Türk âlemi: Kavmiyetin esasları – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______14.07.2020_______

Türk âlemi: Kavmiyetin esasları

MİSAK Editörü

Son makelemizde İslamiyet cerayanı taraftarlarının, kavmiyetin gayet tabii ve meşru bir amil olduğunu kabul ve itiraf etmeye mecbur olduklarını beyan etmiştik. Fakat aynı makalenin nihayetinde şu cümleyi de yazmıştık: Burada onlar (yani İslamiyet cerayanı taraftarları) canibinden bir sual irad edilebilir ki gayet mühim ve gayet muhıktır. O sual ise şudur: ‘Ya kavmiyet cerayanı ve cinsiyet hissiyatı dine, İslamiyet’e karşı bir şekl-i zıddıyyet alırsa?“. Şu suale vereceğimiz cevabı bugüne ta’lik etmiştik.

İşte şimdi mezkur suale cevap veriyoruz. Fakat, serdeceğimiz mütalaaların iyice ve etraflıca anlaşılması için evveli kavmiyet ne olduğunu tayin edelim. Gayet müphem ve aynı zamanda gayet şumullu şu kelime bir kere anlaşıldı mı bir çok su-i tefehhümler kolaylıkla izale edilebilir.

Bizce kavmiyet kelimesinin ifade ettiği manayı en basit ve en güzel bir tarzda Fransız hakim ve muharrir-i meşhuru “Ernest Renan Kavmivet Nedir?” risale-i meşhuresinde beyan etmiştir. (Question de Nationalite- Er. Renan.)

Müşarunileyh diyor ki: “Kavmiyet insanın ilk defa anne kucağında işitmiş olduğu ninnilerden, ilk defa dili açılarak söylemiş olduğu hecelerden, o uzun uzun aylarca heceleyerek telaffuzuna muvaffak olamadığı kelimelerden, dadılarından, dedelerinden, ihtiyar baba ve annelerinden bir telaş-ı müteheyyiç ile dinlemiş, öğrenmiş olduğu dualardan, efsanelerden, ilk kere diz çökerek etmiş olduğu dualardan, ateşin bir intizar ile bekleyerek geçirmiş olduğu bayramlardan, merbut olduğu muhite mahsus adat ve itiyadattan, içinde büyümüş olduğu sokaklardan, oynamış olduğu oyunlardan, sıraları üzerinde sürünmüş bulunduğu mekteplerden, muhitinin irae etmiş olduğu levhalardan ve şu levhaların dimağın üzerine bırakmış olduğu izlerden, ecdadının geçirmiş olduğu tarihten, kendisini muhitinde bulanan başka insanlara rabteden maddi ve manevi alakalardan tahassül eder”.

Eğer şu tarif hülasa edilirse denilebilir ki kavmiyetin esas amilleri şundan ibarettir: Birincisi lisan; ikincisi din, adet ve akideler; üçüncüsü müşterek tarih, müşterek vatan ve müşterek mukadderat.

Demek ki din kavmiyetin en mühim esaslarındandır. Bunun sebebleri gayet basit ve açıktır. İnsanları yek diğerine rabdetmek için -bilhassa eyyam-ı bedeviyette – din en büyük ve en müessir bir amildir; ve hatta lisandan sonra yegane bir amildir.Dünyada yaşayan ve bugün kavmiyetçe evc-i a’laya varmış milletlerin kaffesi evvelce din üzerine, dinin vahdeti üzerine teşekkül etmişlerdir. Din kavmiyet ve milliyetlerin teşekkül teessüsü için adeta bir maya rolünü oynuyor; hatta milli lisanın, milli adetlerin, akidelerin, milli tarz düşüncenin, maişetin tesisi üzerine bile dinin büyük ve birinci derecede tesıri vardır. Bugün dinsiz görünen Fransızların kavmiyet ve milliyetleri, bir unsur olmaları Katolik dininin tesiri ile vücud-pezir olduğu her türlü şek ve şübheden varestedir. Yunanilerden başlayarak Germenlere kadar Fransa üzerinde yaşayan muhtelif ve müteaddid kavimleri birbirine mezcederek bir unsur-ı vahid yapan ilk amil şübhe yok ki Katolik dinidir. Evet, sonraları Fransız kavmiyet ve milliyetinin ikmal ve faaliyeti için diğer bir çok amiller de tesırbahş olmuştur; fakat Katoliklik bu yolda ilk mayadır.

Şimdi geçelim Türklere: Türklerin mukadderatı devr-i tarihiye geçtiklerinden itibaren İslamiyetin mukadderatı ile ayrılmayacak, kırılmayacak derecede merbuttur. Biz burada Karakum ve Baykal devirlerini ve medeniyetini nazar-ı dikkate almıyoruz. Zaten bunlardan bahsetmek müşkildir. Zira o devirler maaneessüf henüz öyle mechurıyyet içinde saklanmaktadırlar ki elde bulunan mahdut malumat üzerine onlara ait kafi bir nazariyenin yürütülmesi kabil değildir. Yalnız bir şey muhakkak ve müsellemdir: Tarih-i beşeriyet Türkleri en ziyade İslam olarak tanıyor. Biz kendimiz ile kendimizi başka surette tasavvur ve tahayyül edemiyoruz. Biz Asya’yı Garbi’ye atıldığımız günden beri kendimizi İslam diye tanıyoruz. Evvelki hayat bizce unutulmuştur.

İslamiyet Türkler için bütün manasıyla kavmi, cinsi bir din rengini kesbetmiştir. Zaten zaman itibariyle de böyledir: İslamiyet henüz on üçüncü asrını ikmal ediyor; Türkler ise kendilerinin on birinci asr-ı İslamiyetlerini ikmal ediyorlar. Türkler kılıçla yenilerek değil, galibiyet ve fütuhat sayesinde İslimiyeti kazanmışlardır; hiç bir İslam kumandanı gelip de Türkleri mağlub ederek İslamiyetin kabulüne icbar etmemiştir. Bilakis Türkler akvam ve memalik-i İslamiyeyi fethettikten sonra kendi meyl ve arzularıyla İslamiyeti kabul etmişlerdir. Türk kitlesinin, Kazan Han tarafından İslamiyete idhal edildiği tarihçe kabul edilmiş bir galat-ı meşhurdur; Kazan Han’den daha evvel Türkler İslamiyetle müşerref olmakta idiler, Kazan Han kendisi şu cereyan-ı umumiyeye kapılarak ona yalnız bir reng-i resmiyyet verdi, Kazan Han saha-i vücuda gelmeden bir çok zamanlar evvel Türk muhaderatı hulefa-yı Abbasi’ye harem saraylarına sokularak halifeler doğuruyorlardı; ve hulefanın muhafazası için Türkistan’dan celbedilmiş Türk yiğitleri makarr-ı hilafeti Al-i Samanların, Al-i Tahirlerin ve sairenin tehacümünden muhafaza ediyordular.

Asya-yı Garbi’ye ve binaenaleyh hilifet-i İslamiye havza-i hükümranisine atılmış ilk Türk kafılesi Mahmûd-ı Gaznevi’nin etrafında toplanarak İslamiyetin intişarı ve tevsi-i dairesi için ta Hindistan’a kadar gittiler ve Hindistan’da İslamiyeti zeval-i na pezir bir surette tesis ettiler. Gaznevilerden sonra Selçukiler devresi geldi. Bunlar tecezzi ve inkıraza uğrayarak tevaif-i müluk şeklini almak halinde bulunan hilafete yeniden bir metanet ve revnak verdiler. Bir taraftan şarkta asayiş ve huzuru iade ederek vahdet-i İslamiyeyi te’yid ettiler; diğer taraftan da garbda yani Mısır ve Asya-yi Sugra’da ehl-i salib seylabına karşı çıkarak karnlarla İslamiyeti müdafaa ve muhafaza mücadelesi ile uğraştılar; bilahare Selçukileri Osmanlılar istihlaf etti ki muhtelif nam altında aynı kavim demektir.

Gayet mühim ve calib-i dikkat bir vak’a-i tarihiyyedir ki Türkler Asya ve Afrika’da İslamiyeti müdafaa ve muhafaza ettikleri ve Şimal-i Garbiye doğru yürüyerek İslamiyeti Avrupa’nın ta göbeğine soktukları esnada, Avrupa’nın diğer ucunda ve Türklerin gidemeyecekleri bir yerde yani İspanya’da bulunan İslamiyet, Hristiyanlar tarafından tamamiyle imha edildi. O derecedeki bugün İslamiyetten şu kıt’ada iz ve eser bile kalmamıştır.

Hasılı bin üç yüz senelik tarih-i İslamiyetin dokuz yüz senesinde İslamiyeti müdafaa, muhafaza, sıyanet ve himayet vazifesini Türk kavmi kendi omuzuna almıştır. Artık bu kadar müddet bir fikri, bir usulü, bir dini kendisine gaye-i hayal edinmiş bir kavim şu fikri, şu usulü, şu dini kendi kavmi namı ile tesmiye etmeğe belağ ma belağ hak kazanmış olur. Bu yall1lZ bir hak değil aynı zamanda da bir vazifedir. İslamiyet Türk için yalnız bir din değil aynı zamanda kavmi, cinsi bir dindir. Eğer bugün Almanlar Luteranizme, İngilizler, Anglikanizme, Ruslar Ortodoksluğa milli, kavmi din diyebilirlerse Türkler İslamiyeti bin kat haklı olarak ziyade kavmi din diye telakki edebilirler.

Demek ki Türklerin içinde kavmiyet cerayanına kapılmış olanlar ister istemez, çar u naçar kavmiyet namına bile İslamiyet cerayanını kabul etmeye mecburdurlar; İslamiyeti bir rükn-i rekin-i kavmiyet addedeceklerdir.

Kavmiyet yalnız bir fikir ve meyl-i mücerret halinde kalamaz. Bunun da bir şekl-i tatbikasi vardır ki, asıl kavmiyet cerayanı da şu tatbikattan ibarettir. Kavmiyet fikri taşıyanlar bittabi şuun-ı hayatiyenin kalffesine bir renk ve ruh-ı kavmi vermek isteyeceklerdir. Fakat şu renk ve ruh-ı kavminin elvan ve avamilini nereden alacaklardır? Bedihidir ki, kavmin kendisinden ve bunun için kavmin lisanını, tarihini, içtimai, siyasi; iktisadi teşkilat -i tabiyyesini, an’anatını, avam edebiyatını, avam idealini mütalaa edeceklerdir. İşte şu vechile elde edilmiş bulunan kavmı esasların bütün şuun-ı hayatiye içine sokulmasına, umum yaşayışın şu kavmi elvan ve avamil üzerine tertip edilmesine çalışacaklardır. Halbuki yukarıda arzetmiş olduğumuz gibi Türk hayatına ait bir esas yoktur ki, İslamiyetin taht-ı tesirinde bulunmamış olsun. İslamiyetle derin tebdilata uğratılmamış bulunsun! Nereye çevirilsek İslamiyetin koyu bir izini bulacağız. Acib değil mi? Bugün sırf Türk adları olarak aramızda on-onbeş isimden ziyade kalmamıştır. Hele kadın namları gayet mahduttur! Bu bir emr-i vakidir. Türk’ü mütalaa etmek, anlamak isteyenler bile evvelce İslamiyeti mütalaa ve anlamak mecburiyetindedirler. Zaten bu yalnız bizim içimizde değil sair kavimler içinde de böyle olarak gelmiştir. Kavmiyet tarafdarları olanlar hemen daima din tarafdarları olmuşlardır. Bizim din aleyhine çıkan kavmiyet taraftarlarımız, kavmiyet ne olduğunu uzun uzadıya ariz ve amik mütalaa ve tetkik etmemişlerdir. Kendi hissiyyatlarında, tarz-ı tefekkürterinde aldanmışlardır. Bir kavmin dinini, yani esas-ı ruh ve hayatını inkar edenler o kavmin taraftarı olamazlar. Bunlar liberponsör, kozmopolit, terakkiperver, hürriyetperver ve hatta vatanperver olabilirler, fakat kavmiyet taraftarı olamazlar. Kavmiyet tarafdarı olmak o kavmi olduğu gibi yani -lisanı, edebiyatı, an’anatı, dini, teşkilat-i ictimaiye, siyasiye ve iktisadiye ile beraber- kabul etmek demektir. Nasıl ki bir kavmin lisanını, tarihini, an’anatını inkar etmekle beraber o kavmin taraftarı olmak kabil değildir; öylece bir kavmin dinini inkar etmekle o kavmin tarafdan olunamaz. Hulasa bir kavim mahiyeti itibariyle bir vahid-i küll, bir tamm-ı layetecezzidir! Taksim ve tecezzi kabul edemez… Fakat bir kavmin dinini kabul etmek o kavmin içinde din namına mevcut olan cahilane taassupları, sahif adetleri, muzır görenekleri, hurafeleri, efsaneleri kabul etmek demek midir?

İşte şu suale makale-i atiyemizde cevap veririz.

Ahmet Ağayef [Ağaoğlu] Türk Alemi-6, Türk Yurdu, Sayı 7, [1912].

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları