Yabancılaşma olgusuna yönelik birtakım düşünceler – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______23.06.2019_______

Yabancılaşma olgusuna yönelik birtakım düşünceler

Metin Savaş
Edvard Munch (1863-1944)-Çığlık

Yabancılaşmanın iki yönü

Yabancılaşma olgusunu bizler çoğu zaman tek yönlü algılarız, tek yönlü düşünürüz ve tek yönlü yargılarız. Kişinin veya toplumun birtakım değerlerden, birtakım kodlardan uzaklaşması olarak yabancılaşma aslında iki yönlüdür. Yabancılaşma dediğimizde birtakım kodlar karşısında kişinin ya da toplumun tanınmaz hale gelmişliğini kastediyor gibiyizdir. Tabii aynı şekilde kişi veya toplum da o birtakım kodları kendisine tanınmaz kılıyordur. Yabancılaşma kavramını Hegel ve Marks üzerinden sorgulayan Umberto Eco “Açık Yapıt” adlı kitabında bu kavramın gerçekte iki boyutlu olduğunu ortaya koyuyor. Yabancılaşmanın ilk boyutu başka bir şey adına kendinden vazgeçme, o başka şeye kendini bırakma, kendisini ona kaptırma ve kendisi dışında bir şeyde başkası olma durumudur. O başka şey tabiatıyla dışsal bir güçtür. Bu dışsal gücün benim üzerimde etkili olabilmesi için kendimin eyleyen olmaktan çıkması gerekiyor. Yani bu türden yabancılaşmada ben edilginleşiyorum. Haliyle buradaki ben’i hem kişi hem de toplum olarak düşünmeliyiz. Çünkü bireyler de toplumlar da kendilerine yabancılaşabiliyorlar. Yabancılaşmanın ikinci boyutuysa, bizim kendisine bağlı bulunduğumuz, büsbütün bizim dışımızda olan bir şeyi, bizimle hiçbir ilişkisi olmayan bir gücü, bütün direnmelerimize karşın bizi kendi buyruğu altına alan, ama biz kendimiz olduğumuz ve o güç de bir başkası olduğu için, bilhassa bizim olduğumuzdan farklı olduğu için, günün birinde bizim onu yok edebileceğimiz veya onu reddedebileceğimiz kötülüktür.[1]

Yabancılaşma her zaman tehlikeli midir?

Görüldüğü üzere her iki durumda da dışsal bir gücün bizi yabancılaştırması söz konusudur. Bununla birlikte ilkinde biz o güç karşısında edilginizdir fakat ikincisinde dirençliyizdir. Birinci durumda, bizi kendimize yabancılaştıran dışsal güç karşısındaki pasifliğimiz nedeniyle bu yabancılaşmadan kurtulmamız pek mümkün görünmüyor. Buna gönüllü yabancılaşma dersek herhalde doğru bir saptamada bulunmuş oluruz. Diğer durumda ise boyunduruk altında zorunlu yabancılaşma söz konusudur. Zorunlu yabancılaşmaya yönelik direncimiz günün birinde baskın çıkabilir, ama direncimiz tümden kırılabilir de. Her iki yabancılaşma da tehlike arz etmektedir. Yine de şunu soralım: Yabancılaşmak niçin olumsuz veya tehlikelidir? Bu sorunun yanıtı aslında basittir: Tehlike, kendimize ait değerler bakımındandır. Oysaki bizi kendimize yabancılaştıran veya yabancılaştırmaya çalışan dışsal güç indinde bizim kendimize yabancılaşmamız bir tehlike değildir.

Her iki yabancılaşmayı eşzamanlı yaşadığımız için bocalıyoruz

Fakat meseleye bir de şöyle bakalım: Diyelim ki biz bir dış gücün muhatabıyız. Yine diyelim ki dış güç Batı uygarlığıdır. Meselenin felsefi tartışması bir yana, Batı uygarlığı baskısıyla bizler, realitede, hem gönüllü hem de zorunlu yabancılaşmayı yaşadık ve yaşıyoruz. Bizler kâh Batılı gibi olmak kâh Batıya direnmek peşindeyiz. Her iki yabancılaşmayı eşzamanlı yaşadığımız için de kendimizi Batıya kaptırmak ile kendimizi Batıdan kurtarmak arasında sürekli bocalıyoruz. Burada sanki istemem yan cebime koy tavrı geçerlidir. Bir önceki paragrafın bitiminde dışsal güç indinde bizim kendimize yabancılaşmamızın tehlike barındırmadığını söylemiştik. Acaba öyle midir? Hatırlatalım ki fetheden fethedilir! Şu halde Batı uygarlığı bizi kendisine tastamam benzetmek ister mi? Yahut da bizim gönüllü ya da zorunlu olarak Batı uygarlığını özümsememiz durumu Batı için bir tehlike arz eder mi?

İstemem yan cebime koy tavrı

İstemem yan cebime koy tavrında körü körüne Batı hayranlığı aramak yersizdir. Batı karşısında ezilenlerin kendilerini aşağılamak niyeti de yoktur. Buradaki asıl maksat yabancılaşarak ezilmekten kurtulmaktır. Bu durumu biraz da serbest kültür alışverişlerine yormak gerekiyor. Almanya’daki gurbetçilerimiz Türkiye’deki soydaşlarına kısmen yabancılaşıyorlar ama Almanları da az buçuk kendilerine benzetiyorlar. Düğün konvoyu, döner ve lahmacun derken arkadaşlık grupları içindeki Alman gençleriyle Türk gençleri arasında Almanca-Türkçe karışımı sokak dilinin oluşmaya başlaması Alman aydınlarını tedirgin ediyor. Yunanlı entelektüel Jusdanis modernliğin dayatmalarından söz ederken Avrupa-merkezcilik Avrupalı olmayan toplumlardan Avrupa’ya özgü kaygılar talep eder diyor.[2] Gelgelelim, Jusdanis’in de dolaylı yoldan ima ettiği üzere, Avrupa-merkezciler bu taleplerini Avrupalı olmayanları Avrupa’nın merkezine çekmek amacıyla dayatmıyorlar. Avrupa-merkezciler Avrupalı olmayanları kendi merkezlerinin uydularına dönüştürebilmek için kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. Muhtemeldir ki bu yöntemle ıslah edilmiş Avrupalı olmayan toplumlar arzu edilmektedir. Merkezin çevresine konuşlandırılmış toplumlar diyebiliriz ki hem yabancıdırlar hem de Avrupalıdırlar. Aksi takdirde, öteki toplumların kendilerine tam yabancılaşmaları durumunda Batı için gerçek bir tehlike doğabilecektir. Bu tehlike Batılı olmayanların Batılı gibi aydınlanmasıdır. Almanya ve Fransa hem tarihsel düşmandır hem aydınlanmış komşudur. Batı böylesi bir rekabete dayalı aydınlanmış komşuluğu Asya’da mesela Türkiye ve İran komşuluğunda görmek istemez.

Gregor Samsa

Yabancılaşma ve aydınlanma

Şimdi burada Hilmi Ziya Ülken’e kulak verelim: “Türkiye’de aydınlanma devri diye bir devir olduğunu söylemek güçtür. Çünkü Fransa’da Lumière, Almanya’da Aufklarung denen bir fikir cereyanının kendi bünyemizden doğabilmesi için, ondan önce bu fikirleri hazırlayan tecrübecilik ve akılcılık çığırlarının, Renaissance ile başlayan Descartes ve Locke ile gelişen bütün modern felsefenin Türkiye’de yaşanmış olması gerekirdi.”[3] Ülken’in bu sözleri her ne kadar tartışmaya açık ifadeler olsa da şekle takılıp kalırsak Ülken’in ifade-i meramını çarpıtmış oluruz. Biz kendi aydınlanma devrimizin teşekkülü için Batıdaki modern felsefenin kendimize özgü muadilini yaşayamadığımızdan ötürü yeni zamanlara ayak uyduramadık. Yoksa ve mesela ille de Bergson yetiştirmemiz gerekmiyordu fakat Bergson ayarında bir düşünce adamını ve birtakım fikir akımlarını kendi bünyemizden çıkarabilmeliydik. Türkistan’da bin yıl önce kıpırdanma yaşamıştık ama bu kıpırdanmayı hem bugünlerimize lâyıkıyla intikal ettiremedik hem de söz konusu Türkistan kıpırdanmasının üzerine yeni düşünceler inşa edemedik. Ülken, 16.-18. yüzyıllarda Avrupa’daki fikir gelişmeleri sürüp giderken Türkiye’nin (ve bütün Şark dünyasının) kendi içine kapandığını hatırlatıyor. Vaziyet böyle olunca da Türkiye aydınlanması tabii bir fikir evriminin sonucu olacak yerde 19. yüzyıl ortasında birdenbire dışarıdan gelen bir fikir aşısının ürünü olarak doğmuştur diyor.

Medeniyet değiştirme ve yabancılaşma

Bizde tabii fikir evrimi yaşanmadı. Düşüncelerimiz hiçbir zaman tam hür olamadı. Şayet ki bir milletin kendisine yabancılaşması yüzde yüz olumsuz bir durumsa şu soruyu kendimize sormamız kaçınılmaz olmuyor mu? Bizler bin yıl önce Bozkır medeniyetinden İslam medeniyetine geçerken çok değiştikse bu değişme bir bakımdan Türklüğün kendisine yabancılaşması değil midir? Bu keskin soru yabancılaşmanın o kadar da kötü bir şey olmadığı fikrini bizlere telkin edebilir. Bir toplumun kendisine yabancılaşmaksızın din ve medeniyet değiştiremeyeceği gerçeği de ortadadır. Bununla birlikte Batı aydınlanmasını yaşayabilmemiz için Müslümanlığı bırakıp Hıristiyanlığa geçmemiz gerekiyor mu? Japonya örneği gerekmediğini gösteriyor. “İlim Çin’de de olsa gidip alınız!” prensibi biraz da yabancılaşmanın zorunlu ve meşru olduğu anlamına gelmiyor mu? Batıya öykünerek kendimize yabancılaşmamızın Batı için bir tehlike doğurup doğurmayacağı sorusuna bin yıl önceki tecrübemizle cevap verelim: Bozkır medeniyetini terk etmek suretiyle Müslüman olup da kendimize yabancılaştığımızda Araplara yönelik bir tehlikeye dönüştük. Müslüman ülkelere bin yıl boyunca tahakküm ettik ve yalnızca Hıristiyan Batı’nın değil Müslüman Şark’ın da düşmanlığını kazandık. İslam lehine kendimize yabancılaştığımızda (olumlu ve olumsuz yönleriyle) hem yeni bir kimlik edindik hem de İslam coğrafyasının tartışmasız temsilcisi olduk. Kendimize şimdiki yabancılaşmamızda yine aynı şey olursa bu sefer de Batı medeniyetinin (bu medeniyeti kendimize uyarlayarak) temsilcisi durumuna dönüşür müyüz?

Biz bu kısa yazımızda herhangi bir öngörüde bulunmuyoruz. Söylemeye çalıştığımız, bir toplumun kendisine yabancılaşmasının yüzde yüz kötü olup olmadığı sorusunu ortaya atarak bir tartışmaya zemin hazırlamaktır ve bu tartışma ortamında İslam medeniyetinin biz Türklerden neleri götürdüğünün ve biz Türklere neler kazandırdığının cesaretle konuşulmasını da arzu ediyoruz.

 

 

[1] Umberto Eco, Açık Yapıt, sayfa 161-162, Kabalcı Yayınları, İstanbul 1992

[2] Gregory Jusdanis, Gecikmiş Modernlik, sayfa 31, Metis Yayınları, İstanbul 1998

[3] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, sayfa 64, Ülken Yayınları, İstanbul 1999

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları