Okulum

1970'lerde her köyde ve köy okulunda yaşanmış olması kuvvetle muhtemel olaylara farklı bir bakış


70’li yılların sonlarına doğru ilkokuldaydım. Her köy okulu gibi bizimki de şirin mi şirin küçük bir okuldu. Sınıfların kendine has bir kokusu vardı. Öğrencilerden kaynaklanan kokudan bahsetmiyorum; sınıf kokusu, okul kokusu bu dediğim; keçeden yapılma silgi ile tahta silindiğinde havaya uçuşan tebeşir tozlarının, kalemtıraşla açıldıkça kırılan ve açıla açıla parmak kadar kalan kurşun kalemlerin, zemine serilen zift ve talaşın, bastıkça gıcırdayan taban tahtalarının kokusu, sobada yanan odun ve kömürlerin yanık kokusu.

Çok yeni değildi okulumuz. Asıl bina oldukça çok basamaklı taş merdivenli bir yapıydı. Daha sonra yanına daha alçak merdivenli iki sınıf eklenmiş. Asıl binanın diğer yanında da öğretmen lojmanı vardı, tek ailelik.  Kocaman avlusu, okul zamanı dışında köydeki küçük büyük herkesin futbol sahası görevini görürdü. Avlu fazlaca büyük olduğundan, futbol oynamayanların başka oyunlar oynayabileceği kadar da yer kalırdı. Avlu girişinin sağında bir çam ağacı, sol yanında da Rumca ve Osmanlıca kitabesi olan bir köy çeşmesi hemen göze çarpıyordu. Evlerde suyun olmadığı, kaplarla evlere su taşındığı zamanlar her mahallede bir çeşme mutlaka vardı. Bu çeşme de aşağı mahallenin çeşmesiydi ama ön taraftaki oluk mahallenin, arka tarafındaki oluk öğrencilerindi. Yazın harman kalktığında un, bulgur, keşkek yapılacak buğdaylar bu çeşmenin aharlarında yıkanır; okulumuzun kocaman avlusuna yayılan kilimler, örtüler üzerine serilerek kurutulurdu. Tabi başlarında en az bir çocuk kuşlar zereyi (buğday) yemesin diye bekçi bırakılır ve o çocuğun, bu büyük görevinden ötürü,  her nazı çekilirdi.

O zamanlar okulumuzun öğrencisi çok olduğu gibi öğretmenimiz de boldu. Öğretmen çokluğundan dolayı 25-26 kişilik sınıfımız, 4.ve 5. sınıftayken iki şubeye ayrılmıştı. Okulumuzun öğretmenler tarafından tercih edilmesinde köyümüzün ilçeye olan yakınlığının payı küçümsenemez tabi.

Şöyle bir bakıyorum da 5 yıllık okul hayatımda 4 öğretmenim olmuş. Bir tanesi 1. sınıfta bir ay kadar okutmuş, biri bir yıl, diğer ikisi de ikişer yıl. Hepsinden bir şeyler öğrendiğimiz muhakkak. Hepsinin farklı kişilikleri ile bizde farklı izler bıraktığı da bir gerçek. Bizim öğretmenimiz olmadığı halde bizde, en azından bende, iz bırakanlar da oldu. Bazıları korku ile bazıları sevgi ile. Mesela henüz 1. sınıftayken 5.sınıflardan bir öğrenciyi, sigara içme suçundan (belki başka suçu da vardı), sırf bize ders olsun diye bizim sınıfımızda, tahtanın önünde adam akıllı döven bir öğretmen vardı ki onu hiç unutamam, tabii dövülen o çocuğu da.

70’li yıllar bilindiği üzere kısaca sağ-sol davasının güdüldüğü, kişilerin ve ailelerin sağcı- solcu diye ayırt edildiği zamanlardı. Bir de o zamanlar parti liderlerinin adıyla da taraf belirlenirdi ki köyde daha çok bunlar kullanılırdı. Köylülerin kimi Demirelci, kimi Türkeşçi, kimi Ecevitçi idi. Erbakancı pek yoktu galiba. Bu kavramlar çocukların kafasına nasıl yerleştiyse, o zamanki okul arkadaşlarımdan -babası memur olup ilçede çalışan- biri, babası tarafından ilçede bir dükkâna gazete almaya yollanmış. Dükkân sahibi babasının mesleğini öğrenmek babında “ senin baban neci?” diye sormuş, çocuk gururla “Demirelci” demiş adam da epey bir gülmüş bu cevaba. Biz de Demirelciydik galiba, bizim de evimize her gün Tercüman gazetesi getirirdi ilçede çalışan babam. Ama o zamanlar dışarda okuyan abilerim Türkeşçiymiş, ben sonradan öğrendim. Bir de Türkeşçilerden nefret edip düşman belleyenler nefretlerini onlara köpekçi diyerek belli ediyor, kendilerince de aşağılamış oluyorlardı. Köyde bizi sevmeyen bazı kişiler de bir ara bizi görünce, duyacağımız şekilde “köpekçiler geliyor” diyordu; daha çok küçüktüm, tam anlayamıyordum o zamanlar ne demek istediklerini; “köpek” dediklerinin de “Bozkurt” olduğunu. Köydeki ahval ve şerait böyleyken benim 5 yıllık okul hayatımdaki 4 öğretmenin hepsi de solcuymuş meğer. Sadece benim öğretmenlerim değil diğerleri de hep solcuymuş. Biri hariç diğerleri pek belli etmiyordu açıkçası.

Lakabı cavır (gavur) idi o hariç olanın. Kim taktı bu lakabı orasını bilemem ama sağcıların taktığı kesin.   1.ve 2. sınıfta okuttu o öğretmen bizi. Bize alfabeyi öğretti, okuma yazmayı da, toplama çıkarmayı da. Onlardan başka şeyler de öğretiyordu bize. Müzik derslerinde çocuk şarkıları değil ( öğrettiyse de onlar iz bırakamamış)şimdilerde herkesin dinleyip söylediği ama o vakitlerde solcularca çalınıp söylenen şarkılar, türküler öğretti mesela. “Saçlarım tutuştu önce/ gözlerim yandı kavruldu/ bir avuç kül oluverdim/ külüm havaya savruldu” ve “Çalıyorum kapınızı/ teyze, amca bir imza ver/ çocuklar öldürülmesin/ şeker de yiyebilsinler”  kısımlarını hiç unutmadığım, Kız Çocuğu şarkısıydı biri. Nazım Hikmet’in sözleri olduğunu ve Nazım Hikmet’i çok sonra öğrendim. Ali Rıza Binboğa’nın Öğretmen şarkısını da ilk o öğretmişti. “Aha Memet Emmi” türküsünü ve içinde geçen arpa yiyen çocukları hiç unutmadım. Bunları bize öğretiyordu ama sadece müzik olarak öğretiyordu. Ne anlattıklarını, neden yazılmış, neden yakılmış olduklarını anlatmıyordu. Müziğe meraklı olan ben de hemen ezberliyordum bunları ve evde söyleyip duruyordum. Evdekilerin bir şey dediği yoktu da abim tatile geldiğinde duyunca söylediğim şarkıları, hemen sorardı “nerden öğrendin?” diye. Gerçi o da öğretmenimizi tanıdığı için nereden öğrendiğimi biliyordu belki. Tabi o da abimi tanıyordu normal olarak. Öğretmenimizin ailemden dolayı bana karşı herhangi bir olumsuz, negatif tavrı yoktu aslında. Hatta 23 Nisan’ da ablamın diktiği puantiyeli, fırfırlı elbisemden dolayı “ kelebek gibi, ne güzel olmuşsun” deyip pek mutlu etmişti altı yaşındaki beni. Kim bilir belki gelecek nesil olan bizlerin, çocuk kalbimize girip bizi kazanmak istiyordu.

Lojmanda kalıyordu. Bu yüzden mesai dışında da oralarda olurdu. Mahalleli okul girişindeki çeşmeden hem kaplarını doldurup eve taşıyordu hem de hayvanlarını getirip orada sulayıp gidiyordu. Bizim de ineğimiz vardı, biz de çeşmeye sulamaya götürüyorduk. Abim ineği sulamaya götürdüğü bir gün, elindeki kabı da doldurmak için ineği oradaki çam ağacına bağlamış. Bizim öğretmen de onu görünce hemen gelip ineği oraya bağlayamazsın bahanesi ile tartışma çıkarmış. Asıl sebep o değil tabi ki abimin karşıt görüşte (!) olması. Eğitim enstitüsünde okuyan abimin ve abim gibi ona göre karşıt görüşlülerin öğretmen olup kendisinin bize yaptığı beyin yıkama işini onların yapmasından korkuyordu belki. Geleceğin gençleri olan çocukları kaybetmekten.

Öğrettiği şarkılardan başka en çok hatırımda kalan bize Ecevit’i alkışlatmasıydı. Önce anlatıp sonra soruyordu “haşhaşı kim serbest bıraktı?” biz hep bir ağızdan bağırıyorduk “ Eceviiiittt”, “Kıbrıs’ı kim kurtardı?” “Eceviiitt” ardından, şak şak şak alkışlar. Tiyatro gibi. Bazı arkadaşlarımız candan yürekten bağırıp alkışlarken ben, hem bağırmıyor ağzımı oynatıyordum, hem de alkışlıyor gibi yapıyordum. Öğretmenden yüz bulan solcu aile çocukları arkadaşlarımdan biri gazeteden Ecevit’in resmini yırtıp (kesmemiş yırtmış) getirmişti ve öpüp öpüp tahtaya yapıştırıyordu.

O öğretmen 2. sınıftan sonra gitti bizim okuldan, nereye gitti bilmiyorum. Arkasından üzüldüm mü, hayır. Peki sevindim mi, hayır. Aslında şimdi hatırımda kalanlara baktığımda, bize çok da kötü şeyler öğretmemiş. Ama o küçücük çocukları politize etmesi nahoş bir davranış olmuş. Bize Atatürk ile ilgili bir şeyler anlattı mı anlatmadı mı hatırımda yok. Bize kültürümüzle, tarihimizle ilgili bir şeyler anlattı mı? Hayır. Anlattıysa bile yukarıda yazdıklarımı hatırlayıp diğerlerini hatırlamıyorsam gerektiği gibi ve gerektiği kadar anlatmamış demektir. Tertemiz beyinlerimizi ve kalplerimizi vatan, millet, tarih Atatürk bilgisi ve sevgisi ile doldurmak yerine kendi siyasi doğruları ile doldurmayı seçmiş.

Şimdi köyümüzde ne sağcı kaldı ne solcu. Köyümüz de Türkiye’m gibi. Bir zamanlar öğretmenlerin gözdesi olan okulumuz da benden yıllar sonra yenilenmiş, tamirat ve tadilattan geçirilmiş. Yeni malzemeler, gıcırdamayan tabanlar, iyi boyanmış duvarlarla göz dolduruyordu. Ne yazık ki “taşımalı sistem” diye bir şey icat edilince ve köydeki öğrenci sayısı da göze az gelince, güzelim okulumuzun kapısına kilit vurmuşlar. Şimdi hala ayakta, duvarları sağlam, camları kırık öylece duruyor. Ama çeşme başındaki bayrak direği artık yok, bayrağımız dalgalanmıyor. Her Cuma ve Pazartesi coşkuyla okunan İstiklal Marşımız duyulmuyor. Sabahları her öğrencinin sırayla önderlik ettiği, boğazımız yırtılırcasına okuduğumuz andımız okunmuyor ki zaten hiçbir okulda okunmuyor o da ayrı konu.  Bayramlarda en önde süslenmiş Atatürk portesini ve Bayrağımızı taşıyan çocuklar olmak üzere köy meydanında coşkuyla bekleyen köy halkının alkışları arasından bayram kutlamaya da gidilmiyor. Yani taşımalı sisteme geçen her köy gibi bizim köyümüzde de bayram kutlanmıyor.

Ben orta okuldayken evlere su verildiği için diğer mahalle çeşmeleri gibi okulun çeşmesinin de suyu kesildi; daha sonra okul avlusunun duvarları ile birlikte yıkıldı. Çeşmenin taşı da (kitabesi yüzünden) köydeki diğer tarihi değeri olan bazı yapılarla birlikte tarihi eser kaçakçılarına yem olmuş. Avlunun bir kısmının üstüne beton dökülüp köyün toplu etkinlikleri için kullanılır olmuş. Bir kısmında da otlar kocaman olmuş ama arada bir temizliyorlar. Şimdi her yerde moda olan spor aletlerinden ve kaydıraklardan koymuşlar, arada bir çocuklar gelip oynuyor.

Bir de bizim, o vakitler dikip çapaladığımız, can suyunu verdiğimiz çam fidanları kocaman olmuş. Metrelerce uzamış gökyüzünü selamlıyor. Rüzgar estiği zamanlarda, çocuk seslerimizi, şen çığlıklarımızı, coşkuyla okuduğumuz İstiklal Marşımızı, bağıra bağıra okuduğumuz Andımızı ta o zamanlardan bu zamanlara alıp getiriyor. Sanki herkes duysun istiyor. Bilmiyorum herkes duyuyor mu ama en azından ben duyuyorum ve oraya gittiğim zaman hafif de olsa bir rüzgar esmesini bekliyorum.

 

 

Avatar
Yazar

Umay Gökçe Lilith

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.