Cumhuriyet Bayramı’nda – Ergenekon’dan Türkiye’ye zaman dışı bir bakış – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______29.10.2019_______

Cumhuriyet Bayramı’nda – Ergenekon’dan Türkiye’ye zaman dışı bir bakış

Metin Savaş
İstiklâl Savaşı’nda zuhur eden bozkurt

Mitle gerçeği, tarihle miti uzlaştırma çabası

Dişi Kurt, Ergenekon ve Anadolu koşutluğu üzerine muhtelif dergilerde yazdığım fakat zihnimde tam toparlayamadığım için dağınık bıraktığım yorumlarımı şimdi artık burada daha derli toplu hale getirmeyi deneyeceğim. Sonuç itibarıyla burada yazacaklarım yorumdur, mitle gerçeği veya tarihle miti uzlaştırma çabasıdır. Bunu gayretkeşlik olarak da düşünebiliriz. Ergenekon öncesindeki düşman baskınıyla bütün Türkler katlediliyor. Geriye sadece bir oğlan çocuğu sağ bırakılıyor. Bu çocuğun kolları ve bacakları kesilmiştir. Budanmıştır. Kam adaylarının sınavdan başarıyla geçerek (erginleşerek) gerçek kam olmayı hak etmeleri parçalanmalarıyla mümkündür. Bunlar bilinen mevzular. Parçalanmanın ardından tekrar bütünleşme söz konusudur. Kam adayının parçalanması onun sembolik ölümüdür. Bu temsili ölüm kam adayının kozmik başlangıca (yaratılış öncesi zamansızlığa) dönüşüdür. Tanpınar’daki yekpare zaman budur. Bütüncül zaman da diyebiliriz. Kam adayının parçalanmış bedeni işte burada, yaratılış öncesi bütüncül zamanda tekrar bütünleşir. Bu bir arınmadır. Tekkelerde derviş adayının kırk gün müddetle çilehaneye kapanarak kendisini dünyadan soyutlaması da aynı şeydir, dünyevi zamandan kırk günlüğüne ayrılıştır. Derviş adayı çilehanede arınır ve yetkinleşir. Kam adayının parçalanmasının sembolik ölüm olması gibi, tekrar bütünleşerek erginleşmesi de onun yeniden doğumudur. Çilehaneden çıkan derviş adayı da yeniden dirilmiştir.

Bir yozlaşma iması ve Ergenekon’un metaforik anlamı

Türklerin bir gecelik düşman baskınıyla yok edilmeleri hadisesinde bir yozlaşma iması var gibidir. Bu imha, kutsal kitaplardan bildiğimiz kokuşmuş kavimlerin helâk edilmelerini andırıyor. Demek ki Ergenekon öncesinde Türkler bir çürümeye (tefessüh) maruz kalmışlar ve kıyıma uğramışlardır. Metaforik düşünmemiz gerekiyor. Sağ bırakılan tek oğlan çocuğunun bedeninin budanması Türk halkının tarumar edilmesidir. Mitik anlatı Türklerin yeniden türeyebilmesi için bir Türk çocuğunu sağ bırakıyor. İşte bu Türk çocuğu, dişi kurtla evlenince Türkler yeniden üremeye başlayacaklardır. Parçalanmış Türklük bedeninin tekrar bütünleşerek yeniden doğumudur bu. Sağ kalan tek Türk çocuğu, dişi kurdun sütünü emerek ölümden kurtuluyor. Dişi kurdun sütü can suyudur. Ergenekon yurduna giriş ise dünyevi zamanın dışına çıkmakla birdir. Ergenekon yurdu, anne rahminin sembolü olması itibarıyla, başlangıç yeri yani kutsal mekândır. Türkler burada çoğalarak yeniden, erginleşmiş bir halde dünyevi zamana ve mekâna yayılacaklardır. Dişi Kurt ile Ergenekon yurdunun özdeş olduğunu kavramamız güç değildir. Ergenekon’dan çıkış anne rahminden çıkıştır. Demirden dağları eriterek yol açmaksa göbek kordonunu koparmaktır. Yani hayata atılmaktır. Bu hayat tabii ki dünyevi yaşamdır. Umay Ana, Ergenekon destanında Dişi Kurt şeklinde tezahür ediyor. Bir bakımdan Ergenekon yurdu hayat ağacının dallarındaki (veya gölgesindeki) beşiktir. Türkler bu beşikte erginleşiyorlar. Kuşun yuvadan uçması uyarınca Türkler de Ergenekon’dan çıkıyorlar. Kader ağlarını örüyor. Ören kimdir? Tabii ki Umay Ana’dır! Genç kızların saçlarını örmeleri Umay Ana’ya bağlılığın ifadesidir. Bu bağ hayat ipidir. Bu nedenle hayatlarımız pamuk ipliğine bağlıdır. Kanadalı edebiyat eleştirmeni Northrop Frye özetle şöyle diyor: “Bütün dünya mitolojileri besin ve hayat kaynağı olarak dünya ağacı tasavvuruna sahiptirler. Bu dünya ağacı bir tür axis mundi olarak adlandırılan mitolojik evrenin dikey boyutunu temsil eder. Buna göre yeryüzü çoğunlukla bir yukarı dünya ve bir de aşağı dünya arasında bir orta dünya olarak anlaşılır.” Türkler tarih boyunca iplerini koparmışlar, öteye beriye savrulmuşlar, birbirleriyle savaşarak güçlerini tüketmişler ve Umay Ana töresine vefasızlık etmişlerdir. İpini koparan savrulmuştur. Nihayetinde kara günler de gelip çatmıştır. Ev başına kara han olunmuştur.

Kırım Tatar Türkleri Anadolu’ya Ak Topraklar diyor, ama neden?

Şimdi gelelim yirminci yüzyıla… Bütün Türk yurtları tutsak düşmüştür. Kimisi Rus, kimisi Çin, kimisi İngiliz ve irili ufaklı diğer düşmanların esareti altındadır. Osmanlı İmparatorluğu da parçalanmaktadır. Görüldüğü üzere parçalanma olgusu yeniden başımıza gelmektedir. Çünkü Türkler dünyevi zamanın değişen koşullarına uyum sağlamakta geciktikleri ve bocaladıkları için olgunluklarını yitirmişlerdir. Şu halde ölüm ve yeniden diriliş kaçınılmazdır. Kırım’dan, Balkanlardan, Kafkaslardan ve hatta Türkistan’dan göç edenler perişanlık içerisinde Anadolu’ya sığınıyorlar. Bu sığınış Ergenekon yurduna kapanıştan farksızdır. Niçin başka bir yer değil de niçin Anadolu diye sormaya gerek yoktur. Rumeli de elden gittikten sonra Türklerin elinde kalan yegâne hür ülke Anadolu topraklarıdır. İşte bu nedenle Kırım Tatar Türkleri Anadolu’ya Ak Topraklar demişlerdir. Tatarlara bu sıfatı söyletense kadim Türk kültür kodları, müşterek şuuraltı ya da kolektif bilinçtir.

Ergenekon öncesinde tek Türk çocuğu sağ, cumhuriyet öncesinde tek bir Türk yurdu hür kalabilmiştir

Ergenekon öncesinde tek Türk çocuğu sağ kalabiliyor; Cumhuriyet öncesinde tek Türk yurdu hür kalabiliyor. Tek Türk çocuğunun kolunun bacağının budanması (sonsuz döngü içerisinde) son Türk devleti olan Osmanlı Hakanlığının toprak kaybederek parçalanmasıdır. Tarih tekerrürden ibarettir sözü işte bundan ötürüdür. Kâh tarihten yeterince ders alınmadığı için, kâh dünyevi zamanın yıpratıcılığı nedeniyle benzer olaylar sonsuz döngüde hep yaşanır. Fakat bu tekrarlar birbirinin tıpatıp aynısı değildirler. Benzerdirler. Her benzer olay mitik zamandaki ilk olayın (arketipin) taklididir. Yirminci yüzyıldaki tek Türk artık Osmanlıdan kalanlardır. Ve hatta yegâne hür Türk yurdu, Anadolu da işgal edilmeye başlanmıştır. Tam da bu sırada bir Bozkurt zuhur ederek Osmanlıdan geriye kalanların önüne düşer. Sağ kalan (fakat nüfusları fevkalade azalmış olan) Türkler o Bozkurt’un önderliğinde Anadolu dediğimiz güncel Ergenekon’a sığınırlar. Burada derlenip toparlanacaklar, dünyevi zamanın yıpratıcılığından arınacaklar, erginleşecekler ve tekrardan çoğalacaklardır. Sonsuz döngü yasaları uyarınca Türkler günün birinde Ergenekon’dan yeniden çıkarak etrafa yayılacaklardır. Bu söylediklerimiz hamasete yorulabilir. Ne var ki hadiseye mitik tasavvurdan baktığımızda kendi gerçekliğimizi görmüş oluyoruz. Bu gerçeklik Türklük evreninin öyküsüdür.

Türk kavmine yol gösteren Bozkurt yeniden zuhur ediyor

Ergenekon’dan çıkışta Türk kavmine yol gösteren Bozkurt erkektir ve onun güncel tezahürü ise Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yirminci yüzyılda sağ ve hür kalabilmiş Türkleri emziren Dişi Kurt ise Anadolu’dur. Romantik yaklaşırsak, Anadolu isminin başında Ana sözcüğünün bulunmasını bir talih veya tevafuk kabul edebiliriz. Dişi Kurt, Anadolu, bizleri hâlâ emzirip besliyor, büyütüyor, yeni zamanlara hazırlıyor. Yol göstericimiz ise hâlâ Bozkurt Atatürk’tür. Mitik çerçeveden baktığımızda Atatürk’ün gökten kut almış olduğunu görüyoruz. Bu bizim kendi algımızdır. Kadim Türk kültür kodlarının dayattığı algımızdır.

Ötüken Ankara, Ankara Ötüken’dir

Türklüğü yaratan (yoğuran/doğuran) Umay Ana’dır. Anadolu bizi yeniden yoğuruyor. Bu bağlamda Anadolucuları bir yanıyla haklı ya da mazur görebiliriz. Hatırlayalım ki o zamanda yegâne hür Türk yurdu Anadolu idi. Böylesi bir ortamda kimi Türk aydınlarının Anadoluculuğa meyletmeleri anlaşılmayacak şey değildir. Aynı ortamda Turancılığın yükselişe geçmesi de makuldür. Bütün Türk yurtlarını tutsaklıktan kurtarmak arzusunda yadırganacak hiçbir şey yoktur. Bütün Türk yurtları muhtelif düşmanların çizmeleri altındayken, soykırımlar ve sürgünler ayyuka çıkmışken Ankara hem özgür hem de tutsak Türkler nazarında güncel Ötüken konumuna yükselmiştir. İşte bu nedenle Ankara kutludur. Seçkin kişilerin kut alarak Kağan olması gibi, bazı şehirler de kut alarak Başkent oluyorlar. Kısacası Ankara Türklük evreninin başkentliğine lâyık görülmüştür.

Türklüğü yoğuran/doğuran Umay Ana’dır demiştik. Hayat ağacımız Umay Ana’nın dallarındaki (saç tellerindeki) kuş yuvaları bizim beşiklerimiz veya çadırlarımızdır. Osmanlıyı doğuransa Hayme Ana’dır ki hayme “çadır” demektir. Türkiye Cumhuriyeti’ni ise Zübeyde Ana yoğurup doğurmuştur. Bu anaların her biri mitik tasavvurda aynı kişidir. Her biri Umay Ana’nın tezahürleridir veya Umay Anamızın kızlarıdır. Şu halde Ötüken ile Ankara da özdeştir. Şu halde Ergenekon ile Anadolu aynı ülkedir. Ve şu halde Mete Han ile Atatürk mitik evrende aynı kağanlardır.

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları