Avrupa’nın yeni hayaleti: Yeni Zelanda Katliamının analizi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______15.03.2019_______

Avrupa’nın yeni hayaleti: Yeni Zelanda Katliamının analizi

M. Bahadırhan Dinçaslan

Avrupa’da yeni bir hayalet mi dolaşıyor? Avrupa’da vaktiyle dolaşan hayalet, öngörüldüğü yerden çok daha uzak, metruk bir malikaneye dadanmış[1] ve geniş bataklıklar ve ormanların sakinlerinin başına bela olmuştu. Bu yeni hayalet yoksa, o uzak malikanede uzun yıllar korku, kin ve nefretten beslenerek büyümüş ve intikam almaya gelmiş, o sabık hayaletin iğrenç ve gaddar bir zürriyeti midir? Muhtemelen öyle. Brenton Tarrant’ın 74 sayfalık “manifesto”su bu açıdan çok önemli işaretler barındırıyor.

Batının spazmı

Yaklaşık 10 yıl kadar önce, yani akut Suriye meselesi bu kadar gündemde değilken ve dünyadaki göçmenlik/mültecilik/sığınmacılık sorununa radikal katkısını yapmamışken, Avrupa’da ırkçılığa maruz kalmış bir Türk arkadaşımla konuşmuştum. Birkaç kez holigan grupların saldırısına uğradıklarını, ancak Polonya’da ilginç bir olay yaşadıklarını anlatmıştı. Irkçı bir grup, Türk arkadaşlar “biz turistiz” diye bağırdıklarında dövmeyi bırakıp, bira ısmarlamışlar. Ve mealen, aklımda kaldığı kadarıyla Polonyalı ırkçı genç şöyle bir şey söylemiş: “Bizim turistlerle hiçbir sorunumuz yok. Hatta siz buraya gelerek bize para kazandırıyorsunuz. Sizi seviyoruz. Ama buraya yerleşenlerden nefret ediyoruz. İşlerimizi elimizden alıyorlar. Bizim üzerimizden besleniyorlar. Gitsinler ülkelerinde çalışıp kazansınlar!”

Avrupa’da, hatta bütün “Batı”da böyle bir sorun var ki, Tarrant 74 sayfalık psikoz belgesinde Avusturalya’nın, Yeni Zelanda’nın birer “Batı ülkesi” olduğunu doğru olarak tespit ediyor; bu yüzden buradaki “Batı” coğrafi bir ifade değildir. Hatta Batılı devletler kendi aralarında savaşmış, birbirlerine karşı topyekûn yok etme planları yapmış dahi olsalar, bir “Batı” vardır ve gerçektir.[2] (Aksine, şahsi kanaatime göre bir “Doğu” yoktur, “Doğu”yu ve “Doğulu”yu “batılı olmayan” anlamında kullanıyoruz sadece.) İşte bu tarihin gördüğü en tuhaf milletlerüstü medeniyet birlikteliğinin tarih boyunca çeşitli spazmları oldu; fakat her spazm o medeniyet havzasını yahut geniş kültürel çerçeveyi daha öteye taşıyan yakıtı da ihtiva etti. 19. Yüzyılın iğrenç sanayisi ve kapitalizmi, Marksizmi yarattı ve Marksizm “Doğulu Rusya”nın başına bela olan bir heyulaya dönüşürken, sözgelimi İngiltere’de, Almanya’da işçi hakları ve sosyal demokrasi olarak bir “çıkar yol”un bulunmasına hizmet etti.

Bugün Avrupa’da yeni bir spazm var: Kitlelerin spazmı. Köylülerin, burjuvaların spazmı değil, zira Avrupa’da sınıflar klasik tasnifin konturlarıyla çizilemeyecek bambaşka bir görünüm kazanmıştır ve Florian Geyer komutasındaki Alman köylüler yahut soylu kellesi isteyen Fransız burjuvaları basitliğinde ele alınamayacak bir giriftlikteki mahiyete erişmiştir.  Kitlelerin spazm geçirmesinin temel sebepleriyse, muhtemelen göçmen/sığınmacı sorunu, borç sarmalı ve hayal kırıklığı olarak üçe indirgenebilir.

Göçmenler/sığınmacılar, “uyum”a imkan vermeyecek kalabalıklar söz konusu olduğu için, ekonomik, siyasi, sosyal birçok soruna yol açıyorlar. Ortalama bir “Batılı işçi”, göçmenlerin işini elinden aldığını düşünüyor ki, haklıdır. Türkiye’de özellikle vasıfsız eleman gerektiren işlerde Suriyeli işçilerin ciddi bir ağırlığının olduğunu ve fiyatları/işçi ücretlerini aşağı çektiğini söylemek mümkün. [3] Benzer bir durum Avrupa’da da yaşanıyor ki, otomasyonun ve dijitalleşmenin işçi ihtiyacını azalttığı tespiti doğruysa, Avrupalı “alt sınıf” iki keskin bıçaklı devasa bir makasın kıskacının elinde demektir. [4] Bunun ötesinde, göçmenlerin yaşam tarzı farklılıkları ve gettolaşma, ekonomik çatışmanın yanında sosyal/ırki bir çatışmayı da yanında getiriyor; sol-liberal politikaların göçmen dostu, hatta yerli düşmanı tavrının da bu çatışma ya da göçmen kaynaklı sorunların neticeleri üzerinde anlamlı bir farklılık yaratan etkisinin olduğunu söylemek zor. Kadının aşağılandığı, ikinci sınıf sayıldığı bir düzenden henüz gelmiş bir göçmen, İsveç’in sokaklarına salındığında, “eski dünya”sında aşifte gibi giyindiği varsayılan bir kadına aşifte muamelesi yapmaktan alıkonmuyor; bunu yapmaması gerektiğini öğretmekse post-modern bakış açısına göre ırkçılık kabul ediliyor. Tecavüz vakaları, hırsızlıklar yahut benzeri adli olaylar yaşandığındaysa, sosyal tansiyonu zaten yüksek, diğer hayal kırıklıklarının elinde psikolojisi bozulmuş, üstüne yanlış uyum politikaları nedeniyle öz vatanında ikinci sınıf hisseden orta ve alt sınıf “beyazlar” ayaklanıyor, ciddi bir yabancı düşmanlığı körükleniyor ve bu siyasete de yansıyor. (Ülkemizde Suriyeli meselesi de aynı durumu yaratmıyor mu?)

Borç sarmalı başka bir sorun. Tüketici borcu gitgide artıyor [5] ve orta/alt sınıflar bununla başa çıkmakta zorlanıyorlar. Sınıflararası mobilite azalmış durumda, borçla tüketime dayalı bir sistem var ve bu serbest piyasanın öngördüğü yahut bencileyin liberallerin arzu ettiği gibi bütün bir cemiyet yararına işleyen kapitalizmi imkansız kılıyor. Sermaye birikimi imkansızlaşıyor, üstelik istatistikler hesaplanırken refah/sermaye dağılımındaki eşitsizlik kabul edilmeden nicel paydalar kullanıldığı için, gerçekte yaşanan borç/varlık oranı istatistiklerin gösterdiğinden çok daha fazla. Bu durum hayatını sürekli borcun ve faizin kamçısı altında sürdüren, bu yüzden sürekli ve daha fazla çalışmak zorunda hisseden, mola veremeyen, kendisine sunulan rahatlatıcılarda da teselli bulamayan kitlelerin öfkelenmesine neden oluyor.

Bu ikisinden, yani ekonomik/yapısal nedenlerden kaynaklanmayan hayal kırıklıkları da var. Post-modern dünyada yaşıyoruz ve büyük dinlerin de, büyük ideolojilerin de devri geçti. Yeni anlam arayışları var, bir yandan “aşılan” geleneksel değerlerin tesellisinden mahrumiyet, diğer yandan yeni kazanılan özgürlük alanının da geleneksel değerlerin tesellisinden çok daha kıymetli/faydalı olduğunu idrak ediş. Bu, kitleleri meşrep ve mezheplerine göre bambaşka çözüm yollarına itebiliyor. Bir “öze dönüş” imkansız, ancak “yeniye tapış” da söz konusu değil. New age akımları, etnik temalar, yeni oryantalizm diyebileceğimiz doğu dinleri merakı… Bunlar buzdağının yalnızca görünen yüzü.[6] Her devirde, gerçi, insanlar eskinin daha iyi olduğundan şikayet etmişler ve değişime kısmi de olsa direnç göstermişlerdir. Fakat insanoğlu değişim ivmesinin bu kadar yükseldiği bir dönemi hiç tecrübe etmedi, dolayısıyla daha yüksek yer çekimli bir alanda yaşıyormuşçasına biyolojik ve psikolojik refleksler veriyor. Batının kitleleri hayal kırıklığı yaşıyor, yeni bir büyük anlatı yok, küçük anlatılarda ve zaman zaman marjinal, radikal sığınaklarda kendisine teselli arıyor.

Tarrant’ın “Manifesto”su

Baştan sona illüzyonlar, psikoz ve nevroz emareleriyle dolu bir metne “manifesto” demek yanlış, ancak Yeni Zelanda’daki meşum katliamı yapan Tarrant’ın yayınladığı metin yaygın olarak böyle adlandırıldı. İç içe geçmiş haleler gibi kara mizahçı internet grupları/alt-right/yeni ırkçılık kümelerinin en iç çekirdeğinde yer alan bir eylemcinin halet-i ruhiyesini ortaya koyan bu belge, dünyanın bütün öfkeli kalabalıklarının içinde bulunduğu durumu çok net gösteriyor.

Metinde çokça yazım hatası var ve bir bütünlük yok. Tarrant kendisiyle söyleşi yapmak suretiyle eyleminden önce hazırladığı bir metin oluşturmuş ve bunu paylaşmış. Özetle, ülkesinde yaşayan “Avrupalı olmayan”ları işgalci olarak görüyor ve kadın, çoluk çocuk demeden öldürülmeleri gerektiğini (zararlı hayvan bulursan yavruymuş bu diye bırakır mısın diye soruyor mesela) zira bu unsurların doğurganlığının “Avrupalılar”dan fazla olduğunu ve bu “silahsız işgalciler”in nüfus silahıyla “Avrupalılar”ı yerlerinden, yurtlarından edip topraklarını ele geçireceğini söylüyor.

Bir “sözde rasyonellik” çerçevesi içinde kendisine mantıklı gelen argümanlar sunuyor: Herkes kendi toprağında yaşasın ve mutlu olsun, ama benim toprağıma gelirlerse öldürürüm. Fakat bazı sembolik kaygıları yok değil: Türkler Boğaz’ın doğusunda yaşadıkları sürece sorun yok ama İstanbul’u Avrupalıların geri alması gerektiğini savunuyor, mesela. Avustralya’yı Avrupalı görüyor, Aborijinlerin hak ve tarihsel mirasını göz ardı edebiliyor, fakat İstanbul’u edemiyor.

Metinde sözde-rasyonel bakışla çizilen ve duygusallıktan uzak durmaya çalışan, handiyse akl-ı selim bir poz vermeye çabalayan üslup devamında gitgide sivrileşiyor. Arzu ettiği “dönüşüm”ün gerçekleşmesi ve “savaş”ın başlaması için gereken tedhiş ortamını yaratmak üzere böyle bir eylemi gerçekleştirdiğini söylüyor ve ardından geleceklere birtakım taktikler veriyor.

Metnin devamında “Tapınak Şövalyeleri” ve onların reisi, Norveç’teki çocukları katleden Anders Behring Breivik’ten bahsedilmesi ilginç. Basitçe kendisini gizli, “ideal”, yüksek ahlak ve amaç sahibi, “ayrıcalıklı” bir yapının parçası görüyor.

Sosyal medya ortamlarında kara mizah ve ırkçı “mem”ler yoluyla kazanılan sempatinin bir diğer faza geçmesi gerektiğini, bunun yalnızca sempatizan toplamak için ilk basamak olduğunu söylüyor. En önemli ifade de burası.

Merkel ve Erdoğan önemli düşmanlar arasında gösterilmiş. Takipçilerine bunları (başka hedeflerle birlikte) öldürmeleri için çağrıda bulunuyor. Türkiye’nin NATO üyesi olması bir felaket olarak niteleniyor. Daha sonra zaten AB, BM, NATO gibi kurumlar düşman gösteriliyor.

Ciddi bir küresellik karşıtlığı ve piyasa düşmanlığı var. Küresel sermayenin “Avrupalı”ya kâr için soykırım yaptığını iddia ediyor.

Tarrant yalnız mı?

Metin bir bütün olarak ele alınıp, ana hatlarıyla değerlendirildiğinde, Tarrant’ın bir komünist, anarşist, İslamcı yahut faşist örgüt mensubundan farksız olduğunu görebiliyoruz. Örüntü hep aynı: “Bir kötü düzen var, onun gizli bir komplosu var, bu komployu fark edip uyanan yüce ruhlu azınlık mücadeleye başladı, sen de gelip katılırsan zafer inananların olacaktır.”

Sözgelimi Ortadoğu’da bir pazar yerine bombalı saldırıda bulunan İslamcı bir militan da, göçmen vurguları hariç Tarrant’la aynı arkaplanı paylaşıyor, fark etmemiz gereken birinci husus bu. Düzen kötüdür, ona karşı her türlü yola başvurmak mubahtır.

Bunun yanında Tarrant olayı yeni bir sosyal medya fenomeninin karanlık yüzünü gözler önüne seriyor. Mevcut düzenin bozukluklarına ve millet/milliyetçilik düşmanlığına karşı doğan tepkinin neticesi olan, bir şemsiye tabirle “alt-right” olarak tanımlayabileceğimiz fenomen.

Her ne kadar ortaya çıkışı makul, mantıklı, hatta şahsen desteklediğim saiklerden ötürüyse de, alt-right kısa sürede yeni bir terör ve yıkım dalgasının sempatizan toplama havzasına dönüştü. Bunun başını çeken ülke, tabii ki Rusya. Hem “Batı”yı zayıflatmak, hem de nüfuz alanını genişletmek için Rusya, bu yeni tür “ırkçılık”ı destekliyor, koruyor. [7] Hatta, göçmen meselesinin çözülmemesi, krizin derinleşmesi ve bu sayede bu “desentrist ırkçılık”ın yükselmesi için elinden geleni yapıyor. [8] Batı blokunun küreselciliğine karşı, fıtrat itibariyle ulus-ötesi ittifaklar kurması mümkün olmayan ama bir merkezden yönetildiğinde küresel ölçekte zayıf da olsa bir network yaratan bu milliyetçilik bir güç olarak besleniyor. [9]

Katil, ırkçı forumlardan, alt-right kültürünün bileşenlerinden ve internet-altı (internetin yeraltı dünyası için bu tabiri kullanmak uygun olur mu acaba?) ırkçı networklerden beslendiğini kendisi itiraf etmiş. Ortadoğu’daki yahut Avrupa’daki İslamcı terörist kardeşiyle zihin dünyası ve düşmanları ortak. Diğeri nasıl özellikle Batılılar tarafından bir maşa, araç ve taşeron olarak kullanılıyorsa, bir başka blokun kullandığı yapının piyonlarından biri. Sırp şarkıları dinleyerek komşu ülkede Müslüman avına çıkan, NATO Müslümanlarla kol kola Avrupalıları öldürdü diyen bir adam…

Sonuç

İslamcı, solcu, sağcı terörizm; yeni dünyanın vekalet savaşları, hibrit savaşları ve yumuşak güç savaşları açısından büyük önem taşıyor. Üstelik sadece Batılı alt sınıf yahut Ortadoğulu, savaş ve yıkım travması yaşamış gençler değil, bütün dünyanın yeni kuşakları, hayal kırıklığı, aidiyetsizlik ve öfke krizlerinden mustarip. Sosyal medya bunun emarelerini çok güzel yansıtıyor: Anlamların içinin boşaltıldığı, akl-ı selimin kötülendiği, limitsiz bir istihzanın, kara mizahın, pespayeliğin kol gezdiği internet-altı ortamlar, marjinal yapılar olmaktan çıkıp norm oldular.

Tarrant bunun tipik bir örneği. Dünya bu işi “İslamcı terörizm”, “hayır, bak Hıristiyanlar da terörist olabiliyor!”, “katil zaten Tapınak şövalyesiymiş”, “işte Batı’nın gerçek yüzü!” vs. tartıştıkça, bu sorun çözülmeyecek. Sanıyorum ki, cephe gerisinde partizan faaliyetleri düzenlemek savaşın bir gereğiyken ve büyük savaşlar yaşanırken dahi, “ortalama sivil”i sürekli hedef alan bu denli yaygın ve büyük çaplı terör eylemleri bu denli sık yaşanmamıştı. Bütün dünyayı kuşatan bir terörle karşı karşıyayız ve sorunun kendisi de çözümü de basit değil.

Dünyanın paradigmasını Batı belirlediğine göre, yaydığı ve hatta dayattığı paradigmanın çıkmazlarının yarattığı bu düzenin sorumlusu Batıdır, çözümü de Batı bulmalıdır.

Fakat Batı çözüm bulacak mı? Ya hem Ortadoğulu teröristlerin, hem Batılı teröristlerin haklı olduğu noktalar varsa, daha doğrusu bu terör, haklı bir takım hususları manipüle etmeye dayanıyorsa? Nişanyan’ın pek dikkat çekmeyen bir yazısından alıntı yapmak istiyorum:

…Kuşku yok ki sert bir mücadele olacaktır. İki taraf için de ölüm kalım meselesidir. Ölüm ve kalımın gündemde olduğu yerde haktı, hukuktu, nezaketti, medeniyetti, Avrupa Birliği normlarıydı, öyle şeyler hikaye olur. Bugün vitrin kırmakla başlarlar, yarın ucu sokaklarda adam asmaya kadar gider. Paris sokaklarında gördüğüm polisin şakaya gelir yanı yoktu. Savaşa hazırlanıyorlar.

Ya emekçiler? Hani sosyalist sol? Bence hiç hayal kurmaya gerek yok.  Modern dünyada kimse emeğiyle geçinmiyor, kredi ile geçiniyor. Maaş diye eline verdikleri de kredidir; belli kalıplar içinde tüketmesi ve daha fazla borçlanması için açılan avanstır. Şimdi o kısılınca herkes bir ağızdan haykırıyor. “Borcumuzu ödeyemiyoruz” ya da “ödemek istemiyoruz” diye bağıranların adı “sol”: buyurun, İngiltere’de Corbyn, ABD’de Sanders, İspanya’da Podemos, İtalya’da Beş Yıldız. “Daha fazla borç isteriz” diye bağırıp “mültecileri besleyeceğine o parayı bize ver” diye – gayet makul – akıl yürütenler “sağ” oluyor: ABD’de Trump, İngiltere’de Brexitçilerin çoğu, Almanya’da AfD, İtalya’da Lega. Aradaki fark nüans bile değildir. İtalya’da tereyağından kıl çeker gibi koalisyon kurdular. Fransa’da aynı barikatlarda bir araya geliyorlar. Almanya’da da Yeni Sağ’ı iktidara taşıyan, eğer akıllı olursa, Yeni Sol olacak, göreceksiniz.

Alacaklılar cephesi bu savaşta şimdilik handikaplı görünüyor. Gerçi Devlet ellerinde; polis ellerinde; teknoloji onlardan yana. Fevkalade güçlü kitle kontrol araçlarına sahipler. Ama birbirine bağlı iki ağır hasarla başa çıkmak zorundalar. Bir, meşruiyetleri yıprandı. Kırk yıldan beri toplumun “sorumluluk sahibi” sınıflarını bir araya getiren liberal konsensus, şaşılacak kadar kısa sürede darmadağın oldu. Söylemleri inandırıcılığını yitirdi. Refah vaadi havada kaldı. O cephenin altın oğlanı Macron’u televizyonda izledik: arızalanmış çizgi film süper kahramanı gibiydi.

İki, siyasi partiler çöktü… İtalya’da, Fransa’da geleneksel düzenin partileri dağıldı. Almanya’da o yola girmiş görünüyorlar. İngiltere de pek sağlıklı sayılmaz. Oysa partiler demokrasilerde siyasi tahakkümün vazgeçilmez şartıdır. Onlar olmadan kitlelerle duygu bağı kuramazsın. Sokakta veya birahanelerde başlayan yangını kontrol altına alamazsın. Belki alırsın ama ancak polis zoruyla alırsın.

Borçluların isyanına karşı başka hangi kozu kullanabilirler diye arkadaşlarla konuştuk. Sordum: Ya göçmenler? Tüm Batı toplumlarında göçmenler artık sayıları yüzde onları bulan bir güç. Borçlularla gerçek bir çıkar ortaklıkları yok; aksine, alacaklıların himmetinden nemalanıyorlar. Borçluların öfkesinin kendilerine yönelmesinden – haklı olarak – korkuyorlar. Devlet’e yarın yeni bir vurucu güç gerekirse neden o rolü üstlenmesinler?

Fikir jimnastiği diye söylemiştim. O kadar çok kişi hak verdi ki korktum.[10]

Politikalar iflas ediyor. Bir şeylerin yetmediği açık. Üstelik aklı başında, mutedil çözüm önerileri, çok radikal, güçlü ya da sert muhataplarla mücadele etmek zorunda kaldıklarından, popüler olamıyorlar. Türkiye’yi hayal edin: Erdoğan’ın karşısında makul, mutedil, yapıcı ve rasyonel olduğunuzda tutunamıyorsunuz. Kızgın kitleler terörizmin kucağına çok daha kolay düşüyor. Sol-liberal politikaların göçmen sorununda çuvalladığı ve bu alevi harladığı ortada. Politikaya karşı apolitik isyanlar bütün dünyayı sarabilir. [11]

İnsanın “millet”e düşmanlık edilmesi, “etnik”in intikam almasına sebep oldu diyesi geliyor. Fakat korkunç: Bu huzursuzluk ve tansiyon, bir sabık süper-güç tarafından dünyanın yeniden tanzim edilmesi adına araç olarak kullanılıyor. Bir nevi katalizör; Tarrant’ın da söylediği gibi, istenen değişimin gerçekleşmesi için gerekli tedhiş ortamını yaratacak faydalı bir enstrüman. Bu da sorunun çözülmeyeceği, yeni bir sorunlu yapının inşası için sorundan doğan tepkinin kullanılacağını düşündürtüyor. Korkunç olan bu.

 

 

[1] İskender Öksüz, daha bu cümlede İngilizce düşünüp Türkçe yazdığımı anlayacaktır. Haunt fiili yerine dadanmak’ı tercih ettim. Yazı için taramam gereken her şey İngilizce idi, bu kadarını okur anlayışla karşılayacaktır.

[2] İlginç bir kesit için Cogito dergisinin 2004 tarihli “Avrupa’yı Düşünmek” başlıklı 39. Sayısındaki T. S. Elliot’un savaştan henüz yenik çıkmış Almanya’da attığı nutkun çevirisine bakabilirsiniz.

[3] Örnek olması açısından: https://data2.unhcr.org/en/documents/download/54522 , The Impact of Syrian Refugees on the Turkish Labor Market, Ximena V. Del Carpio ve Mathis Wagner

[4] Tabii bunun aksini iddia eden görüşler de var. https://economictimes.indiatimes.com/tech/internet/internet-creates-2-4-jobs-for-every-job-it-destroys-mckinsey/articleshow/8586070.cms Ortadan kalkan mesleklerden daha fazla yeni ortaya çıkan meslek olduğu söyleniyor.

[5] https://www.cnbc.com/2018/05/21/consumer-debt-is-set-to-reach-4-trillion-by-the-end-of-2018.html

[6] Sıradan insanın üçüncü rönesansı, M. B. Dinçaslan, https://www.karar.com/gorusler/m-bahadirhan-dincaslan-yazdi-siradan-insanin-ucuncu-ronesansi-780114#

[7] https://www.foreignaffairs.com/articles/russia-fsu/2014-03-25/putins-western-allies

[8] http://euromaidanpress.com/2016/06/12/putin-happy-to-see-refugee-crisis-unsolved/

[9] http://euromaidanpress.com/2016/08/10/nato-losing-war-of-narratives-while-russia-emerges-as-leader-of-nationalist-bloc/

[10] http://nisanyan1.blogspot.com/2018/12/borclularn-isyan.html

[11] https://www.politico.eu/article/why-are-france-yellow-jackets-so-angry-fuel-tax-emmanuel-macron/

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları