02.03.2024

Türkler arasında dinlerin tarihçesi

Tek ve yüce üstünlükte Tanrı inancına sahip Türkler Tanrı’ya göğe yönelerek saygı gösterirler; ruhun ölmezliğine, ruhların Tanrı katına gideceğine, ebediyete inanırlar. Allah inancı ile Türklerin; yaratan, yönelten, yaşatan Tanrı inancı arasında oldukça yakınlık görülmektedir.


Hikmet Tanyu tarafından yazılan bu makale 1975 yılında

Töre dergisinin 45. sayısında yayımlanmıştır.

“Tek ve yüce üstünlükte Tanrı inancına sahip Türkler, Tanrı’ya göğe yönelerek saygı gösterirler, ruhun ölmezliğine, ruhların Tanrı katına gideceğine, kıyamet ve mahşere, ahirete, ebediyete inanırlar, dağlarda ona (Tanrı’ya) kurban sunarlar, dinî törenler düzenlerler, iyi (koruyucu) ruhlara ve ayrıca kötü ruhlara inanırlarken, İslâm dinine büyük bir sadakatle geçerken ondaki melek, şeytan, cin inancına dair esaslarda yakınlık görmeleri, onları daha kolay anlamalarına yardımcı olmuştur. Allah inancı ile Türklerin, yaratan, yönelten, yaşatan Tanrı (Tenri, Tengri), Gök Tanrısı (Kutsal, Mübarek, Yüce Tanrı) inancı arasında oldukça yakınlık görülmektedir.”

Eski İnanç

Eski Türklere özgü inançları batılı bilginler Şamanlık-Şamanizm, do­ğulu bilginler, Şümeniye terimiyle tanıtmak istemişlerdir. Eski Türklerde din görevlilerine (Kam) denildiği gibi, “Oyun” teriminin de bazı yer­lerde kullanıldığı görülmektedir. Kaşgarlı Mahmut, bunu Arapçaya “kâ­hin” şeklinde çevirmiştir.

Kam veya Şaman, Tanrı veya ilâhlaştırılmış varlıkların seçtiği, İlâhi bir kudrete sahip. Tanrı veya ilâhlaştırılmış varlıklarla insanlar arasında aracılık yapabilecek bir gücü olan kimse demektir. Büyük ilâhlar (?) belki melekler ve kötü ruhlar için âyin yapmak, kurban sunmak görev­leridir. Aynı zamanda tabiblik, üfü­rükçülük, sihirbazlık da yaparlardı. Soya çekimle kamlık şamanlık geçerdi. Şu hâlde şamanlık veya Şama­nizm şümeniye (Şemeniye) diye bir din yoktur. Yalnız itibari olarak kul­lanılan şamanizm, Şümeniye (Şeme­niye) terimi vardır. Böyle Eski Türk­lere özgü ve günümüzde pek az kimsenin sürdürdüğü inancın adı, mü­ritleri tarafından şamanlık veya Şamanizm, Şümeniye (Şemeniye) ola­rak benimsenmiş olmayıp bu ad ta­kılarak ilmî bir terim hâlinde, bir yakıştırma olarak kullanılmaktadır. Ayrıca muhtelif tanrıların da birer üstün güç ve kudrete sahip var­lıklar olarak mı yoksa birer üs­tün vasıflı melekler olarak mı benimsenip kullanıldığını kesin olarak ifa­de etmek kolay değildir. Zira Türk Dini hakkında henüz bütün etrafıyla, derinlemesine yazılmış çok eskiden kalma bir din kitabı mevcut de­ğildir. Bazı seyyahlar ve araştırmacı­ların şahsi gözlemlerinden, yazıt­lardan, mezar taşlarından, bazı dua ve ilahîlerden, ölü gömme âdetlerinden, destan ve masallardan birtakım so­nuçlar çıkarılmaya çalışılmıştır. Ka­dın kamların da bulunuşu dikkate şayandır. Bütün bunlardan çıka­rılacak sonuç, ilk, orijinal inancın da Eski Türkler arasında Tengri (Sümerlerde dingir), Tenri, Gök (mübarek, kutsal semavî, kutlu) Tengri, Gök Tanrı, Yüce Tanrı gibi adlar­la her şeye kadir bir Allah inancı gö­rülmekte, kâinatı onun yaratıp yönet­tiğine inanılmaktadır. Tanrı, Yüce Tanrı inancı günümüzde, Altaylılar ve Yakutlar arasında görülmektedir. Ruhun bekâsını, kıyamet, kılköprü cennet ve cehennemi andıran, animistik ruhçu bir hayat anlayışı için­de, ölümden sonra bir yaşamı göste­ren inanç mevcuttur. İyi ruh, kötü ruh inancına sahiptiler. Koruyucu ruhlara inanıyorlardı. Bir nevi şeytanı andıran bir inanç da görülmektedir. Bazı tabiat kuvvetlerine saygı göste­rilmiştir, onlarla aralarında türlü ilişkiler kurmak İstenilmiştir. Güneş, ay, yer-su ruhları, atalar (Ceddi âlâ) ve ölüler kültü, kurban sunma, ateş (ocak), orman-ağaç, kaya (taş), dağ, adak, su ve ırmağa, göle saygı, demir ile ilgili inanç, bazı kuş ve hay­vanları (kartal-Tanrı Kuşu), bozkurt, at vb. ilgili inanç ve kültler vardı.

Bazı semboller, put (idol) gibi sa­nılırsa da bunlar Tanrı’nın tasviri de­ğildir. Hatıra veya birer uğurlu eşya (belki fetiş gibi değeri olan bir ha­tırlatma, anma eşyası) sayılır. Tan­rı’yı bir ve üstün, yüce, kudret ve kuvvet olarak bilmek ve bütün kâina­tı onun yarattığı varlıklar olarak görmek ve ona mavi, engin göğün derinliğine yönelerek yakarmak ve bazen onun göğün enginliği içinde bulunduğuna inanmak gibi özellikler göstermektedir. Bazı çeşitli tabiat güçleri daha alt derecelerden ilâhlaştırılmışsa da veya büyük melekler düşünülmüşse de onların üzerinde üs­tün olan bir Yüce Tanrı’nın varlığına inanılırdı. Tanrıya veya yaratan iyi ruh Ülgen (Ülken) atalara, yer-su ruhlarına (tabiat kültü), çoğu zaman dağlarda (at ve koyun) kurbanı sunu­lurdu. Gündüz Güneş’e ve gece Ay’a saygı gösterilirdi. Çok önceleri Gü­neş’e ve Ay’a kurban sunulduğu gö­rüşü de vardır. Batılılar tarafından yapılan bir ilmî incelemede binlerce yıl önceki insanlar arasında ilk yü­ce Tanrı’ya inananların Türkler oldu­ğu ileri sürülmüştür. Gerçekten de türlü ilâhlara tapanlar, hayvanlara tapanlar, ilâhları insana benzeten onun heykellerini yapıp tapanlar, gü­neşe ve imparatora ilâh veya onun oğlu nazariyle bakan muhtelif din ve inançların (Yunan, Roma, Avrupa, Amerika dinleri, Şintoizm v.b.) yanın­da Türklerin inançları onlardan çok üstünlük göstermektedir.[1]

Türklerin dinî tarihçesi

Türklerin (Şamanlık) adı takılan ve Tanrı Dini diyebileceğimiz dini çerçevesi dışında, Türklerin etkilen­diği dinî tarihçe şöyle bir gelişim göstermiştir.[2]

M.S.III. – IV. yüzyıllarda, Orta Asya’nın muhtelif bölgelerinde Zerdüştlük, Budistlik ve Hıristiyanlık görülmüş­tür. Hıristiyanlık piskoposluk ve metropolitlerinin, Herat, Teru ve Semerkant şehirlerinde kurulduğunu görü­yoruz.

Şamancı To-Ba’ların yönetici üst tabakalarının, V. yüzyılda Budistliği kabul ettikleri anlaşılıyor. Toplu­mun çoğunun gene eski Türk dinî inanç ve âdetlerini sürdürdükleri bili­niyor. Toba Han (572-581) yıllarında Çinli Budistlerin telkiniyle, Göktürkler arasına Budistliği (Budizm) yerleştirmeye çalışıyor. Toba Han’ın ölümünden sonra Göktürk Hakanlığı felâkete uğruyor. Çinlileşme başlıyor. Bunun yankıları Göktürk (Orhun) yazıtlarında görülmektedir. Bu yazıtlardan artık Budacılıktan (Budizm), Lao Tse’nin Taoculuğundan (Taoizm), Bilge Han’ın gayretiy­le hiçbir iz kalmadığı anlaşılmakta­dır. Bilhassa devlet adamı Tonyukuk, millî dini- Tanrı dinini ve töreyi-  sa­vunmuş, yabancı kültür ve inançları reddettirmiştir.

Türklerin Müslüman Arap ordularıyla Halife Hz. Ömer zamanında te­masta bulundukları anlaşılıyor. Bazı Türk beyleri, Hz. Osman zamanında (T. 650) Müslümanlığı kabul etmiş­lerdi. Haccac ve onun kumandanla­rından Kuteybe B. Müslim el- Bâhîlî’nin sert ve merhametsiz tedbirleri neticesinde Horasan’da güven sağ­landı. İslâm ordusu Mâverâünnehr’e girdi. Buhara ve Semerkand zapt edildi. “Kuteybe’nin muzaffer İslâm ordusu H. 95 (M. 713) yılında Fergana ve Taşkent üzerine yürüdü.”[3]

Bu arada Göktürk hakanlığının kurulduğu VI. yüzyıldan itibaren Hı­ristiyan, Ateşperest (Zerdüştiler), Manihaist cemaatlerin görüldüğü hatır­lanacak olursa karmaşık inançların etkileme çabaları dikkate alınma­yı gerektirebilir.

717 yılında Cürcan Beyi Sul-Türk Müslüman olmuş, böylece Cürcan ül­kesi islâmlaşmıştı. Arapların baskısı karşısında Türkler savaşıyorlardı. 7 ve 8. yüzyıllarda Müslüman Arap­larla Türklerin teması, görüşüp ko­nuşması arttı. Kuteybe, 712-713 yı­lında Buhara iç kalesinde bulunan Buda tapınağını cami hâline ge­tirtti. Kılıç sonu ve savaşlar sonucu olmayarak, İslâm dininin esaslarını öğrenen Türkler arasında artık İslâ­miyet büyük bir yakınlıkla benimsen­meğe başlamıştı.

Bir yandan Türkler başka dinlerin de tanıtılması ve propagandası karşısındaydılar. VII. yüzyılda Manihaizm Türk yurduna gelmişti. İranlı Mani (216-276) tarafından, Zerdüştlük, Hı­ristiyanlık ve mahalli dinlerle (Mitra vb.) karıştırılarak vücuda getirilen bu dinin müritleri İran ve Roma hü­kümetleri ve halkı tarafından ağır baskıya maruz kalınca Roma ve İran’dan kaçanlar Türkistan’a sığındı­lar. Buralardaki Türkler, diğer din yayıcılara hoşgörü gösteriyorlar ve bir taraftan da kendi millî inançları­nı sürdürüyorlardı. Maniheistler Türk dinî inancıyla kendi inançları arasın­da bir ilişki kurmaya çalışarak pro­pagandalarında başarıya gitmek İs­tiyorlardı. Göktürkleri hakimiyet­leri altına alan Uygurların hakanı Bökü Han (Bügü Han) (750-780), 763 yılında Uygur Türkleri arasına, esa­sen Orta Asya’nın batı bölgelerinde 3. yüzyıldan beri izleri görülen, Maniciliği (Manihaizm) yerleştirdi. Doğu Türkistan’a yerleşen Uygurlar arasın­da 840 yılını müteakip, o çevrelerde Manihaizm, Hristiyanlık, Budizm ve Tanrı Dini ile bağlantılı şamanlık yan yana bulunuyordu. Uygurlar Manihaizm’i kabul edince savaşçılıklarını ve bazı geleneklerini de bozarak, kaybederek perişan oldular.

Nestûri Hıristiyan misyonerleri Mâverâünnehr İslâmlar eline geçtiği hâlde çalışmalarını sürdürüyorlar ve Nestûri Patriği Tematheus (780-819) da Orta Asya’da Hristiyanlığı yayma gayretiyle, Türk hakanını kandırma­ya uğraşıyor, ona mektuplar gönde­riyordu.

Nihayet Yenisey Kırgızları, Maniheist Uygurların başkenti Karabalgasun’u 840 yılında zapt edince sonuç belli oldu. Böylece Kırgızlar, 840 yı­lında Uygurları Moğolistan’dan süre­rek, Kırgız devletini kurarlarken, ço­ğu Mani dininde görünen Uygurlar, Doğu Türkistan’a göçmüşlerdi. Kırgızlar arasında da Mani dininin yayıldığı görülmekte ise de 9-10. yüzyıllardaki kaynaklara göre onların bir yandan atalardan kalan dinleri sürdürdükleri anlaşılmaktadır. Önce Şamancı de­nilen veya Tanrı dininden olan ve 732 de hemen ilk Müslüman Hazar­lar arasında 800 yıllarında Yahudilik de yayılmaktaydı. Hazarlardan büyük bir kısmı Müslüman ve daha az mik­tarı ise Hıristiyan dinindeydiler. Yönetici tabaka ise Museviliğe bağlı kalmış hatta İbrani adları almışlardır. Fakat Hazar kağanı Yusuf zamanında 965 yıllarında İslâmiyet, buralarda da he­men hemen tamamen kabul edilmiş­tir. Günümüzde birkaç bin kadar ka­lan Musevi dininden Türklere Karaim denilir. Yahudi geleneğini, Talmud ve bazı dinî kitap ve yorumları ka­bul etmeyen Karaim’i Yahudiler ken­dileriyle bir saymazlar. Hazarların Tevrat’ı da Türkçe idi. Yahudi şeria­tında Tevrat ve dini kitaplar İbranicedir.

Moğolların Asya’da güçlendiği dö­nemde şamanlıkla ilgili bazı davra­nışlar yeniden canlanmakla beraber, İslâm dini de gittikçe gelişme yolun­daydı. Bir taraftan da İslâmiyet, Hı­ristiyanlık ve Budizm arasında bir mücadele devam ediyordu. Türkler şüphesiz İslamiyet’le ilk ilişkileri ta­kiben Müslüman olmaya başlamış­lardı. 9. yüzyılda diğer din ve inanç­lardan daha fazla İslâmiyet etki göstermeye başladı. 920-21 yılında Alevîler Ho­rasan ve çevresini işgal etmişlerdi. Doğu Türkistan’da Aleviler, Taşkent taraflarında Maniheizm, Bulgarlar arasında da Hazar Musevileri propa­ganda yapmaktaydılar. 921 yılında Alevi ordusu, Horasan’ın başşehri Nişabur’u işgâl edince, buna Karahanlılardan Buğra Han karşı koydu ve Alevi ordularını yendi, hezimete uğrattı. Satuk Buğra Han İslâmiyeti be­nimsedi. X. yüzyılda, 920’de Müslümanlığa girmişler ve 940’ta Karahanlılar devletinde resmî din İslâmiyet olmuştu. Aynı yılda Volga çevresindeki Bulgar Hanlığı Müslüman oldu. Yal­nız Yedisu eyâletinde bir Nesturî Hıristiyan cemaati kalmıştı. Timur zamanında bu cemaat oradan tama­men kalktı. Gene Timur döneminde Türkistan’ın kuzeyinde Budizm kalıntıları da tamamen silindi.

Özetleyecek olursak, Türkler şüp­hesiz İslâmiyetle ilk temaslarını taki­ben Müslüman olmaya başlamış­lardı. Dokuzuncu yüzyılda İslâm dini daha fazla etki göstermeye başlamıştı. 920-21 yılında Alevilerin Horasan’ı ve çev­resini işgal ettiklerini dolayısıyla Ale­vi etkilerini görüyoruz. 920-960 yıl­ları arasında büyük Türk kitleleri ehli sünnete uygun olarak İslamiyet’i ka­bul etmişlerdi. Doğu Türkistan’da Aleviler, Taşkent taraflarında Mani­heizm, Bulgarlar arasında da Hazar Musevileri propaganda yapmışlardı. Alevî ordusunun Horasan’ın başşehri Nişabur’u zapt etmesi üzerine, Karahanlılardan Buğra Han karşı koymuş ve Alevi ordularını yeni bir bozguna uğratmıştı. Satuk Buğra Han’ın İslâ­miyeti benimsemesi çok önemli bir olay olarak tarihte yer almıştır. Budizm, Manihaizm, Hıristiyanlık ve Musevilik ancak 920 yılına kadar ve bilhassa 200 yıl kadar etki yapmaya çalışmıştı.

İslâmiyet Urallar ve Sibirya çevresine 940-950 yıllarında yerleşti. Türk Tarihinde çok önemli ve değerli bir olay olarak X. yüzyılda Türk milleti­nin en az %80’i İslâm dinini kabul et­miştir. XII. yüzyılda Orta Asya’nın hâ­kim olan dini, İslâmiyet olmuştur.

Türklerin topluca İslamiyet’e geçi­şiyle, tek din bütün Türk ülkelerini kaplamış ve çevre ülkeleri de etki­lemişti. Millî kültür yanında İslâm dininin büyük önemi ve etkisiyle Türkler mütecanis bir millet hâline gelmekte gecikmediler. Tarih boyun­ca kendi içlerindeki mücadele ve ça­tışmalar ortadan kaybolarak birlik ve beraberlik doğunca güçleri de yük­selmişti. XIV. yüzyılda, İran’da ve Orta Asya’da İslâm dini Hıristiyanlığı yendi ve hâkim oldu. Budizm, Moğolistan’da, Şaman’ın yönettiği dinî törenlerle ilgili inanç ise Altay Dağları (Aitay – Sayan) ve Sibirya Orman­ları bölgesinde, Yakut Türkleri ara­sında yaşamını sürdürdü.

İslam dini ve Türk töresi

Muhtelif dinler, inançlar Türklere etki yapmışsa da, bütün Türklük ale­mini boydan boya kuşatan İslâmiyet derecesinde olamamıştı. İslâm dini ve ahlakı Türkler tarafından sanki aranıp özlenmiş gibiydi. Milyonlarca kişi ona içten bağlanarak benimse­mişlerdi. Tek Tanrı (tenri, tengri) di­nine inanmış Türklere en yakın din İslâm dini olmuştu. Bilhassa İslam’ın Allah inancı ve ahlaki esasları, Türk­lükle Müslümanlık arasındaki iman ve itikat yakınlığı Türk ve İslâm aile hukukundaki benzerlikler, Türklerin duygu ve düşüncelerini geniş bir çevre hâlinde kuşatmıştı. Eski, ilk dinî inanç­larının kalıntıları, İslâmî dua ve dav­ranış İçerisinde, adak, taş, ağaç, su, dağ vb. inançlarıyla uzlaşmış, görünmektedir. Allah’a teslim olarak, Kur­an buyruğunu bilerek ve ona uyarak kâinatın hakikatini, sır ve muamma­ların içyüzünü anlamaya yönelen Türkler, kendilerine uygun ahlaki esasları da daha büyük coşkuyla benimseyerek doğruluk ve iyilik yolunda yaşamalarını sürdürmüşler, İslâm dinamizminde ileriye yönelmiş ve atılımlara girişmişlerdir. Eski Türk Töresi içinde yaratan Tanrı’yı bilmek ve onun buyruklarına uymak manevî ve ahlaki gelenek ve törenlere bağlı­lık göstermek dikkati çekmektedir. Tek ve yüce üstünlükte Tanrı inan­cına sahip Türkler, Tanrı’ya göğe yö­nelerek saygı gösterirler; ruhun ölmezliğine, ruhların Tanrı katına gide­ceğine, kıyamet ve mahşere ahirete, ebediyete inanırlar, dağlarda ona (Tanrı’ya) kurban sunarlar, dinî tören­ler düzenlerler iyi (koruyucu) ruhlara ve ayrıca kötü ruhlara inanırlarken, İslâm dinine büyük bir sadakatle ge­çerken ondaki melek, şeytan, cin inancına dair esaslarda yakınlık gör­meleri, onları daha kolay anlamala­rına yardımcı olmuştur. Allah inancı ile, Türklerin, yaratan, yönelten, yaşatan Tanrı( Tenri, Tengri), Gök Tan­rı (Kutsal, Mübarek, Yüce Tanrı) inancı arasında oldukça yakınlık görül­mektedir. Bütün bunlar İslâm dini, şeriatı ile Türk Töresini uzlaştırma­da bazı kolaylıklar sağlamıştır. Gün­delik yaşayış ve davranışı, gündelik eylemleri belirten Türk Töresinin özünü teşkil eden Türk ahlakının esasları, İslâm ahlakiyle çok kolaylıkla kaynaşmış, hatta destek görmüştür. Töre ile Şe­riat (İslami esaslar) tamamen uzlaştırılmak istenilmiştir.

 “Töre şeriatın seyisi” diyen Taşkentli Köbayoğlu bu duruma bir örnek olmuş­tur. İslamiyet’in akide ve ibadetleriy­le kolayca anlaşmış Türklerden bazı­ları “fıkhın muamelât hakkındaki hükümlerine” alışmakta güçlük çekmiş­lerdi. Yüzlerce yıldan beri göçebe Ka­zak-Kırgızlar “itikat ve ibadet me­selelerinde tam anlamıyla ehlisünnetten oldukları hâlde dünyevi muame­lâtta fıkıhtan ziyade töreye uyar­lardı. “Nikâh, boşanma, miras, alışveriş, hırsızlık, cinayet vesaire gibi meselelerin hepsi töreye göre ka­rara bağlanması için beylerin önü­ne getirilirdi.”[4] Sonraları tamamen şeriat esas oldu. “Kazaklarda şu ata­lar sözü de vardır:

 “Şeriat akkan bir bulak-Zan bulakta bitken kurak. (Şeriat akan bir pınar-töre onun yanında biten ot. – kamışa benzer bir yeşil ot -”

Bu atalar sözü şeriatla tö­reyi barıştırmak için söylenmiş bir formüldür.[5] Eski Türklerin kanun, yasa, şifahi teamüller, gelenekler; örf ve âdetler, dinî ve ahlaki kuralların bütününü belirten Töre’nin biz bura­da (ahlak töresi) üzerinde duraca­ğız. Türkler ahlaki esaslarını diğer dinler içinde korumaya devam etmişler­dir. Buda dininde hayvan eti yenil­mesi uygun görülmezse de Budizm’e uyan bazı Türkler bir müddet sonra toylarında ve şölenlerinde av ziyafetleri vermişler ve et yemişlerdir. Keza Buda dininde avcılık ve savaşçılık yasaklandığı hâlde Türkler buna her zaman uymamışlardır.[6]

İslâm dininin gaza ve cihadı farz tanıyışı, aile hayatına önem verişi, askerliğe değer verilişi, yurtseverlik ve bütün ahlaki ilkeleri Türklerin bu dinin hak ve mutlak din olduğuna dair inançlarını yüceltmişti. Bu dine girince kültür ve medeniyet atılımı geliştiği gibi, maneviyat, iktisat ve siyasi hayat ve düzen bakımından da büyük bir ilerleme kat etmişlerdi. Âdeta Türklük ve İslâmlık ülkede kaynaşmış birlik ve beraberliği temin etmiş, bir bütün hâline gelinmesine yol açmıştı. Adetler içinde ahlaki değer taşıyan kurallara “töre” dendiği hatırlanacak olursa Türk ahlakı, Türk töresi içinde en önemli ve güçlü yerini korumuş ve geliştirmiştir. Türk ahlakının ilkeleri bir yandan eski Türk töresinden, bir yandan İslâm dininin ahlakı yönünden yücelip güçlenmiştir.[7]

 

[1]Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1968

Abdülkadir İnan, Tarihte ve bugün Şamanizm, Ankara 1972. 2. Basım.

Hikmet Tanyu, Ankara ve Çevresinde Adak ve Adak Yerleri, Ankara 1967.

Hikmet Tanyu, Dinler Tarihi Araştırmaları, Ankara 1973.

Esiri Türk Dini, Tanrı Dini veya Şamanlık hakkındaki kaynaklar bu kitaplarımızda geniş şekilde gösterilmiştir. Lütfen oraya bakınız.

P.W. Schmidt, Ser Ursprung der Gottesidee, 9. Cilt (Türklere dair)

P.W. Schmidt, Tukue’lerin Dini, Çev. Sadettin Buluç, İstanbul Üniv. Edebiyat Fa­kültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C. IV. 1 Temmuz 1966, Sf. 63 – 80.

(Der Ursprung der Gottesidee 1 (3. Bölüm) Freiburg 1949, S. 21-39!)

 

[2] Eski Türklerin Dini: Tanrı Dini, başlığıyle tarafımızdan hazırlanan inceleme TÖRE Dergisinde yayınlanacaktır. Bu incelemede Türk yazıtları üzerinde bilhassa durulmaktadır. : 1. Hüseyin Namık Orhun, Eski Türk Yazıtları, 4. Cilt ve Ali Öz.türk, Ötüken Kitabeleri ile bilhassa Prof.. Dr. Muharrem Ergîn’in Orhun Abide leri, üzerindeki eserleri önemle dikkate alıdığında ve diğer kaynaklarla Şamanlık adı ile değil (Tann Dini) adiyle gereken açıklamalar sunulacaktır.

 

[3] Abdülkadir İnan, Çur’ân-ı Kerimin Türkçe Tercümeleri üzerinde bîr inceleme. Diyanet işleri Başkanlığı Yayınlan, Ankara 1961, Sf. 5.

 

[4] Y.K. Sf. 108

 

[5] A,İ.Y.K. Sf.110

 

[6] Ziya Gökalp Türk Medeniyeti Tarihi. 1. Kısım. (İslâmiyetten Evvel Türk Medeniyeti) İstanbul Matbaai Amiri 1341, Sf. 11. (1974 de ikinci basımı yapılmıştır.)

 

[7] Bahaeddin Ögel. Türk Mitolojisi, İst. 1971, 2. e.

Bahaeddin Öğel Türk Mitolojisi, Yay. Selçuklu T. ve M.E. Ankara 1971, 1. Cilt.

Zeki V. Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, İst. 1946, 1. C. (İkinci basımı yapıldı) Abdülkadir İnan. Hurafeler ve Menşeleri, Ankara 1962.

Namık Orkun, Türk Tarihi, Ankara 1946, 1. C. Sf. 141.

İ. H. Danişmeııd, Türklük Meseleleri, İst. 1966.

İ. H. Danişmend, Türk ve Müslümanlık, (Türk Irkı Niçin Müslüman olmuştur) İst. 1959, bilhassa Sf. 52.

Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, İst. 1963. 1. Cilt.

Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları. İsk. 1971 2. Cilt, bilhassa 1. C. 94-104

 

Yazar

Töre Dergisi

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar