Hayat kadar acı!

Salgından kaçarken sele, yangına yakalanan; görülmez kazalardan sağ çıkabilen yurdum insanının evindeki yangın hiç sönmüyor ve gün geçtikçe alevleniyor. Pazar tezgahlarındaki etiketlerin ateşi hem yüreğimizi hem cebimizi yakıyor.Hamdolsun ki vatandaşlarını düşünen siyasilerimiz var.Ya olmasalardı?!


Ben pek televizyona bakmam. Arada bir kumandayı alır “Haberlere ne vakittir bakmıyorum bir bakayım.” der ve her seferinde pişman olurum. Zaten herkes gibi ben de internetten, istediğim, haberleri izliyorum ama sayın televizyoncularımızın  “izlemememize değer buldukları” haberleri arada bir merak ediyorum işte. Tabi bunun için evimizde tek olan televizyonu önce benim kapmam ya da evde yalnız olmam lazım.

Yine böyle kumanda ve televizyon bana kalmışken hadi dedim, bir bakayım neler hazırlamışlar bizlere. Haber saatiymiş ama kiminin ortasından yakalamışım kiminin sonundan. Şöyle bir kanalları turladım. Zaten gündem belli ; sönmeyen, söndürülemeyen yangınlar, kararıp giden yeşil cennetlerimiz. Yatağını kaybeden, hırçın akan derelerimizin köyleri basması, ağaçsız kalan topraklarımızın kayması.

Bir yığın felaket haberi ardından “katliam gibi” diye tarif edilen ve sebebi “şoförün direksiyon başında uyuması” kuvvetle muhtemel olarak gösterilen bol ölümlü trafik kazaları. Ardından tekil yaşanan kazalar ve yine ölümler. Mesela denizde yüzen kadına (dubaların içinde) sürat motoru çarpmış ve kadın sizlere ömür. Yolda yürüyen kadına fırtınada kopan reklam panosu çarpmış ve kadın sizlere ömür… O teknenin orada ne işi vardı? O pano ve daha niceleri, oralara asıldıktan sonra bir daha kontrol edilmiyor mu acaba?

Aslında ülkemizin farklı yerlerinde, her gün trafik kazası oluyor. Her gün birer, ikişer kişi bu kazalarda can veriyor. Kaza yapan otobüs olup da can kaybı da fazla olunca herkesin dikkati çekiliyor. Genellikle otobüs şoförleri suçlanıyor. Hele bir de kaza sabaha karşı olduysa “şoför kesin uyumuştur” çıkarımı, varsayımdan direkt yargıya dönüşüyor…Dinlediğim radyo programlarının birinde; şoförlerin yorgun olduğu halde uzun yollarda görevlendirildiği, işlerinden olmamak için de dinlenemeden yola çıktıkları yönünde bir şeyler kulağıma çalınmıştı. Hatta bunu son kazalardan birinde vefat eden şoförün abisinin söylediği de dile getirilmişti. Beyanı bulabilir miyim diye yaptığım kısa araştırmada abinin farklı bir açıklamasını buldum ( haberden de hangisi abi hangisi kardeş anlaşılmıyor ama) Açıklama, otobüste sorun olduğu yönünde. Her neredeyse bir sorun olduğu gerçek. O kadar uzun yola gönderilen araçların bakımları düzenli yapılmıyor mu? Şoförler neden insani şartlarda değil de “az insan, az masraf, çok iş, bol kazanç” mantığıyla çalıştırılıyor. Firmalar bu şekilde umarsızsa bunları denetleyen, kontrolünü yapan yok mu? Bunun içinde kısacık İnternet gezintisi yapınca bu haberi gördüm. “Şimdi mi aklınıza geldi?” Bu iki habere bakınca kazalardan birinde hem şoför yorgun, hem otobüs diye anlıyorum.

Yangınlar neden çıkıyor? Dereler niye coşuyor, yatağında durmuyor? (yatak bırakmadılar gerçi de) Toprak neden durduğu yerde durmuyor da kayıp gidiyor? “Katliam gibi” kazalar neden arttı? Bütün bu felaketlerin müsebbibi ne ya da kim ? Tabii ki insanoğlu. Cennet dünyayı cehenneme çevirip sonra da cennete gitmek için uğraşan insanoğlu.( Hallac-ı Mansur’a ait olduğu söylenen bu mealde bir söz vardı.)

Sürekli felaket haberleri duyuyor, görüyoruz. Son yıllarda millet olarak bir türlü yüzümüz gülmedi, gülmüyor. Hepimizi gururlandıran Olimpiyat oyunlarındaki başarılarımıza bile göğüs dolusu sevinemedik.

Kanalları gezerken bir kanalda ateşin, selin olmadığı; rengârenk meyve, sebzelerin olduğu, gözümü gönlümü açan bir sahne dikkatimi çekti ve orada “zap” yapmayı bıraktım ve sesi açtım. Semt pazarlarından görüntülerin yer aldığı haber de meğer iç açıcı bir haber değilmiş. Tezgâhlardaki fiyat etiketleri,  yangınların sadece ormanlarda; dağlık, ağaçlık alanlarda olmadığı gerçeğini tokat gibi vuruyordu yüzümüze. Pazarda alış veriş yapan insanların söyledikleri, ellerindeki torbalarda sayıyla alınmış gibi duran sebzeler…Evlerimizin içindeki, yıllardır sönmeyen, sürekli alevlenen yangını gözler önüne seriyordu. Ağustos ayında normal olarak sebze, meyve bollaşır ve fiyatların makul bir seviyede olması beklenir. Ama izlediğim haber öyle demiyordu. Pazarcı da dert yanıyor, müşteriler de. Sebzelerde bamya, meyvelerde incir ipi göğüslemiş gidiyor görünüşe göre. Biri 20, diğeri 25 liradan kapıyı açmış.( Gerçi böğürtlenin 600 gramı 20 TL imiş ama) (Haberi izlemek için tıklayın.)

Kendisine mikrofon uzatılan, emekli bir amca diyor ki; “Hiçbir şey alamadım, dolaştım gidiyorum.” ve maaşını soran muhabire “Sorma, durduk yere ağlatacaksın”. Ne kadar içimizi acıtan sözler. Herhalde geleceğin emeklileri olarak sadece bizim içimizi acıtıyor bu sözler, devlet büyüklerimizde bu yönde bir hissiyat göremiyoruz. Yukarıdan bakılınca hayat güllük gülistanlık zira öyle yaşıyorlar ve vatandaşın cılız sesi yukarılara ulaşamıyor. Bu yüzden öyle sanmaları da gayet doğal. Onlar da düşünüyor aslında vatandaşı ve destek olmak için ara ara beslenme önerilerinde bulunuyor; asgari ücretle gayet rahat nasıl yaşanabileceğinin yollarını gösteriyorlar. Kimisi et yerine tavuğu öneriyordu geçtiğimiz yıllarda; “matematik yapan muhterem” siyasimiz de çay-simit hesabı ile asgari ücreti, nasıl arttırabileceğimizi anlatıyordu. Bu yıl yol gösteren olmadı galiba, olduysa da ben görmedim. Şükür ki mesai harcayıp bu kadar da olsa biz “doyumsuz” vatandaşlar için uğraşıyor,”matematik yapıp” kafa yoruyorlar. Ya hiç umursamasalardı… (AKP’li vekil vatandaşa çay simit hesabı yaptırdı: Ayağa kalk bakayım)

Ekonomi uzmanı değilim, tefeden tüfeden de çok anlamam ama anladığım ve yaşadığım şey; bir sürü para verdiğim halde, her geçen gün, aldığım şeylerin miktarının azalması. Memur ve emekli maaşlarının gittikçe eridiğini görmek için de uzman olmaya gerek yok sanıyorum. Artık insanlar ihtiyacı olan her şeyi değil en çok ihtiyacı olan şeyleri almaya ve onun da en uygununu bulmaya çabalıyor. Şu bir gerçek; dışarıdaki yangınlar geç de olsa söndürülüyor, yanan yerler yenileniyor ama evimizdeki, cebimizdeki yangınlar sönmez, yükselen fiyatlar da asla düşmez.

Başka bir haber de şuydu; “Memurlara verilecek zam için taraflar masada.” Bu günlerde hala görüşmeler sürüyor, sendikaların verdiği teklifi, işveren yani hükümet tabii ki kabul etmeyip kendi teklifini sundu; tabiri caizse kuşa çevrilmiş rakamlar ile. (Hükümetin teklifi haberi) Sendikalar ( Kamu-Sen,Memur-Sen. KESK) doğal olarak kabul etmeyip ayrı ayrı açıklamalarda bulundular. (Kamu-Sen’in açıklaması ), (Memur-Sen’in açıklaması), (KESK’in açıklaması).

Sendikalar istediklerini alabilecek mi bilmemekle birlikte zannetmiyorum da. Üye sayısı fazla olup masada yetkili, söz sahibi olan sendikanın bu konuda geçen yıllardan sabıkası var. Bu sebepledir ki bu görüşmelerin danışıklı dövüş olduğu görüşünde olan pek çok çalışan bulunuyor. Önümüzdeki günler gösterecek sayın işverenimizin memurlara ne vereceğini. Büyük bir beklentiye girmeyip sayın büyük siyasilerimizin önerilerine kulak vermek en iyisi galiba. Her istediğimizi almaya gerek yok, cebimize ne uygunsa onu ihtiyacımız sayarız. Bankalar ve kredi kartları var olsun…

Televizyonda haber seyretme maceramın biri daha sona ermişti ve bir daha ne zaman bakarım bilmiyorum ama çarşı-pazar haberini izlerken dikkatimi cezbeden, acı biberin üzerindeki etiket;  “ Hayat kadar acı!”, “10 TL” Acıyı tatmak bile ne kadar pahalı ve bu ne kadar acı…

 

 

 

Yazar

Umay Gökçe Lilith

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.