Seçkin bir kişi: Nihâl Atsız

Atsız Türk dili, Türk edebiyatı ve Türk tarihi alanlarında yetkinliği kabul görmüş bir bilgin, romanları, şiirleri çok okunan her nesli etkileyen bir sanatçı ve doğru bildiği yolda dönmeyi düşünmeksizin yürüyen bir karakter adamıdır.


Türkiye’de yaşanan son gelişmeler “elitizim”, “elit olmak” kavramlarını yeniden gündeme getirdi. Bu tartışmalardan anlaşılmaktadır ki kelimenin anlamı ile ilgili, toplum genelinde kabul gören ortak bir tanım bulunmamaktadır. Toplum, sözcüklerin tanımıyla ilgili olarak ortak anlam paydasında buluşmuyorsa iletişim kazaları ve çatışma kaçınılmaz olmaktadır. Kelimelere doğru anlamların yüklenmesinin önemini Prof. Dr. Ercilasun şu şekilde ifade etmektedir: “Doğru ve sağlam düşünebilmenin yolu, kavramları doğru algılamak ve birbirine karıştırmamaktır. (…). Kelimeler ve onların ifade ettiği kavramlar ne kadar açık, ne kadar oturmuş olursa olsun, onları kullananlar dikkatli olmazlarsa yine kavram kargaşası ortaya çıkar. Bu sebeple dili kullanırken dikkatli olmak, kavramları birbirinden ayırmak zorundayız”[1]. Şu halde bir kavram karmaşası yaşamamak ve aynı kelimeden aynı anlama ulaşmak için onları doğru bilmek ve doğru kullanmak iletişimin en temel gereğidir.

Elit kelimesine dönecek olursak, Türk Dil Kurumu güncel Türkçe sözlüğünde dilimize Fransızcadan giren elit sözcüğünün Türkçe karşılığı seçkin olarak geçmektedir. Aynı sözlükte seçkin kelimesinin tanımına bakıldığında şu ifadeler ile karşılaşılmaktadır:

  1. (sıfat) Benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan, üstün, mümtaz, güzide, mutena.
  2. (sıfat) Bir toplumda saygın ve etkin mevkilerde bulunan ve toplumun eğitim, ekonomi, siyaset, askeriye, din, sanat vb. alanlarıyla ilgili etkinliklerin denetimini elinde tutan (kişi veya grup), elit.

Tanımlar incelendiğinde seçkin olmanın olumlu, iyi, güzel, istenen, ideal bir durum olduğu görülmektedir. Değil bir kişiyi, bir topluluğu elit olmakla suçlamak (!), tam aksine seçkin olmakla övmek ve iltifat etmek söz konusu olabilir. Sözcüğün gerçek tanımını bu şekilde ifade ettikten sonra bir de toplumun belli bir kesimindeki hatta belki de çoğunluğundaki karşılığına baktığımızda görüyoruz ki seçkin olmak bambaşka anlamlara, olumsuz çağrışım bulutlarına sahiptir. Toplum elit/seçkin olmayı kendinden başkasının varlığını tanımamak, herkese yukarıdan bakmak, üst perdeden konuşmak, oturduğu sırça köşkün içinden herkesi yargılamak, küçük görmek, kibirli davranışlar sergilemek vb. olarak algılamaktadır. Diğer taraftan, toplumun elit/seçkin olarak tanımladığı kişilere yüklediği olumsuz anlamın altında kendinden memnuniyetsizliğin bir dışa vurumu da söz konusudur. Nitekim seçkin olmak zordur. Çok çalışmak, emek vermek, körü körüne inanmanın konfor alanından çıkarak sorgulayarak öğrenmenin dolambaçlı, çetin yollarında yürümek demektir. Sahte incilerle mutlu olmak değil, gerçek inciye ulaşmak için derinlere dalmak demektir. Ancak seçkin olmayı olumsuz gören kesim ilk yolu, kolay yolu tercih etmekte ve ikinci yoldan gidenlere de içten içe öfke duymaktadır. “Ben onların olduğu yere varamayacaksam onların olduğu yeri kötüler sınıfına koyayım” şeklinde bir savunma mekanizması da denilebilir. Belki de Recep İvedik karakterinin bu kadar sevilmesi ve benimsenmesi de aynı bilinçaltı etkinin sonucudur. “Agresifim, kompleksliyim amma perdelerimi kaldırınca da kedi gibi bir insanım” diyen Recep İvedik, tam bir anti-elit kişidir. İvedik, altı film boyunca sinema salonlarını doldurmayı başarmıştır. Elit/seçkin kavramının toplum nezdindeki yanlış tanımından, toplumdan beklentisi olanlar da yararlanmaktadır. Oyunu arttırmak isteyen politikacılar, albüm satışlarını arttırmak isteyen şarkıcılar, dizi reytinglerini yükseltmek isteyen yapımcılar, ürün satışını artırmak isteyen reklamcılar “Halka inmek” olarak sloganlaşan davranışlarla ve içeriklerle toplumun karşısına çıkmaktadır. Türk dilinin en kolay kurallarını bile bilmeyen, en basit kelimeleri bile yanlış yazan şarkıcılar, çok yıldızlı lüks otellerde mangal, çiğ köfte vb. yapıp tavana fırlatarak “halk adamı” olduğunu kanıtlamaya çalışanlar vb. toplumdaki seçkin karşıtlığından yararlanan kişilerdir. Bu örnek verilen davranışlar gerçekten de seçkin olmanın tam zıddıdır. Ancak sorun şudur ki doğru olan, ideal olan yol bu değildir. Bilerek çirkin ve yanlış yol seçilmektedir.

Elit/seçkin olmanın gerçek tanımı ile toplum nezdindeki tanımı arasında büyük bir fark olduğu ve seçkin olmamanın yüceltildiği görülmektedir. Oysaki saygın bir toplum olmanın başlıca gereklerinden biri o toplumdaki seçkin kişilerin sayısının artmasıdır. Seçkin bir kişi çok okuyan, gerçek bilgiye nüfuz etmek isteyen, meraklı, bilgili, ülkesinde ve dünyanın geri kalanında olanlarla ilgili, çalışkan, fedakâr, inandığı bir düşünce için kendi şahsi çıkarından veya konforundan vazgeçmekten çekinmeyen kişidir. Yetenekleri, özellikleri, bilgisi ölçüsünde yararlı olmaya çalışan kişidir. Etrafına rahatsızlık vermek bir yana, kendi hürriyetinin, başkasının hürriyetinin başladığı yerde biteceğini bilen kişidir. Tembelliğe, kolaycılığa, kişisel çıkar için ilkelerden ödün vermeye meyil etmeyen kişidir. Görgü kuralların uyan kişidir. Saygılı kişidir. Doğadaki tüm canlıları seven ve onların yaşam hakkına saygı gösteren kişidir. Dili de, görünümü de, yaşamı da temiz olan kişidir.

Seçkin bir kişi: Nihâl Atsız

Seçkin sözcüğünün anlamını en güzel şekilde yaşatan kişilerden biri Nihal Atsız’dır. Tanımı hatırlayacak olursak: “Benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan, üstün, mümtaz, güzide, mutena”. Gerçekten de hayatına bakıldığında, ardında bıraktığı eserlere bakıldığında tanıma birebir uyan bir resim görülmektedir. Atsız Türk dili, Türk edebiyatı ve Türk tarihi alanlarında yetkinliği kabul görmüş bir bilgin, romanları, şiirleri çok okunan her nesli etkileyen bir sanatçı ve doğru bildiği yolda dönmeyi düşünmeksizin yürüyen bir karakter adamıdır. Ne ödül beklentisi, ne cezalandırılma korkusu onu yolundan ayıramamıştır. Elit/seçkin kişi olmak tam olarak budur. Nihal Atsız kendi döneminin seçkin bir kişisidir. Yaşadığı türlü sıkıntıların içinde bir diğer üzüntüsü ve onu adeta “Dünya denen mezelletten[2] bıktıran konu, etrafındaki seçkin olmanın çok uzağındaki toplumdur. Bir sakillikler dünyasında yaşamaktan yorulmuştur. Bu yorgunluk onu “Bu iğrenç asırda yaşamaktansa Mete zamanında dünyaya gelmiş olmayı tercih eder[3] hale getirmiştir. Yücel Hacaloğlu’nun “Mazide ve İstikbalde yaşayan Atsız”[4] şeklinde tanımladığı Atsız’ın kendi zamanından mutsuz olduğu aşikârdır. Bu mutsuzlukta onun seçkin bir kişi olması, yaşadığı zamanın toplumunda ise bunun eksikliğini görmesinin payı büyüktür. Örneğin Adile Ayda’ya yazdığı bir mektupta yaşadığı apartmanın sakinlerinin sakil hallerini şu sözleri ile dile getirmektedir: “Nüfus sayım memuru 18 daireli apartmanın sayımını tam üç saatte yaptı. Sebebi: Soruların cevabını vermekten aciz yaratıklar. Nüfusun 40 milyon olduğu söyleniyor amma, beş on bin kişinin dışındakileri nüfustan saymak doğru mu, bilmem”[5]. Şimdi Atsız’ın bu cümlelerini okuyan biri o klasik ezberle “Ne kadar elitist, seçkinci biri. Toplumu aşağılıyor” diyecektir ancak Atsız neden bu kadar tepkili, kızgınlığının nedeni nedir diye sorulmayacaktır. Atsız tepkilidir çünkü söyleneni anlayabilecek ve kendini en doğru şekilde ifade edebilecek kelime hazinesinden ve bilgiden yoksun bir toplum görmeye tahammül edememektedir. O Bozkurtlar romanında tasvir ettiği üstün nitelikli Türk milletini görmek ve yaşamak istemektedir. Uğruna ömrünü adadığı Türk milletinin böyle düşük bir hal içinde olmasını kabul edememektedir. Hasan Oraltay’a yazdığı bir mektupta da yine kaldığı apartmanın diğer sakinlerinin son derece bozuk davranışlar sergilediğini şu sözleri ile dile getirmektedir: “Çok iptidai insanlar var. 19 dairenin hepsi dolu. Bunların altı yedi tanesi buraya layık değil. Yanımdaki daire içeride koyun besledi. Artık tasavvur edin”[6]. Bu mektuplarda tarif edilen iptidai insanların, yani seçkin olmanın çok uzağındaki kişilerin toplumun büyük bölümünü yansıtıyor olması Atsız’ı bunaltmaktadır. Atsız’ın mektuplarında yakındığı kişilerin bugünkü uzantıları lüks otelde mangal yapanlar, iki kelimeyi düzgün şekilde bir araya getirip konuşamayanlar, tek bir cümleyi bile hatasız yazamayanlar, küfürlü, bayağı konuşmaları samimiyet sananlardır. Hayatı güzelleştirmek varken çirkinleştirmeyi seçenlerdir. Kadına şiddet uygulayanlardır. Piknik alanında veya deniz kenarında yiyip içtiklerinin çöplerini öylece bırakıp gidenlerdir. Çevreyi, doğayı kirletenler, zarar verenlerdir. Hak yiyenlerdir, en küçük çıkar için türlü ödünleri vermekten çekinmeyenlerdir. Yani seçkin olmayanlardır. Nihal Atsız’ı yoran, üzen, bezdiren unsurlardan biri işte bu haldir.

Ruh Adam romanında ana karakterlerden biri olan Güntülü ve arkadaşlarını ideal ve seçkin genç kızlar olarak çizmiştir:

Aldığı cevaplar en müşkülpesent hocayı bile memnun edecek mahiyette idi. Bu kızlar fen talebesi oldukları halde edebiyatı iyi biliyorlar, aruzdan anlıyorlar, şiirin zevkini biliyorlar ve edebiyat hakkında esaslı fikir ve kanaate sahip bulunuyorlardı[7].

Atsız’ın tasvir ettiği lise öğrencisi elit bir gençtir. Şiir zevkini bilen, edebiyat hakkında esaslı kanaat ve fikre sahip olan lise çağındaki Türk gençleri onun özlediği ve istediği gençlerdir. Atsız bir lise öğrencisinin bile belli bir çizginin üzerinde olduğu seçkin bir Türk milleti görmek istiyor ancak göremiyordu. Değil şiir zevkine ve edebiyat hakkında esaslı kanaate sahip bir toplum, cümle kurmaktan aciz, en basit görgü kurallarından habersiz bir yapı gördükçe üzülüyordu. Konuşmalar  1 [8] makalesinde toplumun istasyonlarda bisikletle gezmek, sinemalara çocuk getirmek gibi çok basit kurallara bile uymaktan uzak olduğunu, kalabalık vagonlarda pilli radyosunu iyice açarak “İngilizce miyavlama dinleyen”ler olduğunu, görevlilerin ise bunlara ses çıkarmadığını ve giderek bir ayak takımı hâkimiyetinin ortaya çıktığını dile getirmektedir. Nihal Atsız “olması gereken” ile “olan” arasındaki uçurum açıldıkça çarpıcı üslubu ile tepkisini dile getirmiş, adeta yaşadığı zamana küsmüştür. Altan Deliorman “O yarınların adamıydı, Türklüğün geleceğinde yaşar; yüz yıl hatta bin yıl sonrasının rüyasını görürdü”[9] diyerek onun başka zamanlara, gönlünde yaşattığı hali ile milletinin var olduğu çağlara olan özlemini dile getirmiştir. Atsız kendi zamanının sakilliğinden yorulan ve bu yorgunluktan kimi zaman uzak geçmişe, kimi zaman uzak geleceğe kaçarak gönlünü dinlendirmeye çalışan bir Gök Bilgedir.

Öz bir ifade ile seçkin olmak olumsuz, kötü bir hal değil, aksine olumlu ve ideal bir haldir. Nüfusu seçkin kişilerden oluşan bir ülkenin uluslararası sahadaki saygınlığı yüksektir. Elit bir toplumun içinden dünyaya yön verecek bilginler çıkabilir. Nüfusu elit kişilerden oluşan bir toplum eğitiminde, sağlığında, ekonomisinde, sporunda kısacası hayatın her alanında iyi işleyen bir makine haline gelir. Tarih yapan Türk milleti buna en çok yakışan ve layık olan millettir. Nihal Atsız hem kendisi seçkin bir kişidir, hem de milletinin her anlamda yüksek olmasını dilemiştir. Ad gününde bu seçkin insanı, Gök Bilge Atsız’ı saygı ile anıyoruz.

[1] Ahmet Bican Ercilasun, Kavramları Ayırmak, Yeniçağ Gazetesi, 27.12.2020, https://www.yenicaggazetesi.com.tr/kavramlari-ayirmak-57809yy.htm

[2] Nihal Atsız’ın “Sona Doğru” adlı şiirinde geçer: “Dünya denen mezellete dalsın her isteyen, Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim”.

[3] Nihal Atsız, Ruh Adam, Ötüken Yayınları, 2017, s. 15.

[4] Yücel Hacaloğlu, Atsız’ın Mektupları, Ötüken Yayınları, 2013, s.8

[5] Serkan Akgöz, Atsız’ın Mektupları, Bozkurt Yayınları, 2020, s. 126.

[6] Yücel Hacaloğlu, Atsız’ın Mektupları, Ötüken Yayınları, 2013, s. 308.

[7] Nihal Atsız, Ruh Adam, Ötüken Yayınları, 2017, s. 52.

[8] Nihal Atsız, Konuşmalar 1, https://huseyinnihalatsiz.com/makale/konusmalar-1/

[9] Altan Deliorman, Tanıdığım Atsız, Boğaziçi Yayınları, 1978, s. 89.

Yazar

Özgehan Özkan

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.