Uluslararası hukukun Ermenilere uygulanması – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______12.04.2019_______

Uluslararası hukukun Ermenilere uygulanması

MİSAK Editörü

Bu yazı, Gündüz Aktan’ın
“Ermeni Sorununun Hukuksal Boyutu
Devletler Hukukuna göre Ermeni Sorunu”
makalesinden alınmıştır.

Yazının önceki bölümüne;

https://millidusunce.com/misak/uluslararasi-hukuk-acisindan-soykirim-sucu/

bu linkten ulaşabilirsiniz.

Der Zor çölünden toplanan Ermeni yetimler, ortada David Adamyan, 1919
Der Zor çölünden toplanan Ermeni yetimler, ortada David Adamyan, 1919

Mevcut arşiv bilgileri soykırım yapılmadığını kanıtlamak açısından yeterli

21 Eylül 2000’de Amerikan Temsilciler Meclisi’nin 21 Eylül 2000’de Amerikan Temsilciler Meclisi’nin bir alt komisyonunda yapılan sunuşta (hearing) Ermeni yanlısı tarihçiler Türk arşivlerinin açılmasına artık ihtiyaçları olmadığını; mevcut bilgilerle Ermenilere soykırım yapılmış olduğu konusunda bir mutabakat hasıl olduğunu söylediler (The verdict is in). İddiaları bir bakıma doğruydu. Ama gerçek onların söylediklerinin tam tersiydi. Mevcut arşiv bilgileri soykırım yapılmadığını kanıtlamak açısından yeterliydi. Yeni arşiv bilgilerinin de mevcut bilgilerle çelişkili olması mümkün değildi.

Rusya’nın genişlemesi ve Ermeni devletinin doğuşu

Aşağıdaki değerlendirme Ermeni olaylarının tarihi hakkında yeterli bilgiye sahip olunduğu varsayımıyla yapılıyor. Yine de olayların cereyan ettiği tarihi bağlama kısaca bakmakta yarar olabilir. 19. yüzyılda Rusya’nın Kırım ve Kafkaslara doğru genişlemesi bölgede yaşayan çoğunluğu Türk kökenli Müslüman nüfusu birbiri ardına gelen göç dalgaları ile Anadolu’ya sürdü. Göç edenlerin pek çoğu da yollarda öldü. Kafkaslarda Ermeniler Rus ordularının ilerlemesine yardım ettiler ve bunun karşılığında etnik olarak Türklerden temizlenmiş bölgelere yerleştirildiler. Bu sürgünler ve yeniden yerleştirmeler 20. yüzyılda bölgede bir Ermeni devletinin doğuşuna yol açtı. Ruslar güneye doğru genişlemeleri sırasında 1827-29, 1854-56 ve 1877-78 savaşları ile Doğu Anadolu’ya girdiler ve her defasında Ermeniler Rus ordularının ilerlemesine yardımcı oldular. Böylelikle gelecekte meydana gelebilecek etnik bir çatışmanın da tohumlarını ektiler.

Balkan Savaşları 1912-13 yıllarında oldu. Osmanlılar Doğu Trakya hariç, tüm Avrupa topraklarını kaybettiler. Bu toprakların büyük bölümünde çoğunluktaydılar. Çok büyük sayıda Türk, Arnavut ve Pomak sivil nüfus hayatını kaybetti. Büyük bir grup da yerlerinden yurtlarından sökülüp Anadolu’ya doğru atıldı. Bir yıl sonra da imparatorluğun bekasının tayin edecek 1. Dünya Savaşı başladı Osmanlılar doğuda Çarlık Rusya’sının orduları, Çanakkale’de İngiliz ve Fransız donanmaları, güneyde Mısır, Suriye ve Irak cephelerinde de bunların ordularıyla savaşıyordu.

I. Dünya Savaşı’nın başlarında Anadolu’da Ermeni nüfusu

I. Dünya Savaşı’nın başlarında Anadolu’nun nüfusunun 17.5 milyon civarında olduğu hesaplanıyor. Bunun 1.3 milyonunun Ermenilerden, 1.4 milyonun Rumlardan, geri kalanın da Türk ve Müslümanlardan oluştuğu tahmin ediliyor[11]. Ermeni kilisesinin, Avrupa Katolik ve Protestan kiliseleri gibi, nüfus kayıtları tutmadığı biliniyor. Bu nedenle Ermenilerin verdiği abartılı istatistikler sağlıklı bir kaynağa dayanmıyor. Osmanlı istatistikleri doğruya en yakın olarak kabul ediliyor. Avrupa kaynaklı istatistikler de Osmanlı istatistiklerine çok yakın. İstanbul’da 1892’de kurulan, nüfus sayımından sorumlu idarenin ilk müdürü bir Türk olmakla birlikte, daha sonra Fethi Franco adlı bir Yahudi, 1893-1903 arasında Mıgırdıç Şınabyan adlı bir Ermeni ve 1908’den itibaren de bir Amerikalı tarafından yürütülmüş.

Ermenilerin siyasi hedef ve mücadeleleri

Çoğu Ermeni, tarihçilerin büyük bölümü, 1915-16 olaylarının bir soykırım olduğunu; yani Ermenilerin bir siyasi grup olarak değil de, bir etnik ya da dini grup olarak, soykırım gibi bir tehcire tabi tutulduklarını kanıtlamak için, Ermenilerin terörizm de dahil siyasi amaçlı faaliyetlerinden ya hiç söz etmiyorlar ya da çok kısa geçiştiriyorlar. Bir kısmı da Osmanlı yönetiminin baskıcı olduğunu, buna karşı Ermenilerin kendilerini savunmak ve haklarına sahip olmak amacıyla siyasi faaliyetlerde bulunduklarını bildiriyor. Ermenilerin terör türü şiddete başvurması, Balkanlar’daki Hıristiyan halkların komitacıları, hajduk, klepsos ya da çetnikleri gibi, büyük ve zalim bir güce karşı, meşru savunma olarak hoş görülüyor[12].

Tarihsel olarak devletler hedef gruplara ırkçı saldırılar olmadığı sürece etnik çatışma başlatmazlar. Ancak, daha önce de açıklandığı üzere, Osmanlı İmparatorluğu’nda ırkçılık yoktur. Etnik grupların imparatorlukları parçalamak suretiyle bağımsızlıklarını kazanmak üzere mücadele başlattıkları daha mantıklı bir varsayımdır. İşte Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın sonlarında görülen de budur.

İmparatorluktaki Hıristiyan halkların silahlı faaliyetleri açıkça hukuku çiğniyor

Ermeniler de bu Balkan kurtuluş mücadelesi modelini benimsiyorlar. Hıristiyan Balkan halkları gibi örgütlenip siyasi faaliyette bulunuyorlar. Aslında bunu fazla yadırgamamak da gerek. Zira Fransız devriminden sonra ortaya çıkan ulus devletin hakim olmaya başladığı bir çağda, çok dinli ve uluslu bir imparatorluğa karşı bağımsızlık mücadelesi meşru sayılıyor. Ermenilerin de bu faaliyetlere giriştikleri açıkça görülüyor. Bu mücadelenin şiddete başvurmadan başarıya ulaşması da imkânsız. Tabiatıyla şiddetin savaş hukuku kurallarına uyması gerekiyor. Ancak imparatorluktaki Hıristiyan halkların silahlı faaliyetleri birçok ahvalde açıkça hukuku çiğniyor. Balkan modeli şiddet genelde komitacı denen terör gruplarının sivil Müslüman halka saldırarak Müslümanları misillemeye tahrik etmesi; Müslüman halkın misilleme yapması ya da yönetimin askeri önlem alması halinde de, Batı Avrupa’yı mezalim çığlıklarıyla müdahaleye davet etmesi şeklinde de işliyor. Büyük Hıristiyan güçler ya da Düvel-i Muazzama Osmanlı’nın Hıristiyan ahali lehine reformlar yapmasını dayatıyor. Bu reformlar yerel yönetim haklarından giderek otonomiye uzanıyor. Bir süre sonra belli bölgelerde Osmanlı egemenliği nominal hale geliyor ve ilk silahlı ihtilafta, dış müdahale ve yardımla bağımsızlığa kavuşuluyor[13] [14] [15] [16].

Vilayat-ı sitte: Erzurum, Van, Elaziz, Diyarbakır, Bitlis ve Sivas

1880’lerde Hınçaklar siyasi ve silahlı mücadelelerinin amacı olarak Anadolu’nun doğusunda altı vilayeti kapsayan ve ‘vilayat-ı sitte’ denen Erzurum, Van, Elaziz, Diyarbakır, Bitlis ve Sivas’ı kapsayan bölgede bir hayali Ermenistan kurduklarını açıkladılar. Bu, bugünün idari taksimatına göre Erzincan, Ağrı, Muş, Siirt, Hakkâri, Bingöl, Malatya, Mardin, Amasya, Tokat, Giresun, Ordu, Trabzon’u da kapsıyordu.

Ermeniler bu mücadelelerinde başarılı olamadılar. Bu nedenle kendilerini daha şanslı olan Balkan Hıristiyan halklarıyla kıyaslayıp, mazlum ve mağdur hissedebilirler. Ancak soykırım tezini savunabilmek için, siyasi ve silahlı faaliyette bulunduklarını inkâr ederek, Türklerin kendilerini durup dururken tehcire tabi tuttuğunu; aslında kendilerinin siyasi emelleri dahi olmayacak kadar masum olduklarını; bu nedenlerle Sözleşme’nin 2.maddesine göre, Türklerin kendilerine etnik-dini-ırki grup olarak tehcir yoluyla soykırım yaptığını iddia edemezler.

Tarih, Ermenilerin bağımsızlık için silahlı siyasi faaliyette bulunan bir siyasi grup olduğunu açıkça gösteriyor. Düşmanla birleşip hedeflerini gerçekleştirmek için silaha ve bu arada savaş hukukunun ihlali olan sistematik terörist eylemlere başvuran bir siyasi gruba karşı mücadelede, askeri nedenlerle tehcire başvurulması hukuken soykırım tanımına girmediği gibi, bu süreçte işlenen suçlar da, ayrıca işlendikleri kanıtlanmış olsa dahi, soykırım değildir.

Siyasî emel; gurubun millî, dinî, ırkî veya etnik grup olmasını engellemez

Bir grubun siyasî emelleri nedeniyle siyasî grup olması, aynı zamanda millî, dinî, ırkî veya etnik grup olmasını etkilemez. Zira siyasî gruplar da diğer özellikleriyle, Ermeniler gibi, etnik, dini grup veya diğer bir grup olarak da nitelendirilebilirler. Ancak siyasi grup olmak, o grubun maruz kaldığı olayların, grup olmasından değil de siyasi nedenlerden kaynaklandığını gösterir.

Bir grubun siyasî ve silahlı faaliyette bulunduğu kanıtlandığı andan itibaren Sözleşme tarafından soykırıma karşı korunması gereken gruplar içinde bulunmasına imkân kalmıyor. Ermeniler adına hareket eden parti ya da benzeri kuruluşların, ilk adımda kolektif haklarının genişletilmesi anlamına reformlarla başlayıp, oradan otonomiye geçmek, sonra da bağımsızlığını gerçekleştirmek istediğini ve bu amaçla siyaset yaptığı ve terörizm de dahil silaha başvurduğunu Yukarıda kısaca. anlatmaya çalıştım. Söylediğim gibi, bu yönleriyle Ermeniler tehcir başlamadan önce siyasi bir grup oluşturuyorlardı.

Batı’daki Antisemitizm türü bir ırkçı nefrete İslam ve Türk tarihinde hiç rastlanmaz

Kaldı ki bir grubu, grup olarak yok etme iradesinin ancak o grup mensuplarına karşı duyulan ırkçı nefretin yoğunlaşması sonunda ortaya çıktığını yukarıda soykırıma ilişkin hukuku anlatırken gördük. Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere karşı ırkçı nefretin duyulmadığı biliniyor. Aslında, Batı’daki antisemitizm türü bir ırkçı nefrete İslam ve Türk toplumlarının tarihinde hiç rastlanmıyor. Örneğin, Almanya’da Yahudiler bağımsızlık için mücadele etmediler; teröre başvurmadılar; toprak istemediler; Almanya’nın savaş düşmanlarıyla işbirliği yapmadılar; Alman ordularını arkadan vurmadılar, lojistik yollarını kesmediler; nihayet terör örgütleriyle Alman sivilleri katletmediler. Alman toplumuna tümüyle entegre olmuş, 40 Nobel ödülünün 11’ini kazanmış, barışçı, uygar ve başarılı bir grup, başka hiçbir neden yokken, sadece grup olması nedeniyle, önceden planlanarak, büyük bir örgütlenme sonucu sistematik ve kitlesel biçimde yok edildi.

Hitler başta, sayısız yazar derin bir Yahudi düşmanlığını yıllarca dile getirdiler. Anti-semitizm Holokost’tan on beş yıl öncesinden itibaren tehlikeli biçimde yükselmiş olmakla birlikte, ikinci binin başından bu yana aktif biçimde devam eden bir akımdı. Genelde Batı Avrupa, özelde Almanya’da veba gibi epidemiler, sel ve deprem gibi doğal afetler ve savaşlarda yenilgilerden sonra toplumların içindeki Yahudilere saldırıldığı, mensuplarının öldürüldüğü, mallarının yağmalandığı görülüyordu. Yani Hıristiyan toplumlar başlarına gelen felaketlerden Yahudileri sorumlu tutuyorlardı. Yahudileri, Tanrı sayılan İsa’nın öldürülmesi nedeniyle, tanrı-katili (deicide) olarak suçluyorlardı. Bu nedenle onları Deccal olarak görüyorlardı. Anti-semitizmin birçok yönünü açıkça gösteren binlerle belge ve yayın mevcut. Akılcı olması beklenen Rönesans yazarları içinde bile Yahudi düşmanları vardı. Aydınlık çağında romantik yazarlar arasında Anti-semitizme sık sık rastlanıyor. Geçen yüzyılın en büyük filozoflarından Heidegger’in ve ünlü psikiyatrist Jung’un bile Anti-semit olduğu biliniyor.

Ermeni kadınlar-Van
Ermeni kadınlar-Van

Osmanlı’da ehl-i kitap sayılan Hırıstiyanlara ve Yahudilere karşı sistematik düşmanlık güdülmemiştir

Buna karşılık Osmanlı’da böyle bir Anti-Ermenizm hiç olmadı. Onları aşağılayan, insan altı ırk olduklarını ileri süren bir biyolojik akım ve bunun tamamlayıcısı Sosyal Darwinizm bulunmuyordu. İslam’da Hıristiyanlar ‘ehl-i kitap’ sayıldığından, Hıristiyanların Yahudilere yönelttikleri suçlamaların benzeri Müslümanlarca Hıristiyanlara karşı hiç yapılmadı. Doğa ve insan kaynaklı felaketlerde Ermenilerin veya diğer Hıristiyan gruplar günah keçisi olarak hiç kullanılmadılar. Tersine, Ermeniler ‘millet-i sadıka’ diye vasıflandırıldılar. Kamu alanında da aktiftiler. İçlerin de merkezi idarenin yüksek kademelerinde yer alan memurların yanında, kaymakam, paşa, vali, büyükelçi, hatta dışişleri bakanı olarak Türkiye’yi temsil eden çok sayıda insan vardı. Misyonerler tarafından XIX.yüzyılın başından itibaren açılan okullarda eğitildiklerinden, kısa zamanda zenginleştiler ve imparatorluğun ekonomisine hakim oldular. Yahudiler gibi bazı mesleklerden men edilmediler. Gettolarda yaşamaya mahkûm edilmediler. En müreffeh sınıfı oluşturdukları halde, haset ve kıskançlıktan ‘pogrom’lara maruz kalmadılar.

Tehcirin ardındaki saikin saptanmasının önemi

Bu şartlar altında Ermenilerin grup olduklarından dolayı ırkçı nefretle yok edildikleri söylenemez. Bu durumda tehcirin ardındaki saikin saptanması önem kazanıyor. Bu saik Ermenilerin, Ermeni olmalarının dışında bir başka nedene, örneğin askeri ve siyasi bir nedene dayanıyorsa, bu soykırım kavramına girmez.

Olanları anlayabilmek için yakın tarihe kısa bir bakış atmakta yarar olabilir. 187778 Osmanlı-Rus savaşının sonunda Yeşilköy’de imzalanan San Stefano Antlaşması’na göre Balkanlar’da Ege ve Karadeniz’e sahildar olan ve Makedonya’yı da içine alan büyük Bulgaristan bağımsız bir devlet oluyordu. Bu ülke, savaş sırasında. 260 bin sivil Türkün ölmesi ve 515 binin de ülkeden atılması sonucu nispeten daha homojen bir nüfusa kavuşuyordu. Aynı şekilde savaş sırasında Erzurum a kadar ilerleyen Rus ordularından kaçan 70 bin Türk doğu Anadolu’ya sığınmıştı. Bu bölgede ölen sivil halkın sayısı ise bilinmiyordu[17]. Antlaşma’ da ayrıca Osmanlı topraklarındaki Ermeniler için “reform” yapılması öngörülüyordu. Yeşilköy’e gelmiş olan Grandük Nikola’yı ziyaret eden Ermeni patriği Narses’in talebi üzerine reforma ilişkin bir madde antlaşmaya ilave edildi. Ermeniler böylece Rusya’nın himayesine girdiler. O güne kadar Tanzimat ve Islahat Fermanları ile yapılması istenen reformlar, tüm Hıristiyan tebaayı hedef alıyordu. Bu kez bir grubun tek başına reform. konusu olması ve bunun Rusya tarafından denetlenmesi söz konusuydu.

Ermenilerin faaliyetleri, büyük devletlerin himayesinin yarattığı Ermeni yanlısı şartlarda gelişti

Diğer büyük devletlerin Rusya’nın tek başına sağladığı bu ödünleri kabul etmemesi üzerine yapılan Berlin Kongresi’nde Bulgaristan’ın boyutları küçültüldü. Ama yurtlarını terk eden Türklerin geri dönmesi sağlanmadı. Ermeni konusunda öngörülen reformlar ise teyit edildi. Ancak uygulamanın denetlenmesini büyük ülkeler birlikte üstlendiler. Anadolu’da Ermeni nüfusun bulunduğu. yerlerde konsolosluklar açtılar. Tehcire kadar geçen 30 yıllık süre içinde Ermenilerin siyasi ve silahlı faaliyetleri, büyük devletlerin bu himayesinin yarattığı Ermeni yanlısı şartlarda gelişti.

1912-13 yıllarında bir yanda Osmanlı İmparatorluğu, öte yanda Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan arasında Balkan Savaşları oldu. Bu savaşlarda 1,450,000 Türk, Arnavut ve Pomak Müslüman öldü; 410 bini ise saldırgan orduların önünden kaçarak, yakılan yıkılan yerleşim birimlerini geride bırakarak, bombardımanlar altında Anadolu’ya doğru sürgün edildi. Böylece Türklerin 500 yıldır vatanı olan, çoğunlukta oldukları birçok yerde Türk ve Müslüman varlığı sona erdi. Yılların biriktirdiği kültür varlıkları tahrip edildi. I. Dünya Savaşı patladığında yüz binlerle mültecinin gelişinden henüz bir yıl geçmişti.

Ermeniler, sadık Osmanlı vatandaşları olarak hareket edeceklerine dair söz vermişlerdi

Osmanlılar Taşnak liderleriyle Ağustos 1914’te bir toplantı yaptılar. Ermenilerden sadık Osmanlı vatandaşları olarak hareket edeceklerine dair söz aldılar. Ancak iki ay önce Erzurum’da yapılan gizli bir Taşnak toplantısında, savaştan bilistifade Ermenilerin Osmanlı devletine karşı geniş bir ayaklanma yapması kararlaştırılmıştı. Papazyan’ın da bilahare teyit ettiği gibi, Ermeniler sözlerinde durmadılar ve Rus çıkarlarına hizmet ettiler.

Rus Ermenileri de Osmanlı’ya saldıracak Rus ordularında yerlerini aldılar. Eçmiadzin Katolikos Rusların Kafkasya genel valisini, “Rusların Osmanlıların Ermeniler için reform yapmasını sağlamalarına karşılık, Ermenilerin Rus savaş çabalarını kayıtsız Şartsız destekleyeceği”ni temin ediyordu[18]. Daha sonra, Rus çarı tarafından Tiflis’te kabulünde Katolikos Çar’a “Ermenilerin kurtuluşu Anadolu’da Türk hâkimiyetinin dışında otonom bir Ermenistan’la sonuçlanacak ve bu Rusya’nın yardımıyla geçekleşecek” dedi[19]. Mart 1915’te Rus kuvvetleri Van’a doğru harekete geçti. 11 Nisan günü Van Ermenileri isyan etti ve Müslüman halka saldırdı. 21 Nisan günü Çar II. Nikola Van Ermeni Devrimci Komitesi’ne bir telgraf çekerek, “Ruslara hizmetlerinden dolayı” teşekkür etti. Amerika’daki Ermeni gazetesi Gochnak 24 Mayıs tarihli sayısında “Van’da sadece 1 ,500 Türk” kaldığı müjdesini veriyordu.

Ermeni çeteci kadınlar
Ermeni çeteci kadınlar

Ermeni milislerin komutanı eski bir Osmanlı milletvekili 

Osmanlı sınırını aşan Rus ordusu içindeki Ermeni güçlerine, devrimci ismi Armen Garo olan eski Osmanlı milletvekili Karekin Pastırmacıyan kumanda ediyordu; Diğer bir eski milletvekili Hamparsum Boyacıyan, Murat kod adıyla, Türk köylerine saldıran ve sivil nüfusu katleden gerilla gücünün başındaydı. Yine bir eski milletvekili Papazyan Van, Bitlis ve Muş bölgesinde çarpı Şan gerillaların lideriydi.

Osmanlı yönetimi Ermeni patriği nezdinde sonuçsuz kalan bir uyarıda daha bulunduktan sonra 24 Nisan günü Ermenilerin entelektüeller dediği, komitacı liderleri tutuklamaya başladı.

Bu gelişmelerden tehcir kararının nedeni açıkça görülüyor. Ermenilerin Rus ordusuyla işbirliğine başlaması; Van’da isyan çıkarması; Ermeni gerillaların civar illerde etnik temizliğe girişmesi, Osmanlılar için, bilinen eski bir hikâyenin tekrarı niteliğindeydi. Balkanlar’da Ruslarla birlikte Balkan Hıristiyanların yaptığı gibi, bu kez Rus ordularıyla birlikte hareket eden Ermeniler, bölgedeki Türk ve Müslümanları etnik temizliğe tabi tutmaya, katletmeye, yerlerini yurtlarını yıkmaya başlamıştı. Ermenilerin önce bu askeri faaliyetlerine, sonra da siyasi emellerini gerçekleştirmelerine imkân vermemek amacıyla imparatorluğun doğu cephesinden uzak bir bölgesine taşınması kararlaştırıldı.

Yok etme kastı ve iradesi

Sözleşme’nin II. maddesine göre yok etme amacıyla sayılan beş fiilden birinin işlenmesi, soykırım sayılabiliyor. Bunun için bir grubu grup niteliğiyle yok etme kastının mevcut bulunması gerek. Bu nedenle, Ermeni tarihçiler Osmanlı yöneticilerin Ermenileri grup olarak yok etme amacı taşıdıklarını kanıtlamaya çalıştılar. Böyle bir kanıta rastlamayınca da yalan söylemekten çekinmediler[20]. Aram Andonian adlı bir Ermeni, Talat Paşa’ya atfen yok etme emrinin verildiği telgrafları yayımladı. Bunların sahte olduğu kısa zamanda ortaya çıktığı halde, propaganda malzemesi olarak kullanılmaya devam edildi.

Mamafih bir süre sonra yok etme amacını kanıtlayacak belgelerin bulunamaması, Ermeni yanlılarını farklı bir stratejiye itti. Önemli olan sonuçtu. 1,5 milyon Ermeni’nin tehcir sırasında öldüğünü iddia etmeye başladılar. Rakamın yüksek tutulmasının bir nedeni propaganda etkisi iken, diğeri de tehcirle yok etme kastının varlığını dolaylı yoldan ispat ederek, soykırımı kanıtlamaktı. Bu amaçla tehcir öncesi Ermeni nüfusunun da yüksek gösterilmesi gerekiyordu. Bir yalan bir başka yalana yol açıyordu. Tarih, hukukun gereklerine göre tahrif ediliyordu.

Bizim açımızdan, Ermenilerin otonomi veya bağımsızlık için siyasi ve silahlı mücadele yapması, grup mensuplarının gruba ait olduğu için öldürüldüğü tezini boşa çıkarıp, tehcirin soykırım olmadığını kanıtlamaya yeterli. Ancak siyasi amaçla dahi olsa bir sivil halkın sistematik ve kitlesel biçimde öldürülmesi insanlığa karşı suç oluşturuyor[21]. Kaldı ki Ermeni soykırım tezi artık Sözleşme’nin II.maddesi (c) fıkrasına dayandırılıyor. Buna göre, Osmanlılar’ in Ermenileri açıkça yok etmekten çekindikleri için, tehcirden yararlanıp, Ermenilerin yok olmalarını sağlayacak yaşam şartlarını onlara dayattıkları; tehcir sırasında saldırılardan koruma, güvenli ulaşım sağlama, gıda ve ilaç tedarik etme, tedavilerini yapma, barınak ihtiyaçlarını karşılama gibi görevlerini yerine getirmeyerek (omission) ölümleri hızlandırdıkları; hatta Teşkilat-ı Mahsusa’nın ve hapishanelerden serbest bırakılan canilerin katliamlarını bizzat örgütledikleri ileri sürülüyor. Unutmamak gerekir ki, doğrudan etkisi olan öldürme gibi fiillerin yanında, devletin görevini ihmal ederek ölümlere bilerek neden olması da soykırım fiili sayılabiliyor.

Tehcirin amacının Rus ordularıyla birleşip, Hınçakların haritasındaki Türklerin, Balkanlardaki Türkler gibi etnik temizliğe maruz kalmasını önlemek olduğunu yukarıda anlatmıştım. Ermeniler, bir yandan Rus ordusu içinde kendi birliklerini kurup Osmanlı ordusuna karşı doğu cephesinde savaşırken, diğer cephelerde savaşan Osmanlı ordularından da kaçarak ülke içinde gerilla grupları oluşturmaya, Türk ve Müslüman yerleşim yerlerine saldırmaya, Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurmaya, lojistik hatlarını kesmeye başladılar. Bu faaliyetlerin ilk adımını Van isyanı oluşturdu.

Hükümet Ermenilerle anlaşma imkânlarının kaybolduğunu, patrik aracılığıyla yaptığı uyarıların dikkate alınmadığını gördükten sonra. bölge Ermenilerinin, yine Osmanlı topraklarının bir bölümü olan Suriye ve kuzey Irak’a tehcir etme kararını aldı. Başkumandan vekili Enver Paşa, İçişleri Bakanı Talat Paşa’ya 2 Mayıs 1915’te gönderdiği bir telgrafta, Rusların 20 Nisan günü, kendi sınırları içindeki Müslümanları perişan şekilde sınırlarımıza sürdüğünü bildiriyor; Van civarındaki Ermenilerin isyanına da atıfta bulunarak, Ermenilerin ya Rus sınırına sürülmesini ya da başka yerlere dağıtılmasını öneriyordu. Bunun üzerine Talat Paşa, sorumluluğu bizzat yüklenerek, Ermeni tehcirini başlattı. Bir süre sonra da sorumluluğu paylaşmak için 30 Mayıs günü konuya ilişkin bir geçici yasa çıkarılmasını sağladı. Böylece komutanlara, asayişi bozan, silahlı saldırgan ve direnişçileri, tecavüz ve direnişleri sırasında imha etme; casusluk ve vatana ihanet eden köy ve kasaba halkını tek tek veya toplu halde başka yerlere sevk ve iskân etme yetkileri verilmekle, tehcir işi orduya devredilmiş oldu[22].

Buradan da görüleceği üzere Ermeni tehciri için çok önceden karar verilmiş olması; bu karara uygun olarak planlar yapılması; gerekli teşkilatlanmanın oluşturulması ve nihayet hazırlıkların tamamlanarak tehcire başlanması söz konusu olmadı. Ortada, Doğu cephesindeki gelişmelerden endişelenen bir komutanın acilen önlem alınması talebi var. Hükümet, bu talebe derhal cevap vermek istiyor. Önceden hazırlık yapılmadığı öylesine açık ki İç İşleri Bakanı Talat Paşa, daha fazla gecikme olmasın diye gerekli yasayı bile çıkarmadan göç hareketini başlatıyor. Yasa arkadan geliyor. Bu durumda yok etme kastıyla plan ve örgütlenme yapılması söz konusu değil.

Yasanın metninde, sevk sırasında istirahatlarının, can ve mal güvenliklerinin temini; “göç ödeneği”nden gıdalarının sağlanması; iskân için gerekli arazi tahsisi, ihtiyaç sahiplerine hükümetçe konut inşası; çiftçilere tohumluk, alet-edevat dağıtılması; geride bıraktıkları değerlerin bedelinin kendilerine ödenmesi; terk ettikleri gayrı menkullere başkalarının yerleştirilmesi halinde bunların değerinin saptanıp sahiplerine verilmesi gibi hususlar yer alıyor[23].

Ayrıca 10 Haziran 1915 tarihinde yayınlanan talimatname ile de tehcire tabi tutulan Ermenilerin malları koruma altına alındı. Gittikleri yerlere yerleşmelerini kolaylaştırmak içinde nakdi ve ayni yardımda bulunuldu. Sevk edilen Ermenilerin geride kalan taşınmaz malları hükümetçe kendileri namına müzayede ile satıldı ve kurulan komisyonca kendilerine ödendi[24]. 25 Kasım 1915 tarihinde Anadolu’daki vilayetlere gönderilen bir emirle tehcir geçici olarak durduruldu. Daha sonra yapılan tehcir mevzii kaldı. Nihayet 1916 sonunda da tehcire fiilen son verildi. Savaştan sonra Ermenilerin istediklere yerlere dönmeleri için izin çıktı. Komisyonlarca hıfzedilen veya satılan gayrı menkullerini geriye almaları için kolaylık gösterildi[25]. Tüm bu düzenlemeler bir soykırım girişimine tezat teşkil etmektedir.

Tehcir uygulamasıyla ilgili olarak başkentle taşra teşkilatı arasında cereyan eden yazışmalarda da Ermenileri yok etme kastı kuşkusu yaratan hiçbir atfa rastlanmıyor. Tersine güvenlikli biçimde sevk edilmelerini sağlamak amacıyla karşılıklı taleplerde bulunulduğu görülüyor. Bunlar arasında en ilginç olan yazışmalardan bir bölümü Erzurum valiliğiyle Talat Paşa arasında geçiyor. Rus sınırında olduğu için öncelik verilen bu bölge Ermenilerinin tüm şahsi eşyalarını birlikte götürebilecekleri bildiriliyor. Diyarbakır, Harput, Sivas Ermenilerinin ihracına gerek olmadığı belirtiliyor ki Rus tehlikesi orta Anadolu’ya yönelince bu karar değiştiriliyor. Erzurum’dan sevk edilen 500 kişilik bir gruba Erzincan ile Erzurum arasında “Kürtlerce” saldırılması üzerine, yol boyunca mevcut köy ve kasabalardan yapılacak saldırıların şiddetle cezalandırılması Diyarbakır, Elaziz ve Bitlis’ten isteniyor. Dersim eşkıyasının Erzurum’dan gelen Ermenilere saldırmaları üzerine Elaziz valiliğine acil tedbir alması emrediliyor. Tehcir sırasında Ermenilerin güvenliğin in tam olarak korunamadığını görüp sevki durdurduğu anlaşılan Erzurum valisine ertelemenin askeri nedenlerle mümkün olmadığı anlatılıyor. Buna rağmen zaman zaman Erzurum’dan göçün durdurulduğu görülüyor[26].

Tüm bu tedbirlere rağmen sivil Ermenilerin tehcir sırasında öldüğüne kuşku yok. Bu ölümlerin, devletin asli görevini bilerek ihmal etmesinden kaynaklanmadığı açık. Doğu cephesindeki 90,000 kişilik Osmanlı ordusu da Sarıkamış’ta donarak öldü. İklim ve coğrafya şartları, Ermeni konvoylarını korumakla görevli askeri birliklerin yetersizliği, ihtiyacı karşılayacak gıda ve ilaç bulunmaması ve salgın hastalıklar . ölümlerin doğal nedenlerini oluşturuyor.

Son günlerini yaşamakta olan bir devletin güçsüzlüğü görev ihmali olarak nitelenemez.

Britanya arşivlerinde bulunan orijinal bir Osmanlı belgesinde (dosya no:371 , belge 9518 E. 5523) “Bu talimatın amacı münhasıran (terörle uğraşan) komitelerin kapatılmasıyla ilgili olduğundan, Türklerle Ermenilerin birbirlerini öldürmelerine yol açacak hiçbir uygulama yapılmaması gerekmektedir.” deniyor. Bu belgenin üzerine dış işleri memuru D.G. Osborn, “Her ne pahasına olursa olsun katliamı önlemeyi amaçlıyor.” diye not düşüyor[27].

Bütün bunlar tehcirin Ermenileri yok etmek amacıyla düzenlenmiş olmadığını gösteriyor.

Bazı Ermeni yanlısı yazarlar, arşivlerin tasnifi nedeniyle gecikerek açılmasını, hükümetin yok etme kararını kanıtlayacak belgelerin ortadan kaldırılmasını amaçladığını ileri sürüyorlar. Bunlar savaş sonunda İttihatçıların kendilerini ilzam eden belgeleri toplayıp imha ettiklerini iddia ediyorlar. Oysa Osmanlı arşiv sisteminde gelen ve giden evrak kayıt defterlerine işleniyor. Bir kez buna kaydedilen bir belgenin yok edilmesi mümkün değil. Kaldı ki Bab-ı Ali’nin gönderdiği çok büyük sayıya varan belgeler çok çeşitli taşra merkezlerine dağılıyor. Büyük bir bölümü de birden çok merkeze gönderilen genelgelerden oluşuyor. Hükümet merkezindeki müsveddelerin imha edildiği varsayılsa dahi, taşradaki asıllarının yok edilmesi pratik olarak imkânsız.

Dönemin hükümetinde Ermenileri yok etme kastının bulunmadığının. açık bir kanıtı da sevk sırasında Ermenilere saldıran çetelerle, Ermenilerin durumundan yararlanan, görevlerini yapmayan ve yetkilerini kötüye kullananların divan-ı harbe sevk edilerek cezalandırılmaları oluyor. 1918 yılına, yani Mondros Mütarekesi’ne kadar bu çerçevede 1397 kişi çeşitli cezalara çarptırılıyor ve yarısından çoğu idam ediliyor[28]. 28 Yahudi soykırımından sorumlu Nazi SS’lerinin böyle nedenlerden değil de, soykırımı etkin biçimde uygulamamalarından dolayı cezalandırıldıkları biliniyor.

Soykırım fiilleri

Nazilerin Yahudilere yaptığı soykırımda büyük çoğunlukla Sözleşme’nin 2.maddesi (a) fıkrasında kayıtlı olan “ Gruba mensup kişileri öldürme” fiilini işledikleri görülüyor. Bilindiği gibi bu katliamlar temerküz kamplarına taşınan, yani ‘deporte’ edilen Yahudilerin bu kamplarda uzun süre yaşanması mümkün olmayan şartlarda tutulmaları, sonra da gazla öldürülmeleri şeklinde oluyor. Bir başka ifadeyle ‘deportasyon’ ölümlere neden olan bir soykırım fiili değil. Buna karşılık kamplardaki yaşam Şartları Sözleşme 2. madde (c)’ye, gaz odalarındaki ölümler de aynı madde (a)’ya uygun fiiller. Bu fiiller, Naziler tarafından önceden planlanarak, örgütlenerek ve sistematik ve kitlesel biçimde uygulanarak gerçekleştiriliyor.

Tehcir sırasında Ermeni nüfusa ve yerleşim birimlerine Osmanlı güçlerince silahlı saldırılar olmaması 2.madde (a) ve (b)’de öngörülen fiillerin işlenmediğini gösteriyor. Ermeni taraftarı yazarlar, etnik temizliğin bu temel unsurunun tehcirde bulunmamasını telafi etmek ve tehciri soykırım gibi göstermek için, tehcirin madde.2 (c)’ye göre Ermenilerin fiziksel olarak yok edilmelerini dolaylı yoldan sağlamak için, “grup yaşam şartlarının bilerek ya da kasten bozulmuş” olduğunu ileri sürüyorlar. Kısaca Osmanlılar, Ermenileri açıkça katletmemişler; tehcirin şartlarını Ermenilerin kendiliklerinden ölmelerini sağlayacak şekilde ayarlamışlar. Ermeni soykırım tezi tümüyle bu zemine oturuyor.

Açıkça soykırım fiilleri işlemekten farklı olarak, tehcirin dolaylı soykırım olduğunu kanıtlamak çok daha zor. Zira soykırım için gerekli yok etme kastının varlığını gösterecek beyan ve talimatlara rastlamak imkânsız. Aksine tüm arşiv belgeleri tehcirin imkân ölçüsünde az kayıpla uygulanmasıyla ilgili.

Bu gerçeği saptırmak için Ermeni yazarlar iki izah yoluna başvuruyor. Tehcir sonucunda ölenlerin sayısı olağanüstü yüksek gösteriliyor. Bu amaçla önce toplam nüfus rakamları yükseltiliyor, sonra da buna oranla ölenler çok yüksek saptanıyor ve böylece amacın göç değil öldürme olduğu kanıtlanmak isteniyor. Bu yaklaşımı destekleyen diğer yol ise, sözlü tarih denen ve tehciri yaşamış olanların başlarından geçenlerin derlenmesi suretiyle kastın yok etme. olduğunu ispatlamaktan oluşuyor. Denebilir ki, Ermeni tarihçilerin yazdıkları kitapların hemen tümünde soykırım bu yöntemlerle kanıtlanıyor.

Tehcir sırasında çok sayıda aile ve bireyin kişisel trajediler yaşamış olduklarına kuşku yok. Mübadele bile daha hafif ama benzer trajediler yaratıyor. Ancak, bu durum grubun soykırıma uğramış olduğunu göstermez. Bu açıdan sözlü tarih yaklaşımı, hukuki değeri olmamak bir yana, tarih yazımı bakımından da sorunlu, tarihle hatırat arası bir alan.

Yukarıda da belirtildiği üzere tehcir, 20 Nisan 1915 tarihinde Rusların bir Müslüman sivil topluluğu perişan halde sınırlarımıza sokması olayını Enver Paşa’nın Talat Paşa’ya 2 Mayıs’ta yazılı olarak bildirmesi üzerine resmen alındı. Daha önce Ermenilerin Van’da isyan çıkarmalarını takiben 24 Nisan’da silahlı Ermeni gruplara karşı bazı küçük harekâtlar başlamıştı. Tehcirin soykırım olduğunu kanıtlama sadedinde, aynı gün tutuklanan 235 Ermeni komitacı liderin, Ermeni toplumunun ileri gelen entelektüelleri olduğu iddiasının geçerli olmadığı biliniyor.

Osmanlı Hükümeti, Enver Paşa’nın iki önerisinden diğerini, yani Rusların Müslümanlara yaptığı gibi, Ermenileri Rus sınırına sürmeyi yeğleyebilirdi. Bu, Balkan ülkelerinin Ermenilerden çok daha büyük Türk ve Müslüman nüfusa yaptığı şeydi. İngiliz ve Fransızlara karşı bir ölüm kalım savaşına girmiş olan imparatorluğun, bunların kamuoyundan çekinmesi ve tehcirin arkasına saklanması için fazla bir neden yoktu. Bir başka deyişle, İttihatçılar için, Türklere ve Müslümanlara yapılanın aynısını Ermenilere yapmak sanıldığı kadar zor değildi. Tehcirin seçilmiş olması, bu nedenle, dolaylı öldürme değil, Ermenileri ülkenin savaş güvenliği açısından daha az sakıncalı bir bölgesine taşımaktan ibaretti.

Kayıp Ermenilerin sayısında açık arttırmaya gidiliyor

Ermeni toplam nüfusuna gelince, 1. Dünya Savaşı öncesi Batı kaynaklarına göre 1,555,000 (Fransız Sarı kitabı) ile 1,056,000 (İngiliz Yıllığı) arasında değişiyor. Bu rakam zaman ilerle dikçe 3 milyona kadar çıkıyor. Fransız Milli Meclisi’nin kabul ettiği soykırım yasasına esas olan raportör François Rochebloine’ın 15 Ocak 2001 tarihli raporunda, Ermeni nüfusu 1,8 milyon olarak veriliyor. Ölümlere ilişkin rakamlarda da sürekli artış trendi izleniyor. Encyclopedia Britannica’nın 1918 tarihli nüshasında 600 bin olarak gösterilen Ermeni ölümlerinin, 1968 nüshasında 1,5 milyona çıktığı görülüyor. Rochebloine raporunda, başka hiçbir yerde rastlanmayan biçimde, 600 bin Ermeni’nin bulundukları yerde, diğer bir 600 binin tehcir sırasında olmak üzere 1,2 milyonun öldüğü; 200 bininin Kafkaslara (Rus ordularıyla birlikte) kaçtığı; 100 bininin kaçırıldığı (?); 150 bininin tehcirden ölmeden kurtulduğu; 150 bininin de tehcire uğramadan kaçtığı belirtiliyor.

Ermeni nüfusu olarak, döneminde Batılı iki kaynağın ortalaması olan Osmanlı istatistiklerindeki 1,295 milyonun esas alınması doğru olacak. Zira Osmanlılar vergilendirme ve askere alma gibi işlemleri düzenli bir biçimde gerçekleştirebilmek için nüfus kayıtlarını doğru tutmak zorundaydılar.

Ölenleri hesaplamak için önce tehcirle sağ salim Suriye ve Irak’a ulaşanların sayısını bulmak lazım. Osmanlı İçişleri Bakanlığı’nın 7 Aralık 1916 tarihli raporunda 702,900 kişinin nakledildiği, bu amaçla harcanan para ile birlikte bildiriliyor[29]. Milletler Cemiyeti’nin Göçler Komisyonu, I. Dünya Savaşı boyunca Türkiye’den Rusya’ya geçen Ermenilerin sayısını 400-420 bin olarak veriyor[30]. Tehcire tabi tutulmayan İstanbul, Kütahya, Aydın’da (İzmir dahil) yaşayan Ermenilerin 170-180 bin olduğu hesaba katıldığında, tehcir dolayısıyla ölen Ermenilerin ciddi bir rakama ulaşmadığı sonucu çıkıyor.

Sevres müzakerelerinden önce İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin İngilizlere verdiği bilgiye göre, 1920’de Mondros Mütarekesi sonrası Osmanlı sınırları içinde kalan Ermeni nüfus 625 bin. Buna Kafkaslara gidenler eklendiğinde 1,045 milyon ediyor. Savaş öncesi toplam nüfus 1,3 milyon olduğuna göre, ölenler 265 binde kalıyor.

Ermeni Milli Komitesi başkanı olarak Paris Barış Konferansı’na katılan Bogos Nubar Paşa, 700 bin Ermeni’nin başka ülkelere göçtüğünü; 280 bin Ermeni’nin Türkiye sınırları içinde yaşadığını ilan ediyor. Bunların toplamı 1,3 milyondan çıkarıldığında, 320 bin Ermeni’nin öldüğü anlaşılıyor. Ama kendisi 1 milyondan fazla Ermeni’nin öldürüldüğünü iddia edebiliyor ki bunun doğru olabilmesi için savaş öncesi Ermeni nüfusunun 2 milyonu geçmesi gerekiyor. Adı geçen savaş öncesi Osmanlı Ermenilerinin 4,5 milyonluk bir nüfusa sahip olduğunu vurguluyor ve gelecek kuşaklara açık arttırma konusunda ilk örneği oluşturuyor.

Savaş sırasında propaganda işlerinden sorumlu Arnold Toynbee’nin yazdığı “Mavi Kitap”ta ölen Ermenilerin 600 bin olduğunu bildiriyor[31]. Bu rakam bilahare Encyclopaedia Britannica’ya geçiyor. Buna karşılık Toynbee’nin 38 nolu notunda, 5 Nisan 1916’a kadar tehcirle Zor, Şam ve Halep’e ulaşan Ermenilerin sayısı 500 bin olarak veriliyor. Tehcire tabi olmayan 180 bin ve Kafkaslara giden 400 binle birlikte Ermeni nüfusu 1 ,7 milyona çıkıyor. Nüfus 1,3 milyon olarak alınırsa, ölenlerin 600 binden 200 bine inmesi gerekiyor.

Yukarıdaki rakamlardan, Ermeni nüfusuna ilişkin değişik tahminlere göre, Ermeni kayıplarının birkaç binden 600 bine kadar uzandığı anlaşılıyor. Ölümlerin 300 bini aştığını gösteren tüm istatistiklerin savaş öncesi Ermeni nüfusunu aşırı derece yükselttiği görülüyor. Şurası unutulmamalıdır ki, tüm olumsuz koşullara rağmen Toynbee’ye göre bile yaklaşık 500 bin kişi varacakları bölgeye varmışlardı. Bu da olayın bir soykırım olmadığını gösteriyor, zira eğer soykırım gerçekten düşünülseydi, kimse hayatta bırakılmazdı.

Her şeye rağmen ciddi boyutlarda ölümlerin vuku bulmuş olması muhtemel. Ancak tüm ölümlerin tehcir sırasında olmadığını da akılda tutmak gerekiyor. Dönemin savaşlarında düşman ordularının önünden kaçanlar da göç halinde bulunuyorlar. Rus ordusunun 1915 Mayıs ayında Van civarında başlayan harekâtından sonra, Osmanlı ordusu kaybettiği yerleri geri alıyor. Ondan sonra başlayan çok daha büyük Rus saldırısı Elazize kadar ulaşıyor. 1917 Ekim devriminin hemen ardından Rus orduları bu kez çekiliyorlar ve Osmanlılar tekrar ilerliyor. Bu ileri geri askeri hareketlerin önünde Türkler de Ermeniler de göçe zorlanıyorlar. Örneğin doğu Anadolu’da ülke içi göç etmek zorunda kalan Müslüman nüfusun 900 bin civarında olduğu hesaplanıyor[32]. Son derece zor bir coğrafyada, çoğu kez Müslüman-Hıristiyan ayırımı yapmayan çetelerin saldırı ve soygunlarına da maruz kalarak, ilkel ulaşım şartlarında soğukta yürüyerek veya araba ve atla yapılan göçlerde 3-4 gün içinde yiyeceklerin bitmesi, su sıkıntısı ve yorgunluktan, özellikle çocuk ve yaşlıların zayıf düşmesi üzerine, tifo ve tifüs hastalıklarının ölümleri süratle arttırdığı görülüyor.

Aynı coğrafi ve fizik şartlarda yapılan tehcirin, birçok bakımdan bu tür göçlerden çok daha güvenli ve sağlıklı olduğu söylenebilir.

Kaldı ki, Kurtuluş Savaşı sırasında Maraş’ı boşaltan Fransızlarla birlikte çekilen 5000 Ermeni’nin, 10-24 Şubat 1920’de yaptıkları yolculuğun zor şartları dolayısıyla, dış saldırılara uğramadıkları halde, 2-3000’i ölüyor[33].

Bogos Nubar Paşa: Türkler, Ermenilerden daha fazla kayıp verdi

Bu nedenlerle, Barış Konferansı sırasında bir Alman raporuna atfen, Bogos Nubar Paşa, Türklerin Ermenilerden daha fazla kayıp verdiğini; Türklerin savaş sırasındaki tüm kayıplarının 2,5 milyon olduğunu; bunun “savaş, epidemi ve kıtlıkla, ilaç ve hastane personeli yetersizliği” dolayısıyla vuku bulduğunu; bu kayıpların en az yarı-sının “Rus ve Ermeni ordularınca işgal edilen Ermeni vilayetlerì”nde yaşayan Türkler arasında gerçekleştiğini bildiriyor. Bu, doğu Anadolu’da 1.25 milyon Müslüman’ın ölmüş olması demek.

Gerçekten de bilahare yapılan nüfus çalışmaları bu rakamın doğruluğunu büyük ölçüde kanıtlıyor. Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı sırasında savaş alanı kayıpları 500-550 civarında. Sivil nüfus kaybıysa 2 milyon. Savaş alanı Anadolu’nun doğusu olduğundan, kuşkusuz, toplam sivil kayıpların yarısından fazlasının bu bölgede olması doğal. Nitekim McCarthy’nin 1914-21 arasında bölgedeki sivil Müslüman kayıplara ilişkin tahmini de 1,19 milyon.

Anadolu’daki toplu mezarların anlattıkları

Nihayet Türk ve Ermeni sivil nüfuslarının ‘mukatele’ denen karşılıklı çatışmalardaki ölümleri de, kesin rakamlar bilinmemekle birlikte, bu toplamların içinde yer alıyor. 1980’lerin başında başlatılan ve toplu mezarların incelenmesini amaçlayan Şüheda projesinin bulgularına göre, doğu Anadolu’da çok sayıda toplu mezar mevcut. Antropolojik çalışmalar bu mezarların kimlere ait olduğunu bilimsel şekilde ortaya çıkarıyor. Henüz genel bir değerlendirme için erken olmakla birlikte, Türklere ait mezarların daha çok olduğu görülüyor. Bu mezarlardan, halkın Ermeni mezalimi hakkında söylediklerinin bir mitoloji olmadığı da anlaşılıyor. Savaşa katılan Müslümanlar savaş sonuna kadar orduları terk etmiyorlar. Buna karşılık Ermeni kökenli askerlerin yoğun olarak kaçtıkları görülüyor. Bunların oluşturduğu silahlı grupların Müslüman köylerine yaptıkları saldırılara karşı eli silah tutan kimse bulunmadığından, etkin savunma yapma imkânı bulunamıyor. Müslüman ölümleri bu nedenle Ermeni ölümlerinden bu denli daha büyük oluyor.

Anadolu’nun doğusuyla batısından tehcir edilenlerin akıbeti arasında fark var. Batı’dan yapılan kısmi tehcir demiryollarının bulunması dolayısıyla çok daha az ölümlere yol açıyor ve savaş sonunda geri dönenlerin sayısı da yüksek oluyor. Buna karşılık doğuda arazinin sarp olması, demiryolu bulunmaması ve çetelerin faaliyetlerine karşı, cephelerde savaşmayan çok az sayıda jandarmanın Ermenileri korumakla görevlendirile bilmesi, Ermeni ölümlerinin batıdan daha fazla olmasına neden oluyor.

Yine de Ermeni ölümlerinin iddia edilenin çok altında kalan sayısı ve bu ölümlerin çoğunluğunun tehcir dışı vuku bulmuş olması gerçeği, tehcirin yok etme kastını gizleyen bir soykırım fiili olmadığını gösteriyor. Aksi halde, ‘soykırımcı’ Türklerin ‘soykırım kurbanı’ Ermenilerden çok daha fazla kayıp verdiği, garip ve izahı zor bir soykırımla karşı karşıya kalmış olacaktık.

Kısmen veya tamamen

Soykırımda bir grubun tümünü veya bir bölümünü yok etme iradesiyle bazı fiillerin işlenmesi gerekiyor Soykırımda, bir grubun mensuplarının o gruba ait olduklarından dolayı, ırkçı nefretle yok edilmesi söz konusu olduğundan, yok etme iradesinin mantıken grubun tümüne dönük olması lazım. Soykırım sonunda grubun bir kısmının kurtulması, hepsini yok etme kastının bulunmamış olmasından ziyade, geriye kalanların soykırım yapan örgütlenmenin erişiminin dışında kaldığını ya da soykırım yapanın gücünün işi bitirmeye yetmediğini gösteriyor. Bu, Nazilerin Yahudileri soykırıma uğratmasında böyle olmuştu.

Tehcir sadece Gregoryan Ermenilerin sevkini öngördü

Ermeni tehciri sadece Gregoryan Ermenilerin sevkini öngördü. Katolik ve Protestan Ermeniler tehcir dışı kaldılar. Üç mezhebe mensup Ermenilerin sadece bir mezhebe mensup olanlarının tehcir edilmesi, Osmanlılarda Ermenilerin tümüne dönük bir ırkçı nefretin bulunmadığını gösteriyor. Kaldı ki esasen Katolik ve Protestan gruplara mensup olanlara karşı bir ırkçı nefretin bulunmaması, İslam açısından üç dinin de Hıristiyanlığın sadece farklı mezhepleri olarak algılandığı göz önüne alındığında, Osmanlılarda Gregoryanlara karşı da ırkçı nefretin bulunmadığını kanıtlıyor. İmparatorlukta Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında din konusunda, tehcirle sonuçlanacak bir ihtilafın bulunmadığı da biliniyor. Ortodoks Ruslarla dindaş olan Gregoryan Ermenilerin, Rus ordularının yardımıyla, bölgede etnik temizliğe girişip bağımsızlık kazanması ihtimalini bertaraf etmenin tehcirde payı olduğu aşikâr. Rus ordusunun ilerleme hattı üzerinde bulunan bu en büyük Ermeni grubun için-den çıkan terörist ve gerillaların Osmanlı ordusunu arkadan vurması, lojistik yollarını kesmesi, Müslüman yerleşim birimlerinde katliamlara girişmesi, tehciri askeri açıdan kaçınılmaz kılıyor. Bu nokta tehcir kararının altında yatan nedenin, ülke savunması, güvenliği ve toprak bütünlüğü ile Türklerin can güvenliğini koruma olduğunu gösteriyor.

Tehcirden dönen Ermeniler Fransızlarla birlikte Türklere saldırıyor

Öte yandan bazı kentlerdeki Ermeniler, dini aidiyetlerine bakılmaksızın tehcirin dışında bırakılıyor İstanbul, Kütahya ve Aydın -ki İzmir’i de kapsıyor- Ermenileri bunların arasında bulunuyor. İzmit, Bursa Kastamonu, Ankara ve Konya’dan tehcir edilen Ermeniler hemen tümüyle geri dönüyorlar. Kayseri, Sivas, Harput, Diyarbakır Ermenileri büyük kısmıyla geri döndükleri halde, köylerine gidemiyorlar. Erzurum ve Bitlis’ten tehcir edilenler ise Kilikya’ya geçiyorlar[34] ve Kurtuluş Savaşı. sırasında Fransızlarla birlikte Türklere saldırıyorlar.

Tehcir yapılmayan illerdeki Ermenilerin sayısı 170-180 bin civarında. Ama bunun sembolik anlamı önemli. Irkçı nefretin yol açtığı Yahudi soykırımında, Berlin veya Münih Yahudilerinin soykırım dışında bırakılabileceğini düşünmek bile mümkün değil. Sadece bu örnek bile Ermenilere soykırım yapılmadığını ortaya koyuyor.

Mahkemeler

Savaştan sonra İstanbul’un işgaliyle birlikte Sevres Antlaşması’na göre Ermeni olaylarını kovuşturmak amacıyla mahkemeler kuruldu. Bunların en ünlüsü Nemrut Mustafa mahkemesiydi. Amiral Calthorpe 24 Ocak 1919 günü Londra’ya gönderdiği bir telgrafta, Vezir-i Azam’ın kendisine 160-200 kişinin tutuklandığını söylediğini bildiriyor. Mahkemenin bir özelliği, İttihat Terakki düşmanı Hürriyet ve İtilaf Hükümeti’nce kurulmuş olmasıysa, diğeri de sanıklara savunma hakkının tanınmaması oldu. Bir süre sonra mahkemenin adil yargı yapamayacağını, belki de etkin yargıda bulunamayacağını anlayan İngiliz işgal kuvvetleri 118 sanığı Malta adasına taşıdı. Günün hukuk kurallarına aykırı olmasına rağmen, İngiliz mahkemesinin bu sanıkları yargılamasını istedi. Savaşa gecikerek girmesi dolayısıyla 1916 yılına kadar açık olan Amerikan Büyükelçiliği ve Anadolu’daki konsolosluklarının elindeki kanıtların İngiltere’ye verilmesi talep edildi. İngiltere’nin Vaşington Büyükelçiliği’nden bir uzman Amerikan arşivlerini incele dikten sonra, Londra’ya çekilen 13 Temmuz 1921 tarihli bir telgrafta Amerika’nın elinde Malta’daki sanıkları suçlamada kullanılabilecek herhangi bir kanıt olmadığı bildirildi. İngiliz Kraliyet başsavcısı, 29 Temmuz 1921 tarihli raporunda, “…Şu ana kadar sağlanan yazılı tanıklıklarda, sanıklara yöneltilen suçları belli bir kesinlikle ortaya koyan bilgiler elde edilmediğinden , bana sunulan davaların başarısı hakkında herhangi bir beyanda bulunamayacağımı bildiririm” demekteydi.

Bundan sonra hala Ermenilere karşı soykırım suçunun işlendiği iddiası, sadece bir sözleşmenin geriye işletilmesi gibi hukuka aykırı bir istek olmayacak, hakkındaki suçlamalardan dolayı yargılanması dahi mümkün olmadığı karara bağlanan kişilerin, yeni kanıtlar yokken, yargılanmalarını istemek anlamına gelecektir. Eğer Ermeni soykırım iddiaları, Sözleşme’nin IX. maddesindeki devlet sorumluluğu ilkesine dayandırılıyorsa, hukuktaki gelişmenin soykırım fiillerini işleyen kişilere münhasır olduğunu ya da o hale geldiğini de unutmamak gerekir.

 

Yazı devam edecektir…

 

[11] Ermeni nüfusu hakkında tahminler şöyle:

  1. Ermeni Patrikhanesi’nin rakamlarını esas alan Marcel Leart’a göre 2,560,000
  2. Ermeni tarihçi Basmaciyan’a göre 2,380,000
  3. Paris Barış Konferansı’na katılan Ermeni Heyetine göre 2,250,000
  4. Ermeni tarihçi Kevork Aslan’a göre 1,800,000
  5. Fransız San Kitabına göre 1,555,000
  6. Encyclopedia Britannica’ya göre 1,500,000
  7. Ludovic de Constenson’a göre 1,400,000
  8. H.F.B. Lynch’e göre 1,345,000
  9. Revue de Paris’e göre 1,300,000
  10. 1893 Osmanlı istatistikkrine göre 1,001,465
  11. 1906 Osmanlı istatistiklerine göre 1,120,748
  12. 1. Dünya Savaşı’ndan hemen önceki Osmanlı istatistiklerine göre 1,295,000
  1. İngiliz Yıllığına göre 1,056,000

[12] Başlıca Ermeni isyanları şunlar: 1862 ve 1895 Zeytun, 20.6. 1 890 Erzurum; 15.7.1890 Kumkapı; 892 Merzifon, Kayseri, Yozgat olayları; Ağustos 1894 1.. Sassun isyanı; Eylül 1895 Bab-ı Ali gösterileri; 1895-96 Van isyanı; 1895’de Ermenilerin silahlı saldırılar gerçekleştirdikleri şehirler: Trabzon, Erzincan, Bitlis, Maraş, Erzurum, Diyarbakır, Malatya, Harput; 26.8.1896 Osmanlı Bankası baskını; 1904 2. Sassun isyanı; 21.7.1905 Sultan Abdülhamit’e bombalı suikast saldırısı 1909 Adana İsyanı, Nisan 1915 Van İsyanı vb.

[13] Nalbandian, Louise, Armenian Revolutionary Movement, University of California Press, 1963, sf.110-111, Hınçak parti programı hakkında aşağıdaki bilgileri veriyor: “Ajitasyon ve terör halkın moralini yüksek tutmak için gerekliydi. Halk düşmanlanna karşı tahrik edilmeli, aynı düşmanların misilleme eylemlerinden de yararlanılabilmeliydi. Terör halkı korumak ve halkın güvenini kazanmak için bir yöntem olarak kullanılmalıydı. Parti, Osmanlı Hükümetini terörize ederek rejimin itibarını sarsmalı ve tümüyle yıkılması için çalışmalıydı. Hükümet terörün tek hedefi olmayacaktı. Hınçak, muhbirler ve casuslarla, o sırada hükümet için çalışan en tehlikeli Türk ve Ermeni kişileri yok etmek istiyordu. Bu açıdan kendisine yardımcı olması için parti, terörist eylemler yapacak özel bir örgüt kurmuştu. Genel isyan çıkarmak için en uygun zaman Türkiye’nin bir savaşa girmesiydi.

[14] Papazian, K. 8., Patriotism Perverted, Boston, Baker PresŞ, 1934, sf. 14-15, Taşnak Derneği hakkında şunları söylüyor: “A.R. Federasyonu (Taşnak) ayaklanma yoluyla Türk Ermenilerinin ekonomik ve siyasi bağımsızlığını sağlamayı amaçlıyordu. …terörizm başından itibaren Kafkas Taşnak Komitesi tarafından bu amaca ulaşmak için bir yöntem ve politika olarak kabul edilmişti. ‘İmkanlar’ başlığı altında 1892 yılında kabul ettikleri programda aşağıdaki hususları okuyoruz: Ermeni Devrim Federasyonu (TaŞnak) ayaklan mayla amacına ulaşmak için devrimci gruplar oluşturur. Yöntem 8 aşağıdaki gibidir: Savaşmak ve hükümet mensuplarını ve hainleri teröre maruz bırakmak… Yöntem 11 ise: Hükümet kurumlarını yıkmak ve yağmalamak…”

[15] Loris-Melikoff, Dr. Jean, la Revolution Russe et tes Nouvelies Republiques Transcaucasìennes, Paris,1920, sf. 81, Taşnak’ın kurucularından ve ideologlarından olan yazar şöyle diyor: “Gerçek şu ki, parti (Taşnak Komitesi) , çıkarları halk ve milletin önünde tutan bir oligarşi tarafından yönetiliyordu Bunlar burjuvazi ve büyük tüccarlardan oluşuyorlardı. Sonunda bu imkanlar tükenince, Rus devriminin öğretisi olan ‘amaçlar araçları meşru kılar’ ilkesine uygun olarak teröre başvurdular.”

[16] 28.3.1894’te İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Currje ‘Foreign Offlce’e şunları yazıyordu: “ Ermeni devrimcilerin amacı karışıklık çıkarmak, Osmanlıları şiddetle karşılık vermeye zorlamak ve böylece dış güçlerin müdahale etmesini sağlamaktır.

[17] McCarthy, Justine, Death and Exile…, sf. 339

[18] Tchalkouchian, Gr., Le Livre Rouge, Paris, 1919, sf. 12

[19] Tchalkouchian, Gr., op. cit.

[20] Andonian, Aram, Documents Officiels concernants les Massacres Armeniens, Paris, Armenian national Delegation, 1920

[21] Roma Statüsü madde 7 ve Eski Yugoslavya ile Rwanda Uluslar arası Mahkemeleri’nin statülerindeki ilgili maddeler.

[22] Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara, 1994, sf. 8

[23] Ibid., sf. 31-32

[24] Ibid., sf. 11

[25] Ibid., sf. 12

[26] Ibid., sf. 35, 43, 44, 51

[27] Gürün, Kamuran, Le Dossier Armenien, Societe Turque D’Histoire, Triangle, 1983, Paris, sf. 284

[28] Ibid., si. 259: Cezalandırılan kişilerin illere göre dağılımı şöyle: Sivas 648; Mamuretilaziz 223; Diyarbekir 70; Bitlis 25; EskiŞehir29; Şebinkarahisar 6; Niğde 8; İzmit 33; Ankara 32; Kayseri 69; Suriye 27; Hüdavendigar 12; Konya 12; Urfa 189; Canik 14

[29] Genelkurmay, ½, KLS 361, dosya 1445, F. 15-22

[30] Gürün, op. cit., sf. 263

[31] FO. Hc. 1/8008, XC/A-018055, sf. 651

[32] McCarthy, op. cit., sf. 339

[33] Boudiere, Georges, “Notes sur la caınpagne de Syrie-Cillicie. L’affaire de Maras”, Turcica. IX/ 2-X, 1978, sf. 160

[34] Ermeni patriğinin İngilizlere verdiği bilgiler, FO. 371-6556/E.2730/800/44

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları