MİSAK
MİSAK

Asrın çılgın projesi; İstanbul kanalı!.. Asrın felaketi mi? Yoksa!..

Asrın projesi olarak lanse edilen "Kanal İstanbul Projesi" aslında nedir? Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ne uygun mu? Ne gibi riskler içermektedir? Karadeniz ve Marmara'yı bekleyen felaketler mi var?
Süleyman Karahan
Yazar: Süleyman Karahan MİSAK Araştırmacısı
⏱ Tahmini Okuma Süresi: 40 Dakika
Yazı Boyutu:
Satır Boşluğu:
Dışa Aktar:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 2011 yılında “asrın projesi” olarak ve “İstanbul, içinden deniz geçen iki şehre dönüşecek” sözleriyle tanıtılan,  kamuoyunda da “çılgın proje” olarak anılan “Kanal İstanbul Projesi”, tartışmalara konu olmaya devam ediyor.

Hükümet, projenin sunumunda, “suyolu güzergâhında kentsel dönüşüm de yaparak modern yaşam alanı sağlamayı” ve “Boğaziçi üzerindeki gemi trafiği yükünü ve tehlikeli madde taşıyan gemilerden kaynaklı riskleri azaltmayı” amaçladığını açıkladı.

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan da projenin güzergâhının, çevresel koşullar, maden ve SİT alanları, hassas alanlar, yeraltı ve yerüstü kaynakları, kanal uzunluğu ve kamulaştırma gibi etkenler dikkate alınarak belirlendiğini, kanal güzergâhı boyunca tek bir yeraltı su hattının bulunmadığını söyledi.

Fikir, Roma İmparatorluğu’na kadar dayanıyor

Karadeniz ve Marmara’yı yapay bir suyoluyla birbirine bağlama fikri, Roma İmparatorluğu’na kadar dayanmaktadır. O dönemde bile İstanbul Boğazı’na alternatif bir suyolu yapma fikrini savunanlar vardı. 1550 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde de gündeme gelen bu düşünce, 16. yüzyıldan itibaren 6 kez tartışılmıştır. Bunlardan birinde; Karadeniz’in, Sakarya Nehri ve Sapanca Gölü üzerinden Marmara’ya bağlanması düşünülmüştür. Bu plana göre, bağlanma iki aşamada gerçekleştirilecekti. Birinci aşama; Sapanca Gölü’nün doğusundan geçerek kuzeye akan ve Karadeniz’e dökülen Sakarya Nehri ile Sapanca Gölü arasına kanal açmak, ikinci aşama ise Sapanca Gölü’nün batısında bulunan Marmara’nın en doğu uzantısındaki İzmit Körfezi ile arasına kanal açmaktı. Açılan bu kanallarla, Karadeniz ve Marmara, Sakarya Nehri ile Sapanca Gölü üzerinden birleştirilmiş olacaktı. Fakat zamanın zorlukları ve savaşlar nedeniyle bu plan gerçekleştirilemedi.

Cumhuriyet döneminde ilk kez 1990’da dile getirildi

Cumhuriyet dönemindeki kanal fikri ise ilk defa TÜBİTAK tarafından, Ağustos 1990’da, Bilim ve Teknik Dergisi’nde yayımlanan bir makalede dile getirildi. Dönemin Enerji Bakanlığı Müşaviri Yüksel Önem, “İstanbul Kanalı’nı Düşünüyorum” başlıklı bir makale yazdı. Bu projede, kanalın bu sefer Avrupa yakasında yapılması ve Büyükçekmece Gölü’nden başlayarak, Terkos Gölü’nün batısından geçecek şekilde, Marmara’nın Karadeniz’e bağlanması düşünülmüştü. Erdoğan’dan önce, son olarak 1994 yılında Bülent Ecevit, İstanbul’un Avrupa yakasında Karadeniz ile Marmara arasında bir kanal açılmasını önerdi ve bu fikir, “Kanal Projesi” adıyla DSP’nin seçim broşürlerinde yerini aldı.

Yılda 3 bin gemiden 50 bin gemiye…

Montrö Boğazlar Antlaşması’nın imzalandığı 1936’da, Boğaz’dan yılda 3 bin civarında gemi geçmekteydi. Ancak zamanla bu sayı giderek yükseldi ve yılda 50 bini buldu. 2050’de ise Boğaz’dan geçen gemi sayısının 100 bine ulaşması bekleniyor. İstanbul Boğazı’nı ayrıca günde 2 bin 500 deniz aracı kullanıyor.

Gerek Boğaz trafiğinin artması, gerekse yük gemilerinin geçiş güzergâhları ve planlamaları için alternatif arayışların başlaması, projenin tetikleyicisi oldu.

Resmî adıyla Kanal İstanbul, projeye göre şehrin Avrupa Yakası’nda hayat bulacak; Karadeniz ile Akdeniz arasında alternatifsiz bir geçit olan İstanbul Boğazı’ndaki gemi trafiğini rahatlatmak adına, Karadeniz ile Marmara Denizi arasında yapay bir suyolu görevi yapacak. Kanalın Marmara Denizi ile birleştiği noktada ise 2023 yılına kadar kurulması öngörülen iki yeni kentten biri kurulacak.

Kanalın uzunluğu 45 km; genişliği yüzeyde 145-150 m, tabanda yaklaşık 125 m, derinliği de 25 m olacak. Bu kanalla birlikte, İstanbul Boğazı tanker trafiğine tümüyle kapanarak, 2 yeni yarımada, 1 de ada oluşacak. Projenin, demiryolları ve 3. havalimanıyla da bağlantısı sağlanacak.

1500 kişinin istihdam edilmesi planlanan projenin maliyeti, 65 milyar TL olarak öngörülüyor (2).

Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, proje kapsamında 5 alternatif üzerinde çalışıldığını ve 45 kilometrelik Küçükçekmece-Sazlıdere-Durusu koridorunun, Kanal İstanbul Projesi’nin güzergahı olarak tespit edildiğini açıkladı. (3)

Arslan, projenin yap-işlet-devret yöntemi ve kamu-özel işbirliğiyle yapılacağını, güzergahtaki yapılaşmanın, kentsel dönüşümle çözüleceğini söyledi.

Bakan’ın konuşmasından, Kanal İstanbul ile ilgili ana başlıklar:

“Ağustos 2017 tarihi itibariyle çalışmalara başlandı. Sayısal model çalışmaları, deprem risk değerlendirmeleri, rüzgâr ve dalga iklimi çalışmaları ile entegre olacağı tüm projeler, yılbaşı itibariyle tamamlandı.

  1. Kanal İstanbul Projesi’nin toplam etki alanı, 129 milyon 344 bin m2’den, bu miktarın %78,83’ü de farklı niteliklere sahip tarım arazilerinden oluşuyor. Bu da 13 bin 243 futbol sahası büyüklüğünde bir alana karşılık geliyor.Projenin etki alanında, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’na göre “mutlak tarım arazisi’ olarak tanımlanan, korunması gereken 5 milyon 264 bin m2’lik tarım alanı yer alıyor. Yani İstanbul’a gıda sağlayan nitelikli tarım alanları, projeyle yok olacak, İstanbul’un gıda fiyatları yükselmeye devam edecek.

    Hafriyat kaynaklı toz, havayı, limitin 600 katı kirletecek

    Kanal İstanbul Projesi ÇED Başvuru Dosyası’na göre, tahmini hafriyat miktarı 1,5 milyar m3. Bu miktarda hafriyat, saatte 600 kg toz emisyonu oluşturabilecek. Bu, Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliği Yönetmeliği’ndeki limit değerin 600 katı. Yani proje havayı kirletecek, halkın sağlığını tehdit edecek. İstanbul’un nefesi kirlenecek, hava kirliliğine bağlı hastalıklar artacak.

    Tahmin edilen toprak ve hafriyat miktarına göre malzemeyi taşımak ve alandan uzaklaştırmak için 15 m3’lük kamyonlar kullanıldığında, 100 milyon sefer yapılacak. Hafriyatın 5 yıl süreceği düşünülürse, saatte 2 bin 283 kamyon seferi anlamına geliyor. Her bir kamyon seferinin ortalama uzunluğu ise güzergâhın yarısı 22,5 km. Bu seferler sonucunda, Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliği Yönetmeliği’nde bir araç için belirtilen 0.35 kg/km toz emisyonu dikkate alındığında, saatte toplam 19,979 kg toz emisyonu havaya karışacak.

    Saatte 2 bin 283 kamyon seferiyle 251 kg karbon monoksit emisyonu ve 168 kg kükürt oksit emisyonu ortaya çıkacak. Yılda 30 bin kişinin, hava kirliliğine bağlı olarak hayatını kaybettiği Türkiye’de, kanalla birlikte oluşacak kirli hava, bu kayıpları artıracak.

    Ayrıca binlerce kamyonun, İstanbul’un trafiğine, yollarına getireceği yük, halkın ulaşım güvenliğini tehdit edecek. Kentsel dönüşüm projeleri sırasında hafriyat taşıyan kamyonların, son 1 yılda 38 insanın yaşamına son verdiği unutulmamalı!

    Heyelan riski doğacak

    Kanal İstanbul Projesi güzergâhında mühendislik yapılarının hayata geçmesiyle birlikte, alanda heyelan, sıvılaşma, korozyon, kireçtaşlarının ergimesine bağlı büyük zemin göçükleri gibi yeni zemin problemleriyle karşı karşıya kalınması muhtemeldir.

    Projenin en yüksek kotu 140 metre. Güzergâh tesis edilirken, hafriyat alımı sırasında ve sonrasında çalışma ortamındaki yükseklik farklarının yaratacağı eğim artışları nedeniyle, doğal zemin, mukavemet (dayanım) özelliklerini kaybedebilecek. Doğal hali zarar gören zeminlerde, depremlerle veya yoğun yağışla birlikte şev-heyelan riskleri ortaya çıkacak.

    Fay hattının yanı başında

    Proje alanı, birçok gömülü fayla kesiliyor ve Kuzey Anadolu Fay Hattı’na en yakın uzaklığı 15 km ve en kuzeydeki bölümüne uzaklığı 60 km. Olası depremle birlikte oluşabilecek tsunami dalgalarının kanal güzergâhına girişiyle birlikte, halk, deprem dışında ikincil bir tehlikeyle karşı karşıya kalacak.

    Proje kapsamındaki dolgu adalar, Marmara Denizi depremi esnasında risk altında olacak.

    Marmara-Karadeniz su dengesi bozulacak

    Kanal İstanbul; deniz ekosistemine, Karadeniz-Marmara dengesine ve iklime etki edecek. İstanbul Boğazı’nın su akış düzenini bozacak. İstanbul Boğazı’nın Karadeniz ve Marmara Denizi girişleri arasında 0.30 metre kot (yükseklik) farkı bulunuyor. Bu nedenle, yüzeyde Karadeniz’den Marmara Denizi’ne doğru bir akıntı bulunuyor. Boğaz’ın altında ise iki deniz arası yoğunluk farkından dolayı, Marmara’dan Karadeniz’e ters akıntı var. Kanal İstanbul ile birlikte denizler arası akış dengesi değişebileceği için, İstanbul Boğazı’nda farklı yoğunlukların oluşturduğu katmanlı akış düzeni bozulabilecek.

    Örneğin İstanbul Boğazı’nın ortalama üst katman akışındaki % 3’lük bir artış, Boğaz sularının deşarj miktarını, Sakarya Nehri gibi orta boy bir nehir deşarjının 3 katı kadar artıracak.

    Açılacak ikinci suyolu, Karadeniz’den Marmara’ya daha fazla suyun akmasına neden olacak. Avrupa kıtasının atıklarıyla kirlenen ve biyolojik çeşitliliği düşük Tuna, Dinyaper nehirlerin Karadeniz’e akan suları, Marmara Denizi’ne daha büyük hacimlerde akacak, Marmara Denizi kirlenecek, ısısı değişecek. Su kalitesinin kötüleşmesi, Marmara Denizi ile birlikte komşu denizlerin (Ege, Akdeniz) belirli ısı şartlarında oluşan dengesini ve ekosistemlerini tehdit edecek.

    Marmara’dan Karadeniz yönünde ilerleyen ters akıntı tabakasında da artış görülebilecek. Marmara Denizi’nin besin açısından zengin olan alt katmanlı sularının artan akışı ile Karadeniz’deki su katmanlarının iç akıntı döngüsünü değiştirme potansiyeli oluşabilecek.

    Denizler arası akış katmanlarındaki artış, özellikle de uzun vadeli etkileri düşünüldüğünde hafife alınamaz. Özellikle komşu denizlerin ve özellikle de Karadeniz’in nesli tükenmekte olan ekosistemleri, kısa vadede bile zarar görecek.

    Karadeniz kıyısına dökülecek milyonlarca m3 hafriyat, kıyı boyunca dalga etkisiyle taşınarak, Karadeniz kıyılarının ekolojik olarak bozulmasına, Kanal İstanbul’un ağzının dolmasına neden olacak. Projenin ÇED başvuru dosyasında belirtilen 22,5 milyon m2’lik 10 yeni ada, Marmara Denizi’nin akıntı düzenini etkileyecek bir başka etken…

    Hafriyat nereye gidecek?

    Verilen koordinatlar üzerinden Marmara’ya yapılacak 3 grup adanın her birinin arasında boşluk olmasa dahi, her bir grup adanın kendi iç mesafeleri doldurulsa bile, Karadeniz’e yapılacak dolgu alanıyla beraber, deniz seviyesinden ortalama 3 m yüksekliğe kadar doldurulduğunda, 1.35 milyar m3’lük dolgu malzemesi kullanılacak.

    Oysa ÇED raporunda 1,5 milyar m3 hafriyat, 115 milyon m3 dip tarama malzemesinin çıkarılacağı ve ada gruplarının, kendi içinde dolgusuz alanlardan inşa edileceği belirtiliyor. Bu hafriyatın hesap dışında kalan kısmı, yine döküldüğü yeri tahrip edecek.

    Hafriyatla birlikte İstanbul’un kuzeybatısı örselenecek, denizleri doldurulacak, kıyı çizgisi tahrip edilecek ve kent için hiçbir gereklilik taşımayan adalar inşa edilecek. Kıyı alanlarına yapılacak yeni dolgu alanı projeleri, olası bir depremde büyük kayıplara yol açabilecek.

    Yeni emlak projeleri, yeni rant projelerini yaratacak!

    Kanal etrafında kurulması muhtemel yerleşim yerleri, hâli hazırda 15 milyon olan İstanbul nüfusunu artıracak. Nüfus artışı, doğal yaşam alanlarına doğru yapılaşma baskısını, İstanbul’a yaşam veren doğal varlıkların betonlaşmasını, yapı projelerine terk edilmesini, altyapı sorunlarını, trafik artışını getirecek.

    Projeyle, güzergâh boyunca 3 km genişlikteki bir hattın imara açılması planlanıyor. Kanal etrafında kurulacak muhtemel yerleşim yerlerinin niteliği hakkında raporda hiçbir ifade yer almasa da son dönem TV reklamlarına konu olan Kanal İstanbul’a komşu rezidanslar, alışveriş ve gösteri merkezleri, oteller, projenin ne getireceğini şimdiden gösteriyor.

    Hat boyunca inşa edilecek köprüler, yollar, bağlantı yolları, sadece güzergâhı değil, İstanbul’un Kuzeybatısını yerleşim aksına çevirecek, tüm doğal yaşam alanlarını, ulaşım projelerinin kıskacına sokacak (7).

    Prof. Dr. Kantarcı: “Kanal İstanbul, aslında ABD projesi”

    İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Doğan Kantarcı, projenin, geri dönüşü olmayan bir doğa tahribatına neden olacağını, projenin asıl sahibinin ise ABD olduğunu öne sürdü. Kantarcı, 1950 yılında çizildiği ifade edilen bir haritayı da paylaştı.

    Kanal İstanbul Projesi’nin sebep olacağı yıkıma ve ranta ilişkin BirGün’e değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Kantarcı, projenin, ‘Karadeniz-Marmara Denizi Kanalı Projesi’nin eski tasarımlarının güncellenmiş hali olduğunu söyledi.

    “Ruslara karşı savunma amaçlıydı”

    ABD’nin, 1950 yılında Marmara Denizi’nin ve İstanbul’un Ruslara karşı savunulması amacıyla, Çatalca Yarımadası ve Gelibolu Yarımadası’na kanallar açmayı planladığını ifade eden Prof. Dr. Kantarcı, o yıllarda bir harita tasarlandığını dile getirdi. İngilizce isimlendirmelerin yapıldığı haritada, ABD’nin önerdiği kanalın yeri ile Kanal İstanbul’un yapılacağı alan arasındaki benzerlik dikkati çekiyor.

    ABD projesindeki kanalın güzergâhının, Durusu Gölü’nün batısından, Büyük Çekmece Gölü’ne uzanan alçak arazi ile vadiyi izlediğini ifade eden Prof. Dr. Kantarcı, daha sonra bu projeden vazgeçildiğini söyledi. Prof. Dr. Kantarcı, “Gerçekleştirilmesi çok güç ve pahalı olduğu gibi, yaratacağı olumsuz etkilerin ve ekolojik maliyetinin de çok fazla olduğu değerlendirildi” diye konuştu.

    “Kanalda tankerlerin patlamasıyla, yerleşim yerleri yok olabilir”

    Kanal İstanbul Projesi’nde, tankerlerin kanaldan geçerken yanması ya da patlaması durumunda, çevresinde bulunan yerleşim alanlarının yok olacağını ifade eden Prof. Dr. Kantarcı, “Böyle bir patlamada, Kanal ulaşıma kapanır. Patlama ve yangının Kanal çevresine vereceği hasarla, tuzlu su çevreye sızabilir. 1950 tarihli ABD proje önermesinden vazgeçilmeli’ ifadelerini kullandı (8).

    Ekinci: “Bu öneri, ancak hukukun olmadığı bir ülkede gündeme gelebilir”

    2013 yılında vefat eden Eski Mimarlar Odası Genel Başkanı Prof. Dr. Oktay Ekinci, böyle bir projenin, ancak hukukun olmadığı bir ülkede gündeme gelebileceğini ifade ederek, şu görüşleri dile getirmişti:

    * Kanal İstanbul, kentin mevcut planlarını geçersiz kılar ve daha da plansız hale getirir. Gerçek bir tehlike olmaktan, ancak petrol boru hattıyla kurtulacak olan petrol taşımacılığını tankerlerle götürmek, kentin ekolojisini, topografyasını, kültürel ve sosyal yapısını alt üst eder.

    * Proje, yaklaşık 450 uzmanın 5 yıl çalışarak ürettikleri ‘Metropolitan Planlama’ dengelerine aykırıdır. 5 yıllık planın reddedilmesi demek, kenti plansız hale getirmek olur. Buna, yürürlükteki imar hukuku da şehircilik hukuku da engeldir. Bu öneri, ancak hukukun olmadığı bir ülkede gündeme gelebilir.

    * Kanalın etrafında yeni bir şehir yaratılacağı açıklandı. Bunalımda olan inşaat sektöründe yeni olanaklar yaratılacak. Ancak İstanbul konuta doydu, daha fazla yüklenmemek gerekir. İstanbul’a yeni yükler yüklemek, akla uygun olmayan bir fantezidir. Bunu, bir seçim fantezisi olarak görüyorum.

    SONUÇ VE ÖNERİLER:

    * Yaklaşık 45 km uzunluğundaki projenin, güzergâhında bulunan, göl, dere, doğal yeraltı su ve kanallarını, geri dönüşü olmayacak şekilde tahrip edeceği; proje alanı ve çevresindeki yeraltı su havzalarını besleyen su varlıklarının ise Karadeniz ve Marmara Denizi’nin tuzlu sularının alanı basması nedeniyle yavaş yavaş yok olacağı endişesi, yaygın kanaattir.

    *Projeyle, çevresel etki bakımından hâlihazırda Boğaziçi’nde çok büyük bir risk oluşturan petrol taşımacılığını, bu kanal, üzerine çekeceğinden dolayı, dünya kültür mirası olan kentin öz merkezi daha iyi korunacağı savına karşı; hat boyunca inşa edilecek köprüler, yollar, bağlantı yolları sadece güzergâhı değil, İstanbul’un kuzeybatısını yerleşim aksına çevireceği, tüm doğal yaşam alanlarını, ulaşım projelerinin kıskacına sokacağı; gerçek bir tehlike olmaktan, ancak petrol boru hattıyla kurtulacak olan petrol taşımacılığını tankerlerle götürmenin, kentin ekolojisini, topografyasını, kültürel ve sosyal yapısını alt üst edeceği endişesi seslendirilmektedir.

    * Kanal çevresinin, kent estetiği ve çevre açısından başlı başına yepyeni kent mimarisi konseptlerini ortaya koyacağı görüşüne karşılık; bu süreç doğru işlemediği takdirde, “İstanbul 30 milyona dayanır ve kâbus şehir olur, yaşanmaz, yer bulunamaz, güvenliği sağlanamaz bir şehre dönüşür” fikri dile getirilmektedir.

    * Kanal İstanbul Projesi’nin, hâlihazırda İstanbul aleyhine olan Türkiye kentleşme eğilimlerini daha da tetikleyeceği ve İstanbul’a nüfus akınının daha da artacağı, bunun da bayındırlık ve refah seviyesinin, ülke coğrafyasına dengeli dağılımını engelleyeceği görüşü savunulmaktadır. Büyük nüfus yığılmasının, savaş durumlarında stratejik hedef olabilmesi ve “sosyal kirlilik” oluşturması bakımından da risk oluşturabileceği; ayrıca gayrımenkul değerlerinin İstanbul lehine daha artacağı ve ülkedeki bozuk olan gayrimenkul dengesinin daha da bozulmasına yol açacağı öngörülmektedir.

    * Çevresel etkileri bakımından, kanal yapımı için kaldırılması gereken yeşil örtü nedeniyle ve bölgede ortaya çıkabilecek vadi etkisiyle iklimin değişebileceği ve hâkim rüzgâr yönündeki değişim nedeniyle, zincirleme olarak başka ekolojik olumsuzlukların ortaya çıkabileceği belirtilmektedir.

    * Kanal İstanbul Projesi güzergâhı boyunca kuzeyden güneye doğru gidildikçe yer alan ve “mutlak tarım arazisi” olarak tanımlanan, yaklaşık 5 bin dekar tarım alanının yok olabileceği ifade edilmektedir.

    * Muhtemel depremle birlikte oluşabilecek tsunami dalgalarının kanal güzergâhına girişiyle birlikte, halkın deprem dışında ikincil bir tehlikeyle karşı karşıya kalabileceği; proje kapsamındaki dolgu adaların, Marmara Denizi depremi sırasında risk altında olabileceği iddia edilmektedir. Projenin yapımı sürecinde Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın kırılması /zedelenmesi (kesilmesi) nedeniyle beklenen büyük İstanbul depreminin tetiklenmesi, yönünün değişmesi veya şiddetinin artmasına neden olabileceği görüşü dile getirilmektedir.

    * İstanbul Boğazı’nın Karadeniz ve Marmara Denizi girişleri arasında 0.30 metre kot (yükseklik) farkı dolayısıyla, yüzeyde Karadeniz’den Marmara Denizi’ne doğru olan akıntının, Boğazın altında ise iki deniz arası yoğunluk farkından dolayı Marmara’dan Karadeniz’e ters akıntının, Kanal İstanbul ile birlikte denizler arası akış dengesini değiştirebileceği için, İstanbul Boğazı’nda farklı yoğunlukların oluşturduğu katmanlı akış düzeninin bozulabileceği öngörülmektedir.

    * Projede, Kanal’ın en önemli yapılış gerekçesi olarak; İstanbul Boğazı’nın trafik yükünün azaltılması için tankerlerin, tehlikeli yük taşıyan gemilerin ve bir kısım ticaret gemilerinin buraya yönlendirileceğinin belirtilmesine karşılık, İstanbul Boğazı’ndan para vermeden geçmek mümkünken, daha dar ve geçiş süresini çok uzatacak olan bu kanaldan geçmek istemeyecekleri öne sürülmektedir.

    * Genişliği 150 metre, derinliği 25 metre olacak bu kanalda bir deniz kazası olursa, gemi batarsa veya büyük bir tankerde yangın çıkarsa, İstanbul Boğazı’na göre çok dar olan bu kanalda kazaya nasıl müdahale edileceği,  enkazın nasıl çıkarılacağı, ciddi endişe konusudur.  Ayrıca bu tehlikelerin kanal çevresinde bulunan yerleşim alanlarına büyük zarar verebileceği uyarısı ciddiye alınmalıdır.

    * Bu proje için nasıl bir rejim öngörüldüğü ve projenin, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile nasıl bağdaşacağı gibi konuların açıklığa kavuşması talep edilmektedir.

    * Projenin doğrudan kamu transfer harcaması şekliyle değil de  “yap-işlet- devret” yöntemiyle, konsorsiyum aracılığıyla gerçekleştirilmesi planlandığından, ülke ekonomisine bir yük getirmeyeceği, tam tersine piyasada önemli bir hareketlenme sağlayacağı görüşü vurgulanmaktadır. Böyle olsa bile yeni yapılan köprü, yol ve havaalanları için taahhüt edilen yüksek rakamlı kullanım sayıları karşılığı yapılan ödemelerde olduğu gibi; İstanbul Kanalı için de böyle bir yöntem izleneceği ve önemli yekûn tutacağı beklenmelidir.

    * Boğaziçi’nin en büyük ve vazgeçilmez sorunu olan gemi taşımacılığı nedeniyle Boğaziçi ile Kuzey ve Güney Marmara bölgelerini de içine alabilecek yüzer yollar ve/veya tüp yolların yapımının kolaylaşacağı; en azından suyoluyla tamamlanacak şekilde kent içi ulaşımının, içi içe geçmiş halkalar olarak tasarlanmasının daha da kolaylaşacağı belirtilmektedir. Kanal, III. Köprü ile de entegre edileceğinden, karayolu transit taşımacılığının, suyolu transit taşımacılığıyla kombine edilebileceği görüşü, rasyonel olarak kabul edilebilir. Ancak bu sorunların ve gerekliliklerin ortadan kaldırılması için Kanal İstanbul Projesi’nin mecburi veya tek çözüm olmadığı, bu sorunların, çok daha ucuz ve çok daha kısa zamanda bitirilebilecek başka projelerle çözülebileceği ifade edilmektedir.

    * Olumlu ve olumsuz değerlendirmelerden, bu projenin çok gerekli ve çok önemli olduğunu söylemek mümkün değildir. Kanal İstanbul, hayati derecede önemli ve çok gerekli bir proje olmamasına rağmen; uzun yıllar reklam ve kamuoyu algısı oluşturabilmesi bakımından güçlü siyasi egoların tatmin edilmesine yönelik bir proje olarak görülebilir!

     

     

    KAYNAKLAR:

    1. https://tr.sputniknews.com/columnists/201801171031852226-kanal-istanbul-cilgin-proje-bolgesel-etki-         guvenlik-cevre-ekonomi-elestiri-marmara-karadeniz-turkiye

    1. Yeşilyurt, M. Kanal İstanbul Nedir? Kanal İstanbul Projesi Hakkında Bilmeniz Gereken 5 Şey.

    URL: https://onedio.com/haber/kanal-istanbul-nedir-kanal-istanbul-projesi-hakkinda-bilmeniz-gereken-5-sey-809002

    1. Kanal İstanbul için büyük gün bugün! Detaylar belli oldu. URL: http://www.hurriyet.com.tr/kanal-istanbul-icin-buyuk-gun-bugun-detaylar-belli-oluyor-40710054
    2. http://dergipark.gov.tr/download/article-file/405857
    3. https://odatv.com/kabus-sehir-olur-2704111200.html
    4. http://www.arkitera.com/haber/29797/kanal-istanbul-acilinca-marmara-olu-bir-denize-donusebilir
    5. http://politeknik.org.tr/madde-madde-kanal-istanbul-2-politeknik/

    8. https://www.birgun.net/haber-detay/kanal-istanbul-aslinda-abd-projesi-201197.html

Süleyman Karahan
Yazar: Süleyman Karahan

Dr. Süleyman Karahan, 1979’da Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. 1990-1992 yıllarında İngiltere Birmingham ve Reading Üniversitelerinde MPhil yaptı. Konya Selçuk Üniversitesinde 1995 yılında Doktorasını tamamladı. 1979-1988 yılları arasında Tarım Bakanlığı Araştırma Enstitülerinde araştırmacı, 1988-2008 yıllarında Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğünde Şube Müdürü olarak görev yaptı. Bakanlıktaki paralel devlet yapılanması nedeniyle 2008 yılında Tarım Bakanlığından kendi isteğiyle emekli oldu ve 2008-2013 yılları arasında Pankobirlik’te Tohum Üretimi ve Ar-Ge sorumlusu olarak görev yaptı. 2014-2015 yıllarında FAO ile Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT/ECO) ortaklığıyla yürütülen tohumculuk projesinin Genel Koordinatörlüğünü yürüttü. Halen özel bir tohumculuk firmasında AR-GE koordinatörü olarak görev yapmaktadır. Çok sayıda ulusal ve uluslararası toplantı, kongre ve çalıştaylara ülke ve kurum temsilcisi olarak katılmış ve çok sayıda tarımsal projenin yürütmesini ve yürütülmesinin organizasyonunu yapmıştır. Çok sayıda teknik yazıları başta ulusak kaynaklarda olmak üzere, uluslararası kaynaklarda yayınlanmıştır. Mesleki uzmanlık: Tahıl ıslah ve genetiği, tohumculuk ve tarımsal AR-GE yönetimi. Dr. Süleyman Karahan Milli Düşünce Merkezi üyesidir ve MİSAK’ta görev almaktadır.

Diğer Süleyman Karahan Analizleri

15 Aralık 2025

Türk Devletleri Teşkilatı bölgesinde tarımsal iş birliği stratejisi

09 Haziran 2025

Kanal İstanbul, Yalan İstanbul

28 Aralık 2024

Suriye Ekseninde Yaşanan Gelişmeler ve Olası Etkileri

Bilim-Teknoloji Kategorisinden İlgili Analizler

Tevfik Sedat • 19 Ocak 2026

Tekno-Feodalizm Çağında Ulus-Devlet ve Milliyetçilik

Burçin Öner • 20 Ekim 2025

Geleceğin matematiksel modellemesi: İstatistik

Mustafa Korçak • 30 Aralık 2023

Türkiye’de sanayileşme süreci: Osmanlı Dönemi

Yorum Gönder

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!