18.04.2026

Sorgulama: Seçimler ve milliyetçiliğin yükselişi-2

Milliyetçiliğin gündeme gelmesi, aslında toplumun millî bir hassasiyet geliştirdiği ve bunun bir yansıması olarak siyasi alanda milliyetçiliğin temsilinin artmasının bir sonucu değil.


Milliyetçilik yükseldi mi?

Milliyetçiliğin gündeme gelmesi aslında toplumun millî bir hassasiyet geliştirdiği ve bunun bir yansıması olarak siyasi alanda milliyetçiliğin temsilinin artması sonucu değil. Bir bakıma bu durumda Cumhur İttifakının ve adayının benimsediği seçim stratejisinin toplumu kutuplaştırıcı, düşmanlaştırıcı dilinin büyük payı var. Cumhur ittifakının adayı Erdoğan’ın 2015’ten beri “din”den çok “milliyetçilik” merkezli bir dili benimsediği aşikâr. Mayıs 2023 seçimlerinde de işte bu söylem ve politika bütün haşmetiyle tezahür etti. Cumhur ittifakı kendi seçmenini “millî-yerli-vatansever” olarak tarif ederken muhalefetin “gayri-mili, terörle-teröristle ilişkili” olduğu iddiasını devasa propaganda mekanizmasını kullanarak topluma empoze etti. Yani, kutuplaştırma/düşmanlaştırma stratejisini propaganda yöntemi olarak benimsedi. Son seçimlerin, seçmenlerin ve dolayısıyla toplumun keskin hatlarla birbirinden ayrıldığı bir seçim olduğundan şüphe yok.

Farklı değerlendirmeler

Milliyetçi bir kimlik taşıyan partilerin seçimin kaderini belirlemesi ilginç değerlendirmelere de kaynaklık etti. Sağlıklı analizleri ile dikkat çeken gazetecilerden Murat Yetkin, şu tespiti yapıyor: “14 Mayıs seçimleriyle oluşan Meclis, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yıllık tarihindeki en milliyetçi ve İslami siyasi köklerden gelme anlamında, en muhafazakâr parlamentosu oldu. MHP, İYİ Parti ve BBP’nin yanı sıra yüzde 5,17 oy alan cumhurbaşkanı adayı Sinan Oğan’ı da dikkate aldığımızda seçmenin dörtte biri tercihini Türk milliyetçiliği çerçevesinde kullanmış.” Yetkin’de bilinç altındaki sol ideolojik yargılar dışa vurabiliyor. Atatürkçü olup da milliyetçilikten rahatsız oluşun yarattığı paradoksu aşmak için “Kurtuluş Savaşına öncülük eden Meclis’in doğası gereği milliyetçiliğinden, Mustafa Kemal Atatürk’ün Payitaht’ın ümmetçiliğe karşı açtığı ve CHP’nin altı okundan biri olan milliyetçilikten söz etmiyorum. O milliyetçilikte Türk-Kürt ayrımı yoktu örneğin”[1] deme ihtiyacı duyuyor. Atatürk döneminde de Kürt bölücülerle ve isyanlarıyla nasıl mücadele edildiği ortada iken bugün PKK bölücülüğüne karşı olmayı Kürt karşıtlığı şeklinde değerlendirmek de başlı başına bir çelişki ama özde milliyetçiliğe karşı olunca bu çelişkilerden kurtulmak mümkün gözükmemektedir.

Bazı değerlendirmeler ise Batıcı-Millî, modern-muhafazakâr kategorileşmeler üzerinden yapıldı: “Bugün bu seçimle ortaya çıkan gerçek, Türkiye, ‘Türkçülük’ ve ‘Sünnilik’ değerleri üzerinden oluşmuş ‘muhafazakâr-milliyetçi’ kimlikle ‘laiklik’ ve ‘Batı modernliği’ değerleri üzerinden oluşmuş ‘laik-batıcı’ kimlik arasında bölünmüş durumdadır.[2]

Faşizmin yükselişi, muhafazakârlığın ve sağın güçlenmesi gibi söylemleri de sol cenahta bolca gördük. İdeolojik ön yargılarla her bir partinin özgünlüğünü, aralarındaki farklıkları yok sayarak ortaya konan genellemeci yaklaşım sol cenahta, seçim öncesi ve sonrasında egemen oldu.

[1] Murat Yetkin, “Türkiye’nin en milliyetçi ve muhafazakâr Meclisi kuruldu” 16 Mayıs 2023, (https://yetkinreport.com/2023/05/16/turkiyenin-en-milliyetci-ve-muhafazakar-meclisi-kuruldu/).

[2] Erol Katırcıoğlu, “Bölünmüş toplum: ‘Muhafazakâr-milliyetçiler’ ve ‘laik-batıcılar’” ,https://www.politikyol.com/bolunmus-toplum-muhafazakar-milliyetciler-ve-laik-baticilar/  (Mayıs 16, 2023)

Ahmet Rasim SAĞ-Mühendis


14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri dolayısıyla “Milliyetçiliğin yükselişi” tartışmaları gündeme damgasını vurdu. Sizce de milliyetçilik yükselişte midir? Öyle düşünüyorsanız gerekçeleriniz/kriterleriniz nedir?

SAĞ : Esasen milliyetçiliğin sırf bu seçime özel bir yükselişi olduğunu düşünmüyorum. Milliyetçilik Türkiye’nin hem dış politikada hem de iç politikada yaşadıkları üzerine bir yükseliş demeyelim ama “daha önemsenme” döneminde diyebiliriz. İçerde sığınmacılar mevzusu toplumda, dışarda ise yaklaşan savaş sesleri devlette bir milliyetçilik damarını daha da belirginleştiriyor. Yani tepkisel bir durum.
Tabii bu seçim dönemine yaklaşırken iktidardakilerin de uzun süredir iç politikadaki ve ekonomideki handikaplarını dış politikadan esen milliyetçilik rüzgarlarıyla  markaja almasının da bir sonucu bu durum. İktidar, muhalefetin (Millet ittifakı) zayıf karnı olarak gördüğü “Hdp ile aynı yönde ilerlemelerini” netice olarak milliyetçilik vurgusu üzerinden siyasi mügalata ile bertaraf etmeye çalıştı. Bunda da nispeten başarılı olduğu görülüyor. Yani iktidarın bu seçimde “daha milliyetçi bir doz” kullandığı söylenebilir. Muhalefet de son haftada buna karşılık vermeye çalıştı ancak çok geç kalmıştı.
Bu süreç içerisinde, uzun süredir milliyetçi camianın siyaset arenasındaki devinimlerinin de işaret ettiği “milliyetçilerin ülke siyasetinde başrolde olmaları” isteği ve beklentisi ile bu konjonktürü iyi değerlendiren milliyetçi siyasetçilerden bir üçüncü yol çıkışı geldi (Ata ittifakı). Bu esasen milliyetçiliğin yükselişinin doğurabildiği bir neticeden daha çok birkaç milliyetçi siyasetçinin kurmay aklı ile ortaya koyduğu bir hamleydi. Millet ittifakının adayının kazanma şansının düşüklüğü karşısında seçimi ikinci tura bırakabilecek bir kurmay zeka hamlesiydi. Bu hamle uygulanırken taktiklerden birisi de iktidarın muhalefeti suçladığı Hdp birlikteliği meselesinden doğan milliyetçi seçmen tepkisinin hem muhalefet kanadından uzaklaşıp iktidar kanadına geçmesini engellemek, bu oyları bir üçüncü ittifak da toplayıp iktidar hesabına yazılmasını engellemek hem de muhalefeti Hdp birlikteliği suçlaması karşısında iktidar kanadının Hüdapar birlikteliğini ortaya koyup iktidar cenahından da kaçacak milliyetçi oyların sandığa gitmeyip yine iktidara yaramasını engellemek için o oyları da sandıkla buluşturacak bir üçüncü ittifak alternatifi oluşturmaktı. Tabii bir milliyetçi adayın çıkıyor olmasının getireceği doğal cazibe ile her iki ittifaktan gelecek oylar da düşünüldü. Netice de bu üçüncü ittifak geniş bir milliyetçilik oy havzasının yaklaşık 1/5’i kadar olan bir kısmını, Cumhur ve Millet ittifakları arasındaki çok kritik bir sınır bölgesinde tutmayı başardı. 1 puanlık bir sapmada bile bu kurmay zeka planı başarısız olurdu.
Biz bugün 14 Mayıs seçimlerinde milliyetçiliğin yükselişinden bahsediyorsak bunun ilk planı yukarda bahsettiğim iç ve dış konjonktürel gelişmeler, ikinci planı ise 2015 sonrası hareketlenmiş ve camiayı beklentiye sokmuş milliyetçi siyasetçilerden birkaçının kurmay aklı ile uyguladığı bir seçim stratejisidir. Burada tabii şunu da söylememiz lazım ki; Türkiye’de milliyetçiliğin yükselişinin geniş halk tabakasını ilgilendiren kısmı hariç sadece “evvelden beri milliyetçi camia mensubu olanlar” açısından 2015 sonrası oluşan “milliyetçilerin ülke siyasetinde başrolde olmaları” beklentisi bu amaçla yola çıktığını iddia eden siyasetçiler eliyle de sekteye uğratılmıştır. Bu noktada, 14 Mayıs seçiminde oluşan sinerjinin toplumsal kısmı ile bu milliyetçi camiadaki etkilerini ayırmamız lazımdır. Toplumsal etki olarak bu sonucun toplumda oluşturduğu intiba artık Hdp oylarından daha etkili ve değerli milliyetçi oyların ve tepkinin ortaya çıkmış olduğunun farkedilmesidir. Ancak bu kısım iç ve dış konjonktüre bağlı olduğu için bu kısmın yükselişinden bahsetmeyi “kalıcı bir mevzii kazanma” olarak görmediğimi belirteyim.

Bugün milliyetçilik tek çatı altında mı birleşmeli yoksa birden fazla tesir ve güç odaklarına mı ayrılmalı?

SAĞ: İsmet Özel’in ne zaman okuduğumu hatırlamadığım bir yazısı vardı. Yanlış hatırlamıyorsam “Kimseye ağzının payının verilmediği bir ülkede yaşıyoruz.” Diye başlıyordu. Anlattığı kısaca; bu ülkede yavuz hırsızın ev sahibini bastırdığı, hakkaniyetin, gelişimin, kültürel ilerlemenin vs vs beklediğimiz olumlu şeylerin bir türlü olmadığını, yani iyilerin güçlenip kötülere baskın çıkacağını beklerken bunun hiç gerçekleşmediğini ve durumun daha da karmaşık ve kötü bir hal aldığını anlatıyordu….Velhasıl ülkenin halini düşündüğümde bu yazının hatıramda bıraktıkları aklıma gelir.
Şimdi de milliyetçi camianın haline baktığım zaman “kimsenin kimseye ağzının payını veremediği” bir camia görüntüsü görüyorum.  Bu noktada belki benim de tuttuğum bir taraf yahut kişilerden daha çok milliyetçiliğimin cinsi veya türü ile ilgili bir saptama olarak düşünülebilinir ancak camianın içerisindeki fraksiyonlar ve taraflaşma/tribünleşmeler haricinde de baktığımız zaman genel olarak milliyetçi camianın olması gereken entelektüel seviyeden ve yapması gereken toplumsal ödevlerden uzak kaldığı, bu noktada rakip ve hatta düşman ideolojiler karşısında “kimsenin ağzının payını veremeyen” bir görüntü çizdiğini de düşünüyorum. Ha içerde zaten kimse kimseye hakim değil. Tribün amigosu daha çok olanın sesi daha baskın sadece. Yani
-Bu haliyle milliyetçi camia bir çatı altında birleşebilir mi?
Birleşemez.
-Birleşmeli mi?

Bu gidişatta birleşebilmeleri ancak “güçlü lider” diyeceğimiz bir figür altında olabilir. Böyle bir liderin varlığı ancak “Türkeş zamanındaki Mhp” havası yaratıp bir kısım milliyetçiyi bir arada tutar ve hatta iyi sayılabilecek bir oy oranına kavuşturur ancak bir AKP büyüklüğündeki oy oranına ve etkiye kavuşabilecek ne bir lider var ne de milliyetçi camia bu tür bir “menfaatler hiyerarşisine” ve bu hiyerarşiyi algılayıp uyabilecek bir disiplinerliğe sahip değil. (Şu anki Türk siyasetinde bu noktada siyasette romantik bir idealizme hiç yaşama hakkı tanımadığımı belirteyim.)
Ayrıca, toplumun geldiği noktada artık seçim dönemlerinde “milliyetçi reflekslerin” varlığı bir millet olma halini işaret etmekten daha çok Türk siyasetinde sağ kesimin yeri geldiğinde konjonktürel olarak kullanışlı gördüğü bir siyasi argüman olarak da değerlendirilebilir. Yani toplumun pek çok konuda farklı farklı düşüncelere daldığı bir ortamda milliyetçiliğin de farklı farklı algılanmaları ve farklı odaklarca dillendirilmesi normal görülmelidir. Bundan doğacak farklı fikir ve görüşler -her ne kadar bunların pek çoğu eklemlendikleri siyasi ittifakların gücü nispetince seslendirilecek ve etkili olacak olsa da- topluma ve ülkeye alternatifler kazandırmaları açısından faydalı olma ihtimali taşıyorlar.

 

Türk milliyetçilerinin çok partili olarak seçimlere katılmasını Türk Milliyetçiliği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum milliyetçiliğin etkisinin artması olarak görülebilir mi?

SAĞ: Bir önceki sorunun cevabında son kısımda bahsettiğimden devamla, Türk milliyetçilerinin çok partili olmasının millete ana faydası, ittifakların tahakkümleri altına girmiş konjonktürel baskılarla yönlendirilmiş milliyetçi söylemler yerine orjine, esas ideolojiye daha yakın söylem ve fikri çözümlerin de ortaya atılma ihtimalinin artmasıdır. Kısaca örnek verecek olursam Zafer Partisinin kurulma aşamasındaki görüşüm Ümit Özdağ’ın Bahçeli ve Akşener kıskacına alınmış ve bahsettiğim ittifak tahakkümleri altındaki dönemsel salınımlar içeren milliyetçilik söylemleri yerine daha gerçekçi ve orjin olarak milliyetçilik ideolojisine daha uygun ve gerçekçi çözümler ortaya sunabilme ihtimalinin oluştuğuydu. Özellikle sığınmacılar konusunda bu zaman süreci içerisinde tarafların izlediği politikalara baktığımızda bu düşüncenin haklılık payı kazandığını görüyoruz.

Sizce bu seçimlerde milliyetçilik gerçekten anahtar bir rol mü oynadı yoksa siyasi bloklar arasındaki kavga milliyetçilik maskesiyle mi yürütüldü?

SAĞ: İlk soruda verdiğim cevapta da vardı. İktidar bloğunun, milliyetçiliği, karşı tarafın handikabı olarak gördüğü siyasi bir alan olarak görüp kullandığı bir argüman olarak görüyorum. Eğer bu bir anahtar ise başka bir seçimde başka bir anahtar da pekala kullanılabilir. Nitekim muhalefet ekonomik krizi bir anahtar olarak kullanmaya çalıştı, iktidar da milliyetçiliği kullanarak kendi tabanın dağılmasını önleyip muhalefeti köşeye sıkıştırdı.

AKP’nin yeniden iktidar olması Türk milliyetçiliği açısından ne anlam taşıyor? Ne gibi sonuçlar doğurabilir? Neden?

SAĞ: AKP’nin yeniden iktidar olması Türk milliyetçiliği açısından artık milletimizin sosyolojik terkibine AKP döneminin ne tür bir etki yaptığını tekrar değerlendirmek zorunluluğu demektir. Çünkü geçtiğimiz bir 21 senenin ardından hala iktidarda kalabilen bu yapının millet bünyesindeki değişikliklerini yeniden tetkik etmemiz önemlidir. Çünkü kabul edelim ki bu 21 sene hem yurtdışındaki bizim konumumuz ve çağrışımımız hem de yurt içindeki millet/toplum olma duygumuzda değişiklikler yaptı ve yapmaya da devam ediyor. Yani bu kısmı biraz kısa kesmek açısından şu örnekleri vereyim ; AKP’nin bize hediyesi sığınmacılar sorununun toplumsal bir etki olarak, kısa süre öncesine kadar ayrılıkçı mantaliteye yakın Kürt kökenli, Hdp’li vatandaşlarda bile memleketi daha çok sahiplenmek gibi bir reaksiyona yol açması “Ortadoğululaşmaya gösterilen bir reaksiyon ve batılı manada demokratik değerlere sahip bir modern Türkiye vatandaşlığı isteği” -bir milliyetçileşme türü- olarak bile ele alınabilir. Belki çok liberal bir örnek oldu ama AKP döneminde içinden geçtiğimiz sosyolojik deneylerin beklenmedik pek çok etkisi ortaya çıkacaktır. Ha bunun menfi etkisi Türklük değerinin bizim anladığımız manada önemini yitirmesidir ki bu işte sosyologlarımızın oturup çözmesi gereken pek çok yeni problemimiz olduğunu gösterir.

Önümüzdeki yıllarda siyasetin şekillenmesinde milliyetçilik nasıl bir rol oynayacak?

SAĞ: Siyasetin şekillenmesinde milliyetçiliğin etkisi her şeyden önce dış siyasetimizdeki “savaş alarmı” durumunun devam etmesine bağlıdır. Dünya siyasetinde savaş rüzgarları eserken, yakın bölgemizde bazen bizim de yahut diğer Türk devletlerinin de dahil olduğu çatışma/savaş durumları yaşanırken milliyetçiliğin sıcak gündemde tutulması normaldir. Ne zaman dünya çapında daha liberal rüzgarlar esmeye başlar, ekonomi ve ticaret daha ön plana çıkarılır, yani taşlar biraz yerine oturup taraflar bir sonraki kapışmalarına kadar dinlenmeye başlarlarsa biz o zaman yeniden Kürt açılımından Anayasanın ilk dört maddesini değiştirme projelerine geri döneriz. İşte o zaman milliyetçilik rafa kaldırılır ve ittifaktaki milliyetçi partiler yerlerini yine HDP’ye kaptırırlar. Ancak içerde, toplumsal bazda sığınmacılar sorunu belirli bir dozajda kaynayan bir kazan olarak devam eder. AKP bu sorunu bir müddet -kendi oy deposu haline- getirip çözmeyi deneyecektir ancak bunun da karşılığı olarak bir “sert milliyetçi refleks” olarak anti sığınmacı söylemleri ve siyasetçileri gündemde tutacaktır.

Alperen OKUR-Öğretmen

14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri dolayısıyla “Milliyetçiliğin yükselişi” tartışmaları gündeme damgasını vurdu. Sizce de milliyetçilik yükselişte midir? Öyle düşünüyorsanız gerekçeleriniz/kriterleriniz nedir?

OKUR: Bu soruya entelektüel, toplumsal ve siyasi olmak üzere üç farklı pencereden cevap vermek gerektiğini düşünüyorum. Entelektüel düzeyde milliyetçiliğin yükselişte olduğunu söyleyebiliriz. Milliyetçi yayınların, internet sitelerinin artışı, gençler arasındaki tartışmalar, oluşumlar, farklı fikir akımlarının milliyetçiliğe ve milliyetçilere gösterdiği ilginin artması bu fikri kanıtlar niteliktedir.

Toplumsal pencereden bir görüntü alan Sabancı Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Merkezinin “Türkiye’de Milliyetçilik Algısı” araştırmasına göre katılımcıların büyük bir çoğunluğu (%75) kendisini milliyetçi olarak tanımlamış. Böyle bir tanımlamaya ihtiyaç duymayan, dahası milletten ve milliyetçilikten kavram olarak bihaber ancak milliyetçi vasıflar taşıyan sıradan Türk vatandaşlarının bu çalışma kapsamı dışında kaldığını düşünürsek, toplumun büyük çoğunluğunun milliyetçi düşünceye sahip olduğunu söyleyebiliriz. Aslında toplumda milliyetçilik zaten yüksek düzeyde. Ancak şöyle bir gerçek var ki son yıllarda Türk milliyetçiliğinin sembol, anlatı ve söylemlerinin kullanımı toplum içinde yaygınlaştı. Bunlar her ne kadar anlamları bilinmeden, önemsenmeden kullanılsa da toplumda farkındalık düzeyinin arttığını söyleyebiliriz.

Siyaset meydanında ise milliyetçiliğin yükselişinden ziyade toplumdaki durumun farkına varılmasından söz edilebilir. Çözüm süreci ihanetinin sona ermesi ile birlikte, koltuğunun sallandığını ve milliyetçiliğin toplum nezdindeki itibarını fark eden iktidar partisi milliyetçiliği ayaklarının altından başının üstüne, 15 Temmuz 2016 dan sonra da arşa çıkarmıştır. Tabii buradaki yükseliş, milliyetçiliğin kendisiyle, değeriyle ilgili değil, iktidar partisinin bakış açısıyla ilgilidir. Bölücü terör ile mücadele, Türk Dünyası ile ilgili gelişmeler, Türk milliyetçiliğinin sembollerinin isimlendirmelerde kullanılması gibi bazı uygulamalar, samimiyet, yöntemler ve içerik tartışılır da olsa, milliyetçiliğe uygundur. Ancak bu uygulamalar da milliyetçiliğin yükselişi olarak yorumlanamaz. Tüm bu gelişmeler bir illüzyondan ibarettir.

Bugün milliyetçilik tek çatı altında mı birleşmeli yoksa birden fazla tesir ve güç odaklarına mı ayrılmalı?

OKUR: İdeal durumda, milliyetçi sivil toplum kuruluşları çeşitli olmalı, siyasi olarak tek bir partide temsil edilmelidir. Birbirinden farklı fikirlerle yol alan sivil toplum kuruluşları, milliyetçiliğin gelişmesine katkı sağlarken, milliyetçi siyasi partiye de yöntem, strateji gibi konularda destek olacaktır. En önemlisi de bu sivil toplum kuruluşlarından çıkan kalifiye milliyetçiler, siyasi partinin insan sermayesini oluşturacak ve bu sayede siyasi parti slogan milliyetçiliğine düşmeden, millet için çalışacaktır. Ancak insan faktörünün olduğu durumlarda ideal durumdan bahsetmek oldukça zorken, çok sayıda insanın etkili olacağı bir durumda bunu düşünmek ütopya olarak kalacaktır.

Mevcut durumda ise milliyetçi partiler arasında en azından bir koordinasyon olmalı, diğer oluşumların da “En iyi milliyetçi biziz.” anlayışını terk ederek, milliyetçiliğin temel amacında buluşmak kaydıyla ayrı yollardan devam etmeleri yararlı olacaktır.

Türk milliyetçilerinin çok partili olarak seçimlere katılmasını Türk Milliyetçiliği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum milliyetçiliğin etkisinin artması olarak görülebilir mi?

OKUR: Türk milliyetçilerinin çok partili olarak seçimlere katılmasını Türk Milliyetçiliği için bir dezavantaj olarak görüyorum. Bu durum milliyetçiliğin siyasette etkisinin arttığını değil azaldığını gösteriyor. Bu bölünmüşlük nedeniyle birçok yetkin ve donanımlı Türk milliyetçisi siyasetçi meclis dışında kaldı. Bunun yanında kendilerini milliyetçi olarak tanımlayan ya da milliyetçi seçmenin oy verdiği partilerden, vasıfsız, millete hiçbir faydası dokunmayacak, milliyetçilik açısından da hiçbir katkısı olmayacak birçok kişi mecliste yer buldu.

Sizce bu seçimlerde milliyetçilik gerçekten anahtar bir rol mü oynadı yoksa siyasi bloklar arasındaki kavga milliyetçilik maskesiyle mi yürütüldü?

OKUR: En son seçimlerde milliyetçiliğin anahtar bir rolü olduğunu düşünüyorum. Sonraki tavrından bağımsız olarak Türk milliyetçisi bir cumhurbaşkanı adayının varlığının seçimi ikinci tura taşıdığı malum. İkinci turda da milliyetçi seçmen, iktidarın milliyetçilik illüzyonuna kanarak veya ilk turdaki milliyetçi adayın yarattığı hayal kırıklığından dolayı sandığa gitmeyerek yine belirleyici bir rol oynamıştır

AKP’nin yeniden iktidar olması Türk milliyetçiliği açısından ne anlam taşıyor? Ne gibi sonuçlar doğurabilir? Neden?

OKUR: AKP gibi makyavelist bir partinin yeniden iktidar olması Türk milliyetçiliği açısından olumsuz bir gelişmedir. İktidarın yarattığı milliyetçilik illüzyonu, konjonktür değişmezse devam edecektir. Bu illüzyon yalnızca milliyetçilik açısından sakıncalı değil millet için de sakıncalıdır. Çünkü bir yandan milliyetçiliğin kavramları, konuşmaları süslerken, bir yanda etnikçilik, mezhepçilik gibi bölücü söylemler devam ediyor. Üstelik bu söylemler artık eskisi gibi yüksek perdeden itiraza da uğramıyor. Ülkemizdeki kaçaklar meselesinde milliyetçilerin, din kardeşliği ve merhamet masallarıyla sindirilişini izlediğimizde AKP iktidarının devamının milliyetçilik için ne kadar sakıncalı olduğu rahatlıkla görülür.

Önümüzdeki yıllarda siyasetin şekillenmesinde milliyetçilik nasıl bir rol oynayacak?

OKUR: Son 5-6 yıldır milliyetçilik, siyasetin şekillenmesinde etkili olmaktan çok, kullanışlı bir maske işlevi görmüştür. Üzücü olan şudur ki milliyetçiliğin bu şekilde kullanılmasına sebep olanlar, bu durumdan rahatsız değildir. Hatta bu illüzyona gönülden inanmaktadır. Milliyetçiliği temsil iddiasındaki mevcut siyasi kadrolara baktığımızda önümüzdeki yıllarda da bu durumun değişeceğini söylemek güçtür. Ancak “Kral çıplak!” diye bağıracak bir çocuk çıkar ve insanların gözündeki perdeyi kaldırmayı  başarabilirse o zaman milliyetçiliğin siyasetteki etkisini net şekilde görebiliriz.

 

Yazar

İkbal Vurucu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar