Siyasetin misyonerleri

Biz, bir kavga vereceğiz. Kolları sıvadık “Git, kandır ve yok et!” diyenlere “Buradayız, izin vermiyoruz ve sonuna kadar savaşacağız!” diyeceğiz. Bunun için bir yol açmak istiyoruz. Bu kavgayı vermek için yola çıkıyoruz.


Paylaşın:

Ülkemiz ilki 14 Mayıs’ta ikincisi de 28 Mayıs’ta olmak üzere iki turlu Cumhurbaşkanlığı seçimini geride bıraktı. Geçen sürede hemen herkesin bu seçime dair beklentileri, ümitleri ve hesapları vardı.

Beklenti içinde olanlar, artık bir istibdat rejimine dönüşmüş, gittikçe daha da otoriter bir hâle gelen 21 yıllık iktidarı demokratik haklarını kullanarak emekli etmek istiyordu. Bunun için ümitle sandık başına gittiler ve oylarını kullanarak üzerlerine düşeni yaptılar. Fakat ne yazık ki bu mücadelelerinde başarıya ulaşamadılar.

Seçim sonrası bu ümit ve beklenti içinde olanlar büyük bir teessür yaşadı. Ümitleri söndü, gelecek kaygıları daha da belirgin hâle geldi ve ülke demokrasisine olan inançları bir kere daha yerle yeksan oldu.

Çünkü demokrasinin gereği diye bildiği seçimle getirdiği iktidarı bir türlü seçimle gönderemiyordu. Hâlbuki bu sefer kazanamaması için önünde hemen hiçbir engel de yoktu. Başarıya, son yirmi bir yılda ilk defa bu kadar yaklaşılmıştı… Fakat yine olmadı.

Peki, neden? Neden olmadı? Seçim niçin kazanılamadı? Bunun sorumlusu kimdi? Nerede yanlış yapıldı? Niye hiç kimse halkın karşısına çıkıp sorumluluğu üstlenmemişti? İnsanlar merak içerisinde etrafına bakınıp bir cevap ararken neden yine cevapsız bırakılıp kaderine terk edilmişti? Öyle ya ümit veren, başarı vaat edenlerin bir başarısızlık karşısında hesap vermesi gerekmez miydi? En çok “demokrat” olanlar en büyük hesabı vermeliydi. Fakat ne hikmetse ortalıkta bu sorulara cevap verecek kimsecikler yoktu. “Plâna sadık kal” ve “Sana söz!” diye verdikleri sözlere umut bağladıklarımız, yenilgi sonrası ortadan kayboldular. Bir plânları mı vardı? Yoksa görevlerinin gereğini yerine mi getiriyorlardı? Sahi, bu kadar bilinmezliğin içerisinde gerçekten bizim bilmediğimiz bir misyonları olabilir miydi?..

Bir misyona sahip olmak!

Misyon, göndermek anlamındaki Latince missio kelimesinden gelen, birisine tamamlaması için verilen görev demek.  Misyoner ise bu görevi yerine getirmek için gönderilen kişi.  Aslında misyonerlik faaliyetleri genel manada Hristiyanlığın yayılması için çabalamayı ifade eder. Fakat sadece bundan ibaret değil. Yapılan herhangi bir programı hayata geçirebilmek için uygulamaya konulan önemli de bir yöntem.

Bu yöntemin içerisinde istihbarat çalışmalarından tutun, algı yönetimine; hedefe odaklanmaktan en Makyavelist hırslara varıncaya kadar her türlü erdemli davranışı askıya alan, sadece göreve odaklanan faaliyetler de var.

Peki, bu yöntemleri kullanarak nasıl bir politika izlenebilir? Bu yöntemler ile başarıya ulaşmış somut bir örnek var mı derseniz Hristiyan misyonerliğinin en önemli isimlerinden Pavlus’un metotlarını örnek verebilirim.

Pavlus, yaptığı faaliyetleri aktarırken şöyle diyor: “Ben özgürüm. Kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa’nın denetimi altında olmadığım hâlde, yasa altında olanları kazanmak için yasa altındaymışım gibi davrandım. Tanrı’nın yasasına sahip olmayan birisi değilim, Mesih’in yasası altındayım. Buna karşın, yasaya sahip olmayanları kazanmak için yasaya sahip değilmişim gibi davrandım. Güçsüzleri kazanmak için onlarla güçsüz oldum. Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum.  Bunların hepsini müjdede payım olsun diye yaptım.”

Görüldüğü üzere önemli bir misyon yüklenildiği zaman hedefe giden yolda her şey mubah hâle gelebiliyor. Amaçlar uğruna her türlü değer kullanılıyor, yıkıma uğratılıyor ve nihayetinde zihinlerde oluşturulan tahribat ile hedef kitle dönüştürülüyor.

Bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere kutsal bir amaç iddiasındaki misyoner kullandığı yöntemlerle değerleri aşındırıyor. Böyle olunca da misyonerlik faaliyetleri siyasî bir araç hâline gelerek başka dinleri ve dindarları sindirme, baskılama, zulmetme ve sömürgeleştirme faaliyetlerinin anahtar aracı hâline geliyor. Ekonomik ve siyasi hâkimiyet kurmak için en etkili silah oluyor. İşte bu sebeple bugün misyonerlik faaliyeti denilince büyük çoğunlukta insan onurunu ortadan kaldıran beyin yıkama, sömürgeleştirme, topraklarının elinden gitmesi vb. kötü çağrışımlar beliriyor.

Türkiye’de misyonerlik

Durumu günümüze ve ülke siyasetine uyarladığımızda durum aslında bundan pek de farksız değil. İlkesiz siyaset, omurgasız duruş, hedefe giden yolda her şey mubah anlayışı, herkese yaranmaya çalışmak için “her şey” olma ihtiyacı aslında seçimin kaybedilme nedenlerinden de biri.

Altı benzemezin bir araya gelip birbirlerine yılışık pozlar vererek aynı istikametteymiş gibi görünmeleri, ezilenle ezilen, kibarla kibar, kahvehanede masa sandalye deviren, etkiyi fazla görünce mutfaktan çıkıp masalara vurarak tepinen ve nihayetinde su gibi girdiği her kabın şeklini alan taktikleri ise bu sebeplerin en önemlisi. Halkta da bu yüzden bir karşılık bulamadı. Çünkü onların bu ilkesizliği insanların hoşuna gitmedi. Öyle sanıyorum ki halkının görüşlerine, onların taleplerine rağmen kendi adaylığını meşru göstermek için masa oyunlarına başvurmaktan başka türlü de yapılamazdı…

Aslında altı benzemezin hepsi de başarısız değil. En küçük partiler, en büyük başarıyı elde ettiler. Hemen hiçbir şey vermeden güçlerinin kat be kat üstünde vekil alarak dünya siyasî tarihine girdiler. Diplomaside bile bunun bir örneğinin olduğunu pek sanmıyorum. Hiçbir şey vermeden her şeyi istemek, her şeyi almak…Böylece onlar alan olarak, bizim Pavlus ise veren olarak tarihteki yerlerini aldı.

Misyonerler görev verilerek gönderilenlerdi. Pavlus’a bu görevi “git ve anlat” diyerek Hz. İsa vermişti. Pavlus da bu taktikleri uygulayarak başarı elde etmişti. Peki, bizimkisi aynısını uyguladığı hâlde neden başarılı olamadı? Aslında bu cevap çok daha kapsamlı bir yazının konusu. Ben burada genel bir yorum yapacağım.

Kazanamadılar; çünkü bu taktiği uygulayanlar ne Pavlus kadar yetenekli ne onlara bu görevi verenler Hz. İsa ne de görev bilinçleri misyonerler gibi adanmışlık üzerine kurulu.

Hâl böyle olunca mağlubiyet de kaçınılmazdı. Asıl sorun ise neden mağlup olunduğunu hâlâ anlamadan mücadeleye devam mesajları vererek istifa edilmeyeceği ve göreve devam edileceği sinyallerinin verilmesi.

Siyasetin misyonerleri

Peki, dönemin Sayın Pavlus’u! Peki, Sayın Kılıçdaroğlu! Öyleyse cevap verin. Madem göreve devam edeceksiniz madem “dimdik ayaktasınız” o hâlde korkmadan, eğip bükmeden cevap da vereceksiniz: Sizin misyonunuz ne? Size bu görevi kim verdi? Sizi kim misyoner diye gönderdi? Belli ki iktidar olmak gibi bir derdiniz, tasanız yok. Belli ki misyonerliğiniz halka rağmen, belli ki şahsî hırsınız ülkenin ve milletin geleceğinin önünde, belli ki hesap vermek gibi bir derdiniz de yok. Konfor alanınızdan müsamere çocukları gibi bağırıp duruyorsunuz. Bunca yıllık yenilgi sonrası, hâlâ aynı ezber nakaratları kendi kendinize tekrar ediyorsunuz. Söyleyin artık! O koltuğu daha ne kadar işgal edeceksiniz? Göreviniz ülkeyi çökertmek mi? Her şeyin müsebbibi olarak gösterebildiğiniz bir iktidarın varlığı, sizin konfor alanınızı mı garanti ediyor yoksa? Demokrat geçinip parti içi demokrasiyi bile sağlayamadan o koltukta nasıl oturabiliyorsunuz? Size bu imkânı kim veriyor?

Sayın Kılıçdaroğlu, siz kimin havarisisiniz?

Aranan cevaplar

Evet değerli okur. Sorular çok. El cevap diye söze başlayıp bunlara cevap verecek bir elin parmağını geçecek siyasetçimiz de yok. Bizim misyonerler, görüldüğü üzere aldıkları görevleri yerine getirmeye devam ediyorlar. Farklı farklı ittifaklar içerisinde bile olsalar görünen o ki hepsinin amacı bir. Herkes hâlinden memnun.

Fakat bu satırları yazan ben, buraya kadar okuyan sen, yani biz, yani halk, memnun değiliz. Belli ki bir derdimiz var.

Biz, bir kavga vereceğiz. Kolları sıvadık “Git, kandır ve yok et!” diyenlere “Buradayız, izin vermiyoruz ve sonuna kadar savaşacağız!” diyeceğiz. Bunun için bir yol açmak istiyoruz. Bu kavgayı vermek için yola çıkıyoruz.

Üstelik seninle çok daha güçlü olacağız.

Haberi alınca en hararetli kalemini, çizdiğin karikatürlerini, yazdığın şarkılarını, duygu yüklü şiirlerini, anlatacağın hikâyelerini al da gel. Gelirken hafızanı diri tutmayı ve heyecanını, umutlarını, fikirlerini getirmeyi de unutma.

Bekliyoruz

Yazar

Mehmet Onur Karadayı

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar