de daha benzeyen dinamik bir yapıya kavuşacak, hem de toplumsal barışı imleyen üçüncü sloganını, halka daha kolay anlatabilme fırsatı bulmuş olacak. Bilindiği gibi Türk milliyetçiliğini başlangıç notasını oluşturan pozitivizm ZP çizgisini, Türk milliyetçiliğinin ilk iki kadrosu olan İT’nin ve Kemalist Devrim’in temelleriyle buluşturuyor. ZP, siyasal anlamda özgürlükçü (en azından etnisitesi her ne olursa olsun, tüm TC yurttaşlarına yönelik izlediği birleştirici siyasal dil açısından) tutumuyla; gerek CHP, gerekse merkez sağ- milliyetçi İYİP ile aynı çizgide tekrar buluşabilir gibi görünüyor. Sorunun başına döndüğümüzde pozitivizm milliyetçiliği güncel- dünyevi kılan, onun devrimci tözüyle, milliyetçi çağcıl bir geleceği inşa edici dinamiğe sahiptir. Pozitivizm aynı zamanda Türk- İslam İdeolojisiyle yolundan saptırılan milliyetçiliğin, fabrika ayarlarına dönüşünü de müjdelemektedir.

Doğallayın milliyetçiliğin farklı değerleri temsil eden, topluma farklı reçeteler öneren birbirinden bağımsız çatılarda siyaset yapması, hem milliyetçiliğin, hem de Türk sağ siyasetinin önünü açacak bir zorunluluktur. Bileşenlerinin alacağı sonuçlar itibarıyla, milliyetçilik etkisini arttıracak mı azaltacak mı onu zaman gösterecek. Ancak bu üç unsurun, tabandan gelebilecek olası bir sözde iyiniyetli, özde yersiz- zorlama birlikteliğinden, olsa olsa Tepegöz gibi bir hilkat garibesinin türeyeceğine kesin gözüyle bakabiliriz. Böyle bir zorlama birliktelik, parti tabanının kendi gündelik çıkarlarına alet edeceği, birleşik partinin, işini gücünü bırakıp, partililerinin Ankara’da işlerini çözümlemek uğruna kullanacakları bir aygıta dönüşür. Tam tersine, bileşenlerinden bazılarının, diğerlerine galebe çalmasıyla oluşacak yeni bir milliyetçi birliktelik, aklı hür, vicdanı hür, projeleri dünyevi bir oluşumda sonlanabilir. İşte o zaman üç milliyetçi partinin oy toplamından, mutlak olarak daha az ama kendisi ve toplumu hakkında birleşip bütünleşmiş bir üçüncü yolun kapısı, Türkiye’nin önünde açılıverir.

Önümüzdeki yıllarda siyasetin şekillenmesinde milliyetçilik nasıl bir rol oynayacak?

Bu sorunun ucu açık. Milliyetçi bileşenlerin kendi içlerinde ve dışlarındaki bileşenlerle yaşayacakları süreç, bu sorunun yanıtını oluşturacak. Ancak her üç milliyetçi parti de şu ana dek, radikal tökezlemeler de yaşamak pahasına (masaya önce oturup sonra kalkıp tekrar yine oturmak gibi), siyaset oyununu gayet hakkını vererek oynuyorlar.

 

Yazar

İkbal Vurucu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar