Türk âlemi: Perişanlığın sebepleri – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______10.06.2020_______

Türk âlemi: Perişanlığın sebepleri

MİSAK Editörü

Hayal kadar vasi’ ve yine hayal kadar mübhem olan Türk aleminin hudud-ı hakikisini çizmekten müşkil bir şey yoktur: Asya’nın tam göbeğinde yükselen Altay Dağları’ndan Türk unsuru tarihin müteaddit ve muhtelif devirlerinde zaman zaman taşan seylab-ı hayata kapılarak dünyanın dört tarafına -şark ve garba, şimal ve cenuba doğru yayılmış; Çin’in en ücrâ köşelerinden Finlandiya, Lehistan, Macaristan ve Afrika-yı Şimili’ye kadar serpilmiştir. Şu vasi ve muazzam sahada Türk unsuru bazan diğer ırklara hulul ve bazan da başka medeniyetlere, başka tarz maişetlere kapılarak kendi şahsiyetini, seciyye-i kavmiyyesini kaybetmiştir. Kim bilir bugünkü Hindilerin, Afganilerin, Farsların, Cenubi Rusların, Lehlerin, müsta’reb Cezairlilerin, Tunusluların, Mısırlıların damarlarında akan kanın kaç hissesi Türk ırkına mensuptur? Türkler koca Asya’yı, Avrupa ile Afrika’yı istila ettikleri zamanlarda kanlarını esirgememişlerdir. Belki bu bir ferman-ı ilahi idi: Ahmed Hikmet Beyefendi’nin dediği gibi eskimiş anasırın tazelenmesi, yeniden vücut ve hayat bulmaları için Türk kanı ile beşeriyetin aşılanması belki hikmet-i ezeliyyeden bir eserdir!

Fakat biz bugünkü Türk aleminin hududunu tayin etmek için sırf hatırat-ı tarihiyyeden ibaret olan bu kadar uzaklara gitmeyiz. Biz bugünkü Türk aleminin hududunu; yalnız Türk unsurunu havi, Türk medeniyeti, Türk hayatı, Türk tarz-ı maişeti ile geçinen memalik dairesinde arayacağız; bunun için kısa yol olarak Balkan Dağlarının en yüksek bir zirvesine çıkıp oradan karşımızdaki şarka doğru bir nazar atfedeceğiz; hayalen durduğumuz noktadan Karadeniz’e doğru bir hat çizeceğiz. Sonra bu hattı Kırım Yarımadası’nın cihet-i şimalisinden Kafkasya Dağlarının cihet-i cenubisine doğru götürüp Bakü, Derbend tariki ile Hazar Denizi’nin cihet-i şimalisinde vaki Hacı Tarhan (Ejderhan)’a ulaştıracağız; oradan İdil (Volga) Nehri boyunca şimale doğru yürütüp Saratof, Samarra, Ufa, Kazan hanlıklarını geçtikten sonra Sibirya tarikini kutb-ı şimaliye doğru takip ederek Moğolistan’ın cihet-i şarkisinden Türkistan-ı Çini’ye doğru eğeceğiz. Oradan da Türkistan-ı Rusi’ye taraf gelerek Afganistan’ın şimal cihetindeki “Hilmend” Nehri’ni takib ede ede mavera-yı Bahr-ı Hazar’a geçeceğiz; Hazar Denizi miverasından Esterabad tarikıyla Horasan’ın şimalinden ve Bahr-ı Hazar’ın cenubundan Azerbaycan’ın günbatı tarafına gideceğiz; oradan Anadolu’ya giderek Bağdad ve Musul yolu ile Suriye ve oradan Adalar Denizi’ne geçerek yine Rumeli’ye ve bulunduğum noktaya avdet edeceğiz. İşte size bugünkü Türk alemi! Şu alem, mesafenin genişliğince Avrupa ve Amerika’dan muazzam, aded-i nüfusça yetmiş-seksen milyon ahaliyi havidir. Fakat şu alem son zamanlara kadar vasi olduğu miktarda perişan ve azameti derecesinde kendisinden gafil ve bi-haber idi. Ecza-yı muhtelifesi yek-diğerini tanımaz, kendi aralarında maddi ve manevi bir rabıtanın husulünden aciz ve muattal idi! Osmanlı Türkleri Kafkasya Türklerinden ayrı, Kafkasya Türkleri, Kazan Türklerinden, Kazan Türkleri, Azerbaycan Türklerinden, Azerbaycan Türkleri ise Semerkand Türklerinden ve Semerkand Türkleri de Kolça Türklerinden müteferrik idiler.

Bu perişanlığın devamına başlıca üç şey sebeb oluyordu:

  • Mezhepler ihtilafı;
  • Siyasi infirak ve muhite esaret;
  • Ma’rifet-i kavmiyyenin (conscience nationale) yokluğu.

Diyanet Türk’ün seciyye-i fıtriyyesidir: Türk tab’an mütedeyyindir ve bu da bir fazilet-i ahlakıyyedir; zira diyanet -metanet ve bekaret-i ahlakıyyenin nümunesidir; bu bir i’tiriz-ı na-pezir hakikattir. Avrupa’da bile metanet-i ahlakıyyeleri en meşhur olan kavimler İngiliz, Alman ve umumen şimal akvamı- aynı zamanda en mütedeyyin kavimlerdir. Fakat Türk şu faziletinde belki müfrittir: Sanki Türk’ün kalbinde iki his, iki muhabbet birleşmiyor! Türk bir kere bir şeyi kabul etti mi buna mukabil diğer zıt bir şeyi kabul eden -kim olursa olsun- ondan değildir, ona yabancıdır. Şu hakikati biz bir çok tarihi misallerle ispat edebiliriz. Fakat en beliğ ve en fasih şahit elyevm aramızda cari olan münakaşat ve mübarezat-i siyasiyyedir. Lakin şu garip halet-i ruhiyye yalnız Osmanlı Türklerine münhasır değildir, bütün Türkler -nerede olursa olsun- böyledirler. İran’da Babilik harekatı nümayan olduğu vakit en ziyade mücahede eden ve kurban veren yine Azerbaycan Türkleri oldu; halbuki Babiliğin müessis ve mübeşşirleri Farisiler idi! Kezalik bugünkü günde İran’da hürriyet ve meşrutiyet için en ziyade çalışanlar, en ziyade ibraz-ı metinet ederek kurban verenler yine Azerbaycan Türkleridir. İşte şu halet-i ruhiyyedendir ki İslam aleminde zuhur edegelmiş birçok mezhep ve tarikatlerin müessis ve mübeşşirleri başkaları olduğu ve şu başkalar tarafından o mezhep ve tarikatler bilahere Türkler arasında neşrolunduğu halde, Türkler arasında onlar için kemal-i şiddet ve kuvvet ile münizara ve münizaalar devam edegelmektedir. Yine bu sebeptendir ki Türkler arasına sokulmuş olan mezhep ve tarikat ihtilaf ve iftirakı bunların yek-diğerinden ayrılmasına, yek-diğerine karşı hatta adavet ve buğz beslemeğe sebep olmuştur. Akvam-ı İslamiyye arasında bile bu hal yalnız Türklere mahsus bir hal denilebilir. Mesela Farisiler ve Araplar arasında birçok mezhep ve tarikat ihtilafı mevcuttur. Fakat bunlar yine Fars ve Arap olduklarını katiyyen unutmamışlardır. Halbuki biz Türkler arasında hal böyle değildir. En ufak bir mezhep ihtilafı ve hatta bir fikir ihtilafı bile Türk’ü Türk olduğunu unutacak, yabancılar ile ittihad ederek Türklük aleyhine yürütecek kadar tahrik ediyor. Bu, fılhakika metanet-i ahlakıyye-i ferdiyyeden bir eser ise de temin-i beka-yı kavmiyyet için pek muzır bir sıfattır.

Türklerin perişan-hal olmalarına ve yek-diğerlerinden bi-haber kalmalarına ikinci mühim sebep, siyasi infirak ve muhite esarettir dedik. Türklerin Asya-yı Garbi’ye doğru geldikleri zamandan beri daima birçok ve muhtelif hükumetin taht-ı te’sirinde buluna gelmişlerdir. Bunlar hiçbir zaman sürekli bir hükumet-i müttehide teşkiline muvaffak olmamıştır. Hatta muhtelif ve müstakil Türk hükumetleri teşkil ettikleri zamanlarda bile hemen daima yek-diğerleriyle çarpışmışlardır. Bugün bile eski hurafatın artığı olarak lanetle yad ettiğimiz Cengizler, Timurlar ve hatta Safeviler bile birer Türk hükümdarlarından başka bir şey değildiler! Fakat Türklüğün asıl felaketi, asıl belası şu çarpışmalar değildir. Bu gibi çarpışmalar başka akvamın da tarihinde müşahede edilmiştir. Mesela Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de ve hatta Rusya’da kurun-ı vusta esnasında Fransızlar, Almanlar, İngilizler ve Ruslar birçok hükumet-i müstakile teşkil ederek yek-diğerleriyle daima çarpışıyorlardı. Bundan dolayı ne Fransız ve Almanlar ne de İngilizler ve Ruslar mahv ve nabüd oldular. Zira şu çarpışma ile beraber arada bir kavmiyet bir Fransızlık, İngilizlik, Rusluk fikri tenemmüv ediyordu ve bilahire şu fikir galebe çalarak aralarına düşmüş olan hailleri kaldırdı, vahdet-i kavmiyye hasıl oldu. Fakat maa’t-teessüf Türkler arasında böyle değildir.

Türk kadar temessüle (assimilation), şerait-i muhitiyyeye tabıyyet etmeğe meyyal başka bir kavim yoktur. Türk muhitinin esiridir; o kadar ki kendini, kendi şeref-i kavmiyyesini, haysiyyet-i tarihiyyesini, edebiyat, lisan ve hatta an’anat-ı milliyyesini bile unutuvermeye hazırdır; şu hakikati bütün tarihimiz, bütün safahatı ile ispat ediyor: Türkler, İran medeniyetinin amil ve sani’i olduklan halde adat-I kavmiyye ve lisan-ı millilerini unutarak bütün kalpleri ile Fars adat ve lisanına kapıldılar. Yine Türkler, Abbasilerin inhitat ve izmihlalleri zamanında İslamiyet’in imdadına yetişerek İslamiyet’i maddeten tahlis etmekle beraber ma’nen de İslam medeniyetinin müceddidi oldukları zaman Arap ve Bizans adat ve tarz-ı maişetine o kadar kapılıyorlar ki kendi an’anat-ı kavmiyyeleri tamamıyla metruk kalıyor! Türk tarihinin gayet acib bir tezahürü değil mi ki Şark Türkleri Garp Türklerini “Rum” diye ve Garb Türkleri de Şark Türklerini “Acem” diye tesmiye etmişlerdir! Bu gibi tesmiyeler vekayi-i tarihiyyenin birer timsalidir. İşte Türkler böylece şerait-i muhitiyyeye fart-I tab’iyyetlerinden, başka başka yerlerde başka başka renkler ahzederek Türklüğü unutuvermelerindendir ki Türk kavmiyeti, kendi vahdetini hıfz edemedi ve eczası yek-diğerine yabancı kaldı.

Üçüncü sebep yani ma’ rifet-i kavmiyye (conscience nationale) yokluğu, yukarıda beyan ettiğimiz sebeplerin hem neticesi hem de müsebbibidir. Neticesidir; -zira mezkur sebepler Türk cibilliyetinde mevcut olduğundan ma’rifet-i kavmiyyenin husülüne birer mania teşkil ediyorlar. İhtilafat-ı mezhebiyyeye, şerait-i muhitiyyeye kapılarak yek-diğerine karşı yabancı bir vaziyet alan ecza-yi kavmiyye arasında ma’rifet-i kavmiyyenin neşv ü neması kolay değildir. Müsebbibidir; -zira Türk tabiatında mündemiç şu husüsat birer nakisa olduğundan Türk aleminin edvar-ı muhtelifede yetiştirmiş olduğu ashab-ı fikir ve erbab-ı zeka şu nakisalara karşı çıkarak bunların def’i çaresini bulmalı idiler! Halbuki iş tamamen aksi olmuştur: Bütün nakisaların aleyhine çıkmak değil; bilakis son zamana kadar bütün erbab-ı tefekkür ve izanımız, bütün şu’ara, üdeba ve müverrihinimiz şu nakisalara riayetkar olmuşlardır. Şu nakisaların nefini ispata uğraşmışlardır! Tarihimiz hakikati izhar ediyor; son zamanlara kadar Türk kelimesi adeta bir kelime-i istihfif ve istihkar gibi kullanılıyordu! Üdebi, şuara ve müverrihlerimiz Farisi ve Arabi yazmayı kendileri için bir şeref addediyorlardı. Türk lisanı unutulmak derecesine varmıştı! Üdeba ve şuaramız son zamanlara kadar Türk amali, Türk ideali namına olarak katiyyen ne bir şey aradılar ve ne bir şey buldular! Hatta bazıları şu son aylarda kemal-i fahr ve mebahat ile Osmanlılıkta hanedan-ı saltanatta[n]  başka bir Türk ailesi bile bulunmadığını iddia ediyorlardı! Tabiî ki böyle bir kavimde ma’rifet-i kavmiyyeden eser olamaz. Aynı amal, aynı ideal, aynı gaye ile mütehassis ve müteharrik olmayan bir unsurun ecza-yı muhtelifesi arasına bi’t-tabi ne maddi ve ne manevi alaka bulunur ve bunlar daima bir hayat-ı perişaniye mahkum olurlar! Zannedilir mi ki Goethesiz, Schillersiz, Herdersiz, Hegelsiz veyahut Puşkinsiz, Karamazinsiz bir Almanya, bir Rusya teşkil edebilirdi. Bir kavmi kendisine tanıttıran o kavmin yetiştirmiş olduğu übeda, şuara, erbab-ı fikir ve zekâdır. Bunlar her kavmin ayine-i rü-nümasıdır! Bunlardır ki akvamın emellerini, giye-i hayalilerini, hasılı ideallerini tayin eder ve kuvva-yi maddiyye ve ma’neviyyelerini muayyen bir mecraya sevk etmekle kavimleri nokta-i mukadderatlarına doğru sürüklerler!

Acaba Türk kavmi için de şu kadar temadi eden devre-i infirak ve iştikak ve muhite esaret artık bitti mi? Artık yeni bir devre başlıyor mu? Şu suallerin cevabını gelecek makalede veririz.

 

Ahmed Ağayef [Ağaoğlu], Türk Alemi – 1, Türk Yurdu, Sayı 1, [1911], s. 15-17.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları