Bugünü parselleyenler ve barınamayanlar

Atatürk'ün "Bütün ümidim gençliktedir" sözünü hatırlıyor muyuz? Peki ya gençlik nerede, bizim ümidimiz nerede? Yoksa biz ümitsiz miyiz?


Hepimiz geçtiğimiz yollardan bambaşka sınavlar ile sınanarak ilerliyoruz. Kuşaktan kuşağa süregelen sorunlar olsa da her kuşak, farklı sıkıntılardan geçerek bir yerlere varıyor.

Gelin hep beraber tarihte bir yolculuğa çıkalım. Ama çok da uzağa gitmeyelim. Mesela  Çanakkale’den başlayalım ve günümüze doğru gelerek, sıra ile kuşakların gençliklerinde sınandığı sınavlara kabaca bakalım.

Zaman yolculuğu

1914 yılında, 1. Dünya Savaşı patlak verince ülkede eli silah tutan hemen herkes vatan savunması için cepheye koştu. Bir dönemin zeki, eğitimli, ülkü dolu Tıbbiyelileri de öyle. Çanakkale Savaşı’nda 346 Tıbbiyeli şehit oldu. Öyle ki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane 1921 yılında hiç mezun veremedi. Onlar yeni doğacak devletlerinin imarında yer alamadılar. Kanlı bir çatışmanın ortasına doğmuşlardı. Savaşmaktan başka çareleri yoktu. Onların payına, ülkenin tapusuna kanları ile imza atmak düştü.

Kaynak

Sonraki kuşak savaştan çıkmış, yorgun, yokluk içinde, devletleri ile birlikte doğdular. Hem kendilerini hem de Cumhuriyet’i büyüttüler. En büyük şansları belki de asrın en büyük liderinin devrinde doğmalarıydı. Okuyup çok güzel işler başardılar.  Yurt dışına “Birer kıvılcım” olarak gönderildiler ve birer alev topu olarak geri döndüler. Böylelikle vatanın her köşesinde bir ışık yaktılar. Yaktıkları ışıklar dalga dalga yayıldı. Genç Türkiye üretimde, teknolojide, eğitimde muasır medeniyetler seviyesine çıkma yolunda büyük adımlar attı.

Gelişime ara! Yeniden mücadele zamanı!

Bir sonraki kuşak yeni bir çatışma ortamına doğdu. Bu kez patlayan 2. Dünya Savaşı idi. Savaşa fiilen girmesek de bedelleri bizim için de ağır oldu. Dünya yeniden cepheleşmiş, cepheler arasındaki savaş boyut değiştirmişti. Bu kez göğüs göğüse bir mücadele yoktu. Kitle imha silahları ve ideolojiler vardı. İdeolojiler arasında yaşanan yüksek gerilimde kalan bu kuşağın gençlerinin de sınavları epey ağırdı.

Takip eden kuşağın gençlik yılları, vatan topraklarımız üzerine bitmeyen saldırıların yarattığı karmaşaya denk geldi. Büyük bir propagandayla ülkemizde başlayan Rus saldırısı bilinen bir savaşa benzemiyordu. Topla tüfekle yapamadıklarını bu kez ideolojik kılıf geçirilmiş silahlarla yapmaya çalıştılar. Bir kısım genç bu propagandalara alet olurken, bir kısmı da bu saldırıya karşı duvar gibi durdu, ömrünü bu yola adadı. Saldırıyı önledi önlemesine fakat bu kez de darbeler dönemi başladı. Dönemin genç nüfusu da böylelikle kırıma uğradı.

12 Eylül’den 15 Temmuz’a

Davası uğruna çarpışmış, kurşun yemiş, işkence görmüş, idam sehpasına sürülmüş, gözleri önünde arkadaşlarının öldürüldüğüne şahitlik etmiş nesil, elbette yaşadıklarını kolayca atlatamayacaktı. Bu kargaşadan, bu hengâmeden sağ çıkanlar çocuk sahibi olduklarında endişe seviyeleri de yaşadıkları ile orantılı olarak arttı. Bu yüzden bu neslin çocuklarının birçoğu ebeveynlerinin baskısıyla apolitikleşti. Bu dönemde üniversiteye gidecek gençler sıkı sıkıya tembihlendi “fikrini belli etme”, “Sakın ha sivrilme”, “sistemi eleştirme”,”asi olma” “olaylara karışma”, “herkes kendini kurtarır, olan sana olur çocuğum”…

Hatta ve hatta kontrol altında tutulabilsinler diye dönemin cemaat yurtlarına bile emanet edildiler. Boş bırakılsalardı kızlı erkekli, bahçelerde şarkı söyleyebilirler, dış dünyaya açılıp, yoldan çıkarlardı nemelazım(!). Bir kuşak da işte böyle böyle pasifize edildi. Az kalsın unutuyordum. Bu kuşağın gençlerinden zeki(!), istikbal vadeden(!) bir kısmı özel eğitimlerden geçirilerek zaman ayarlı bir bomba gibi toplumun içine salındı. Hem de kalifiye insan gücü olarak! Doktor, hâkim, savcı, profesör, dekan… Parantez açmaya gerek yok doğrudan yazayım: Tabi ki torpille, hırsızlıkla ve liyakatsiz şekilde. Zamanı geldiğinde ise düğmeye basıldı ve zaman ayarlı bomba patlatılarak maddi manevi büyük hasara yol açtı.

Barınamayanlar

Geldik son kuşağa: Namıdiğer Z kuşağı. Birçok yönden gelmiş geçmiş tüm kuşaklardan farklı olduğu artık hepimizce malum. Hayata bakış açıları, fikirleri, yaşayışları çok farklı. Bu günlerde “Barınamayanlar” diyorlar kendilerine. Evet barınamıyorlar. Evde ya da yurtta barınmaktan daha fazlası var bu “Barınamayanlar” tabirinin içinde.

Bitmek bilmeyen terör, siyasi gerilimler, gitgide bozulan ekonomi, zengin ve fakir arasındaki makasın pervasızca açılması, yönetimler değiştikçe yapboza dönen eğitim sistemi, dünyayı saran salgın, salgının vurduğu eğitim hayatları, nitelikli insan gücünün küstürülmesi, işçinin ve çiftçinin belini doğrultamaması, işsizlik rakamlarını düşüren(!) üniversiteler, enflasyonu düşüren TÜİK ve a haber!.. Bir çırpıda aklıma gelenler bunlar. Dilerseniz çoğaltabilirsiniz.

Sanırım onların payına düşen de bunlar oldu.  Eminim bu yazıyı okuyan Z kuşağı fertleri bu sıkıntıları sınav olarak değerlendirmeme kızacaklar. Hakları var. O yüzden açıklamakta fayda var. Sınav dememdeki sebep başa gelen çekilir diyerek kabullenmek değil. Sıraladığım çetin sınavların yegâne ortak sorusuna cevap aramak:

“Vaz mı geçeceğiz, devam mı edeceğiz?”

Bu memlekette yaşanmaz mı?

Sosyal medyada sıkça rastladığımız “Bu memlekette yaşanmaz!”, “Bu şartlarda yaşanmaz!”, “Ben giderim ülkem kaybeder…” minvalindeki sözler her vatanseverin yüreğini yaralar. Fakat artık biraz da söyleyeni rahat bırakıp söyletene bakmalı. Sonuçta kimsenin nerede yaşayacağı konusundaki kararına karışamayız. Biz gençlerimizin, vatandaşlarımızın bu kararı alıp, ülkeyi terk etmelerine yol açan sebepleri aşmaya bakalım.

Atatürk’ün yurtdışına gönderdiği öğrencilerin hikâyelerini, vatanlarına dönünce neler yaptıklarını az çok hepimiz biliriz. Sadi Irmak’a telgraf ile ilettiği ve onun kararsızlığını yenip bilim adamı olması için ilk adımı atmasını sağlayan şu söz hâlâ kulağımızdadır: “Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.”

Ülkeyi terk etmek isteyen çoğunluğun amacı ise bundan çok farklı. Gidip geri dönmek istemiyorlar. Ne diyelim gidenlerin yolu açık olsun, kalanların da sabrına ve sadakatine kuvvet.

Karanlıkta mum ışığı

Tüm bu sorunların arasında bir şeyler yapmaya çabalayan, kafa yoran, üreten ve kötü tablonun içinde parıldayan umut ışıkları da var elbette.

Teknofest bunu göstermek için çok güzel bir fırsattı. Ülkenin dört bir yanından lise ve üniversite seviyesinde birçok öğrenci bu festivale katılıp yeteneklerini sergilediler. Robotlar, yapay zeka teknolojisi, elektrikli araçlar, yangın söndürme tertibatları, tıbbi araç gereçler vs. Birçok alanda birçok fikir. Üretmenin, rekabet etmenin zevki, ekip çalışmasının başarısı… Tüm bunlar onları seyredenler için büyük bir umut ve gurur kaynağı. Onlar için de hem çok büyük bir başarı hem de güzel bir anı.

Teknofest’e katılıp derece almış bir ekiple ben de tanıştım. “Gökbörü” ve “Frig” adlarını verdikleri elektrikli araçları ile Teknofest’ten dönen Afyon Kocatepe Üniversitesi, Afyonkarahisar Kitap Fuarında idi. Elektrikli araç olmasının yanında “Gökbörü” ismi de ilgimi çekince biraz sohbet ettik. Üniversitenin imkânları ile ürettikleri araç ile yarışı 15. olarak tamamlamış ve “Tanıtım ve Yaygınlaştırma Teşvik Ödülü”ne layık görülmüşler. Genç arkadaşlar heyecanla her gelene araçların teknik özelliklerini anlatıyor, soruları içtenlikle cevaplıyorlar. Bu yılki başarı ile yetinmeyip seneye daha iyisini tasarlayacaklarını anlatıyor konuştuğum arkadaş. Bunu söylerken heyecanı yüzünden okunuyor. Var olsunlar, başarıları daim olsun. Ben kendi adıma tanışmaktan onur duydum.

Başka bir örnek daha vereyim. İçleri karartılan gençlerimize birazcık ışık, içlerini karartanlara da gölge etmedikleri müddetçe gençlerin neler başarabileceğine örnek olsun:

Yer Kütahya. 17 yaşındaki lise öğrencisi Recep Görkem Akandere, parçalarını ve yazılımını kendi hazırladığı PCR test cihazını üretti.  Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesinde yapılan karşılaştırmalı testlerde başarılı sonuçlar alındığı da haberlerde yer aldı.

Daha birçok örnek genç var çabalayan, üreten, düşünen ve gerçekten gelecek vadeden.

Birinci bölümde saydığım örnekler arasında sadece tek bir örnekte ülkece kalkınabildiğimizi, refah seviyemizi yükseltebildiğimizi görebiliriz. Bu da gençlerin eğitimine, fikirlerine önem verildiği, teşvik edildiği Cumhuriyet’in ilk yıllarına denk geliyor. Ondan sonraki gelişmeler hep bir şeylere rağmen olmuş ve maalesef topyekûn olamamış. Genç kuşakların kaybının ülkenin gelişimini nasıl etkilediğini, bu yazıda, üzerinde yürüdüğümüz zaman çizgisi bize gösterdi.

Yani demem o ki bugünü yarın yokmuşçasına parselleyenler, rahat bir emeklilik dönemi istiyorlarsa gençleri dinleyip anlasınlar. Neden barınamadıklarını, neden ülkeden kaçmak istediklerini öğrensinler. Ve bence sebepleri üzerinde kafa yorup bir an önce çözüm üretmeye çalışsınlar… Çünkü gelecek gençlerin ellerinde…

Sevgi ile kalın.

 

Yazar

Şadiye Okur

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar