Türk âlemi: İslamiyet ve Türklük cereyanlarının ahengi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______12.07.2020_______

Türk âlemi: İslamiyet ve Türklük cereyanlarının ahengi

İslamiyet hiçbir zaman muhtelif Müslüman milletler arasından kavmiyet ve cinsiyetin hislerini ve temayüllerini,tamamıyla def ve izale edememiştir.Kişi kavmini sevmekle kınanamaz.

MİSAK Editörü

 

Dördüncü makalemizin sonunda, “Türk aleminde görülen iki cereyan yani Türklük ve İslamiyet cereyanları arasında ahenk ve imtizacın kabil-i te’sis olacağını beyan etmiştik. Bu makalemizi şu noktanın izahına hasredeceğiz:

Lakin evvel emirde hiç bir su-i tefehhüme ve mugalataya meydan vermemek için şurasını kaydedelim, ki biz “İslamiyet” veyahut “Türklük” tabirlerini kullanmakla, şu kelimelerin ifade edebilecekleri mana-yı siyasiyi katiyen nazar-ı itibara almıyoruz. Zira biz, bütün Müslümanların veyahut bütün Türklerin ittihat ve ittifak ederek siyasi bir kütle-i vahide teşkil edecekleri hülyasına düşenlerden değiliz. “İslamiyet cereyanı” dediğimizde, İslamiyet’e mahsus medeniyetin ihya, tecdit ve tesisini; “Türklük cereyanı” dediğimizde dahi Türklere mahsus yani Türk rengi ile renklenmiş, Türk ruhu ile ruhlanmış, Türk boyuna, Türk tarz-ı maişetine göre biçilmiş tesis edilmiş bir medeniyeti nazara alıyoruz. Bu noktayı güzelce tayin ettikten sonra şimdi asıl matlubumuza geçelim.

İslamiyet ve Türklük cereyanlarının suret-i imtizaç ve ahengini göstermek için, ibtida şu iki cereyan arasında bir mukayese yapılmak icap eder. Fakat fennen de kabul edilmiş olan bir kaideye ittibaen biz şu mukayeseyi yaparken bittabi bu iki cereyan arasında mevcut olan müşterekün-fih noktaları nazar-ı dikkate almayacağız. Çünkü iki cereyan şu noktalar üzerinde kendi kendilerine imtizaç ettiklerinden, bunları şu makalede ta’dad ve mukayeseye kalkışmak, abes ve beyhude bir zahmet olur. Biz yalnız iki cereyan arasında mevcut olan ihtilaflı ve münazaalı noktaları göstererek bunların bertaraf edilebileceklerini ve her iki tarafın mezkur noktalara ait nazariyat ile imtizacı kabil olabileceğini ispat edersek maksadımıza nail olmuş gibi addedilebiliriz.

İki cereyan arasında ihtilaflı ve münazaalı olan noktalardan birisi kavmiyet meselesidir. Bu meselede Türklük cereyanı, bir vaziyyet-i müsbete, İslamiyet cereyanı ise bir vaziyyet-i menfiyye almıştır. Binaenaleyh biz de en fazla İslamiyet cereyanı taraftarlarının bu mesele hakkındaki nazariyelerini izah ederek yanlış noktalarını gösterecek ve iki taraf arasında kabil-i tesis olacak şekl-i imtizacı bildireceğiz.

İslamiyet cereyanı taraftarları kavmiyet hakkında ne diyorlar? Bunların düşünceleri şudur: Mademki cümlemiz -Türk, Arap, Farsi, Hindi, Çerkes, Kürt, Arnavut-  din-i İslam ile müşerrefiz, her türlü teceddüdatımızı da sırf avamil ve anasır-ı diniyye üzerine bina edelim. Öyle bir umumi İslam medeniyeti tesisine çalışalım ki bütün şu akvam-ı muhtelifeyi ihtiva etsin, cümlesini yoğurup medeniyetçe bir kütle-i vahide haline kalbevlesin. Zaten müşerref olduğumuz din; vahdet, ittihat ve uhuvvet üzerine teessüs etmiştir ki bu da en yüksek medeniyetlerin en yüksek gaye-i emelidir. Bunun arasına kavmiyet, ırk ve cinsiyet meseleleri, hailleri sokmayalım.

İslamiyet taraftarları, bilhassa kavmiyet ve cinsiyet efkar ve hissiyatının akvam-ı muhtelife-i İslamiyye arasında ika edeceklerini zanneyledikleri nifak ve şikakten korkuyorlar. Bunların şu nazariyeleri sırf saye-i hayalde kalmak şartıyla pek yüksek, pek tatlıdır; fakat ameli cihetine gelince fennin ve tarihin her günkü müşahedatın vermekte olduğu tecrübe ve derslere maatteessüf zıttır. Evvela şurasını söyleyelim ki din-i mübin-i İslam her ne kadar fıtri ve insanların yekdiğerleri ile itilafları için en müessir amil ise de, hiç bir zaman muhtelif akvam-ı İslamiyye arasından kavmiyet ve cinsiyetin hislerini ve temayüllerini, tamamıyla def ve izale edememiştir. Araplar mesela zuhur-ı Muhammed (as.)den evvel ve cehalet devrinde akvam-ı saireyi “Acem” diyerek diğer akvama yukarıdan aşağıya doğru bakar gibi bir vaziyet aldıkları gibi İslam ile müşerref olduktan sonra da yine kendilerinden farklı görüyor idiler. Farslar da kable’l İslam Arapları “an-ı İran” yani Rumların “barbar” dedikleri manayı ifade eden “gayr-ı İrani” diye tesmiye ettikleri gibi kabul-i İslamiyetten üç yüz sene sonra, kendisi has bir Müslüman ve İslamiyetin keskin kılıcı olan Mahmud-ı Gaznevi’nin niam-ü ihsanına müstağrak bulunduğu halde Firdevsi-i Tusi, Arapların İran’a hücumlarını tasvir ederken ve efkar-ı kavmiyenin kendi kalbinde nebeanını zaptedemeyerek Arapların hakkında zirdeki şiiri yazmağa cesaret etmiştir:

“Zi-şir-i şütur harden u susmar

Arab-ra be-cayi reside-est kar

Ki ber-taht-ı kayan küned arzu

Tufu ber-tuva-yı çerh-i gerdun tufu.”

Bundan anlaşılıyor ki İslamiyet hiç bir zaman hissiyat ve temayülat-ı kavmiyenin refine tamamen muvaffak olamamış ve muhtelif akvam içinde intişar ederken o akvamın bulunduğu muhitin, şeraitin tesiratına maruz kalmıştır. Eğer bugün Farsların kısm-ı a’zamında Şiilik, Hindilerde bilhassa İsmailiye Tarikatı ve diğer akvam-ı muhtelife arasında da mezahib-i erbaadan yalnız birisi takip ediliyorsa buna bir tesadüfi hadise gibi bakmamalıdır. Çünkü siyasi, içtimai, dini ve tarihi umurda hiç bir şey tesadüfi değildir. Her şeyin bir sebebi ve hatta tam bir silsile-i esbabı vardır. İslamiyet hangi kavmin, hangi ırk ve cinsin içine girmiş ise hakayık ve erkan-ı esasiyesini muhafaza etmekle beraber kendisi o kavmin bulunduğu muhitin, şerait-i içtimaiye ve ahdl-i ruhiyyenin mukteziyatına göre bir cereyan-ı mahsus almıştır. İşte din-i İslam’ın diğer meziyet ve faziletleri arasında en ziyade calib-i dikkat bir meziyeti de şu kuvve-i elastikiyesidir. İslamiyet şu elastikiyet sayesindedir ki muntazam ve mürettep propagandası bulunmadığı halde Hindistan’da yüz sene içinde altmış, yetmiş milyon ahaliyi kendisine celp ve Afrika’da Hrıstiyanların muktedir, zengin ve alim misyonerlerine karşı, bütün bir hıtta-i azimeyi kendine tabi kılmıştır. Binaenaleyh İslamiyet cereyanı taraftarlarının nazariyesinde, kavmiyet ve cinsiyet efkar ve hissiyatının İslamiyete muzır olacağı ve ruh-ı İslamiyet ile tevafuk etmeyeceği maddeleri muhalif-i hakikattir. Bilakis İslamiyet, kavmiyet ve cinsiyetlerin mukteziyyat-ı ruhiyyesine tevafuk etmekle kuvvet bulmuş ve o sayede intişar etmiştir.

Sonra İslamiyet bir kelime-i mücerrededir, ifade ettiği mana ise mürekkeptir. İslamiyet denildiği zaman hayalde, dince bir kütle-i vahide teressüm ediyorsa da lisanca, maişetçe, şerait-i hayatiyyece, gayet mütelevvin, muhtelif ve müteaddit yığınlarda tecessüm ediyor. Şimdi farzediniz ki ben şu yığınların birisinde, mesela Türk yığını arasında bulunuyorum ve medeniyyet-i İslamiyye’ nin ihya ve tecdidine hizmet istiyorum, ne yapacağım? Şüphesiz ki muvaffak olmak, maksadımı hayyiz-i husule isal etmek için muhiti, şerait-i mahalliyeyi nazar-ı dikkate alacağım, teşebbüsatımı şu muhite ve şu şeraite uyduracağım. Mesela bir mektep açacağım, bir gazete çıkaracağım, bir müessese-i iktisadiyye tesis edeceğim. Açacağım mektep, çıkaracağım gazete Türk dilinde olmazsa; tesis edeceğim iktisadi müessesede Türkçe kullanılmaz ve Türk menafiine tevfik ettirilmezse muvaffak olamam. Bulunduğum muhit alem-i İslam’ın bir cüzü olmakla beraber terakki ve teali amillerinden mahrum kalacaktır ve binaenaleyh zevale yüz tutmakla İslamiyet’in zaafına, zevaline sebep olacaktır. Zaten bu o kadar basit bir hakikattir ki uzun uzadıya ispata bile lüzum yoktur. Zira İslamiyet fiilen muhtelif akvamdan teşekkül ettiği için pek tabiidir ki vahid-i küllün kuvvet, salabet ve metaneti, onu teşkil etmekte olan ecza ve aksamın kuvvet ve metaneti ile mütenasiptir. Akvam-ı İslamiyye ne kadar kavi ve metin olursa İslamiyet’in hey’ et-i umumiyyesi de aynı nispette kuvvet ve metanet kesbeder. Kavmiyete hizmet etmek filhakika İslamiyet’e de hizmet etmek demektir. Eğer bütün akvam-ı İslamiyye müterakki ve müteali olarak kesb-i kuvvet ve şevket etmiş olsaydılar, alem-i İslam hey’ et-i umumiyyesi itibariyle bugünkü derekeye sukut etmiş olmazdı. Zannedilir mi ki Ortodoks kilisesinin arkasında Rusya gibi kavi ve muhteşem bir millet bulunmasaydı bu kilise bir taraftan İslamiyet’in diğer taraftan Protestanların, Katoliklerin hücumuna mukavemet edebilirdi. Diğer taraftan Protestan kilisesinin günden güne kesb-i şöhret ve şan etmekte olduğu ve Katolik kilisesinin ise bilakis eski kuvvet ve haşmetini kaybetmekte bulunduğu görülmektedir. Bunun sebebi yalnız Latin ırkının dine karşı lakayıd ve laubaliliği olmayıp Latin ırkına mensup akvamın Protestan kilisesine tabi bulunan Germen ve Anglo-Sakson akvamına nispetle tedennisidir. Bugün İspanya dünyanın en mutaassıp bir noktasıdır. Fakat bütün taassubu ile beraber Protestan Amerikanlar tarafından mağlup edilmiş olan İspanyollar, Katolik kilisesini Protestan kilisesine karşı ittila ettiremezler!

Yukarıda zikretmiş olduğumuz akvamın kaffesi kendi kuvvet ve satvetlerini, kavmiyet ve cinsiyet cereyanı ile kazanmışlardır. Son makalemizde şu cereyanın mebde’ ve menşe’i, tesiratı hakkında bir nebze beyan-ı malumat etmiştik. Şimdi ise yalnız bununla iktifa edelim. İşbu cereyan öyle sihirkar bir haldedir ki kendisine kapılmış olan milletlere, kavimlere hayret-efza bir metanet, bir azim, sebat, bir hiss-i fedakari bahşediyor. Bir “Marseillaise”in, bir “Rule Britanya”nın, bir “Deutschland, Deutschland, Über alless!”in, bir Fransız, bir İngiliz, bir Alman ruhuna bahşetmekte olduğu tesirat-ı azimeyi görmelidir. Şu i’cizkarnenin kalb-i beşerde teheyyüc ettiği hissiyat-ı kavmiyye, efradı, benlikten, insanı her şeyde, her teşebbüste mütereddit bırakan benlikten bilkülliye tecrit ederek muvakkat bir zaman için olsun fena-fi’l-millet derecesine getiriyor. Lakin sokakta, tiyatrolarda işitmekte olduğu şu nağamatın tesiratına bir de mektepte aldığı derslerin; eyyam-ı şehib ve kemalde mütalaa ettiği telifat-ı edebiyye; safahat-ı matbuatta okuduğu makalelerin; kürsi-i hitabetten irat edilen nutukların aynı tesiratı da ilave olunursa anlaşılır ki cerayan-ı kavmiyyeye kapılmış olan milletler arasında efrat, muvakkat bir zaman için ale’ d-devam kendisini fena-fi’l-millet ettirecek tesirat ve teheyyücat altında bulunuyor. İşte bunun içindir ki kavmi bir cereyana kapılmış olan akvam, şu hissiyat sayesinde fedakar askerden başlayarak erbab-ı namus ve haysiyyet memurlar, ashab-ı cehd ve sebat tacirler, büyük ve ali fikirli üdeba, şuara ve rical-i devlet yetiştiriyorlar.

Tabii İslamiyet cereyanı taraftarları şu hakayıkın cümlesini teslim ve itiraf ve kavmiyet cereyanının hayat-ı içtimaiyye üzerine en müessir ve en azim bir amil olduğunu kabul etmek mecburiyetindedirler.

Fakat burada onlar tarafından bir sual irad edilebilir ki gayet mühim ve gayet muhikktir. O sual ise şudur: “Kavmiyet cereyanı ve cinsiyet hissiyatı dine, İslamiyet’e karşı bir şekl-i zıddiyyet alırsa?”

Filhakika şu sual vardır ve gayet mühimdir. Bunun izahı, birçok su-i tefehhümlerin izalesine hizmet eder. Bu noktaya ait izahatımızı makale-i atiyyeye ta’lik ediyoruz.

Ahmet Ağayef [Ağaoğlu] Türk Alemi-5, Türk Yurdu, Sayı 6, [1911].

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları