16.07.2024

Cumhuriyetten imparatorluğa

2.206 yılın 8 dakikaya sığdırıldığı bir çöküşün hikâyesi


Tarih, masal gibi dinlenerek hoşça vakit geçirilecek olaylar dizisi değildir. Tarih, ders çıkarmak, ibret almak için okunur. Sadece kendi tarihimiz değil başka milletlerin tarihi de –iyi okunursa- bize çok şeyler söyler. Bakalım bu hikâyeden nasıl bir ders çıkaracaksınız?

Hikâyemiz başlıyor:

Yıl M.Ö. 753. Roma’da bir şehir devleti kurulmuştur ve krallıkla idare edilmektedir.

Yıl M.Ö. 509. Krallıkla idare edilen Roma’da halk kralın zulümlerinden bıkar ve ayaklanır. Kral tahtından indirilir ve krallık rejimine son verilir. Cumhuriyet adı verilen yeni bir yönetim biçimine geçilir.

Yeni yönetim tarzında, bir kralın yerine, adına konsül (consul) denilen iki tane yönetici vardır. Bunlar bir yıl görev yaparlar. Görevi biten konsül on yıl boyunca bu göreve tekrar gelemez. İlginçtir; her iki konsülün de yetkileri eşittir. Biri diğerinin kararını beğenmezse veto eder. Tabii ki diğeri de onu veto edeceği için uzlaşmak zorunda kalırlar.

Konsüller yürütmenin başıdır. Yasama yetkisi halk meclislerindedir. Senatus (senato) ise danışma organı niteliğindedir. Fakat konsüller kanun tasarılarını hazırladıktan sonra önce senatonun onayına sunmak zorundadırlar. Senatonun şekillendirdiği tasarı halk meclislerine sunulur, kabul edilirse kanun hâline gelir.

Yargılamayı tarafların seçtiği özel hakemler yapmaktadır. Bunlar devlet memuru değildir. Bu nedenle maaş almazlar. İstemedikleri bir yere tayin edilme endişeleri de yoktur. Sadece o iş için hâkim (hakem) seçilmişlerdir. Kararları kesindir, itiraz edilemez. Dolayısıyla konsüllerin yargıya müdahale etme imkânları bulunmamaktadır.

Anlayacağınız bu dönemde bir nev’i kuvvetler ayrılığı ilkesi hayata geçirilmiştir.

M.Ö. 27 yılına kadar (yaklaşık 500 yıl) devam eden Cumhuriyet döneminde, başlangıçta küçük bir şehir devleti olan Roma’nın sınırları alabildiğine genişlemiş, bu küçük devlet üç kıtaya hükmeden süper bir güç hâline gelmiştir. Akdeniz bir Roma gölüne dönüşmüştür. Tabiatıyla zenginlik ve refah artmış, her alanda muazzam eserler meydana getirilmiştir. Bütün bunlar sadece bir yıl görev yapan konsüllerin döneminde olmuştur. Üstelik bu konsüllerin, tabiri caizse ikisi birden aynı koltukta oturmaktadır.

Halk hâlinden memnundur. Ama bu yönetim biçiminden memnun olmayan biri vardır: Jül Sezar (Caesar). Sezar, çocukluğundan beri cumhuriyeti içine sindirememiştir. Mutlakıyetten yanadır. Krallık rejimini geri getirmek istemektedir. Ordu komutanı olan Sezar, batıda kazandığı zaferler ve getirdiği ganimetler sayesinde halkın sevgilisi olmuştur. Roma’ya girdiğinde halk sokaklara dökülmektedir. Halk Sezar’a âşıktır.

Sezar, halkın ve ordunun desteğini alarak senatoya baskı yapar ve kendisini konsül olarak seçtirir. Birinci yılın sonunda yine halktan ve ordudan aldığı destek ile senatoya baskı yaparak on yıllık bekleme süresini kaldırtır ve yeniden konsül seçilir. Bu arada kendisini diktatör olarak da atattırır. Böylece iki konsül olmasına rağmen diğerinin yetkilerini de devralarak tek yetkili olur.

Sezar daha sonra üçüncü ve dördüncü kez kendisini konsül olarak seçtirir ve daimi diktatör unvanını da alır. Bütün bunlar olurken halkın desteği devam etmektedir. Halk, ne yaptığını bilmeden makûs talihine doğru yol almaktadır.

Daimi diktatörlük de Sezar’ı kesmez. Her seferinde senatoya müracaat etmek canını sıkmaktadır. Bu nedenle kendisini ömür boyu kral olarak atattırmak ister. M.Ö. 44 yılında senatoyu bu amaçla toplantıya çağırır. Fakat cumhuriyet yanlıları tarafından bir suikast tertip edilir ve Sezar öldürülür. İlginçtir; suikastçıların arasında Sezar’ın yakın arkadaşı Brütüs de vardır.

Sezar ölür ama onun ölümü cumhuriyeti geri getirmez. Uzun süren taht mücadelelerinden Sezar’ın yeğeni ve evlatlığı Gaius Octavius galip çıkar ve M.Ö. 27 yılında Agustus unvanını alarak tahta geçer.

Agustus ile başlayan dönem yeni bir dönemdir. Artık ikinci konsül göstermelik olarak atanmaktadır. Princeps adını alan ve her konuda tam yetkili olan bir tane yönetici (konsül) vardır ve ömür boyu görev yapmaktadır.

Bu dönemde yürütme alanında tek yetkili olan princepsler her alanda yetkilerini giderek arttırmaya başlarlar. Halk meclislerini toplantıya çağırmayarak kanun yapma yetkisini ellerinden alırlar. Halk meclislerinin görevini senato üstlenir. Halkın ileri gelen ailelerinin temsilcilerinin katılımı ile oluşan senato başlangıçta güçlüdür. Princepsin teklifi tartışılmakta ve reddedilebilmektedir.

Senatörlük itibarlı bir görevdir. Senatörlerin pek çok imtiyazları bulunmaktadır. Bu nedenle senatör olabilmek için ciddi mücadeleler yapılmaktadır. Fakat senato üyelerini princepsler belirlemektedir. Tahmin edileceği üzere princepsler kendilerine bağlı olan, sözlerinden çıkmayacak kişileri senatör olarak tayin etmeye başlarlar. Muhalifleri ise vatan hainliği ile suçlayarak hapse atar veya idam ederler. Bazıları suikastler sonucu öldürülür. Bir süre sonra senato tamamen princepslerin kontrolü altına girer. Artık Princepslerin tasarıları senatoda tartışılmamakta, okunduktan sonra sembolik bir oy verme işlemi ile kabul edilmektedir.

Princepsler bununla da yetinmezler. Bir süre sonra senatoya müracaat etmeden kanun gücünde emirnameler çıkarmaya başlarlar. Böylece yasama yetkisi büsbütün princepslerin eline geçer. Senato varlığını devam ettirse de içi boşaltılmış, hiçbir etkisi ve yetkisi kalmamış bir kurum haline döner. Ama senatörlük yine de itibarlı bir görevdir.

Princepsler yargıya da hükmetmek istemektedirler. Hakem (tahkim) sistemini (Özel Mahkemeler Nizamını) kaldırarak, davaları kendilerine bağlı devlet memurlarına gördürmeye başlarlar. Artık hâkimlerin verdikleri kararlara itiraz edilebilmekte ve bu itirazlar princepse kadar yapılabilmektedir.

Bütün bunlar yavaş yavaş olur. Önceleri problem yoktur. Halk hâlinden memnundur. Yönetimin nasıl olduğu halkın pek de umurunda değildir. Onlar gladyatör dövüşleri ile oyalanmaktadır.

Fakat tehlike giderek yaklaşmaktadır. Kuzeyde Hunların önlerine kattığı kavimler Roma sınırlarına dayanır. İnsani düşüncelerle sınırlar açılır ve büyük kalabalıklar Roma’yı doldurur. Bunlar ülkenin muhtelif bölgelerine yerleştirilir. Elbette uyum sorunu yaşanır. Hoşnutsuzluk başlar. Ama gelenler bir daha dönmez geriye. Bulundukları yerlerde çoğalırlar ve bir süre sonra farklı taleplerle devletin karşısına çıkmaya başlarlar. Talepleri karşılanmayınca ayaklanırlar.

Princepsler bu ayaklanmaları bastırmakta zorlanmaya başlarlar. Bu sistemde her princeps, kendi sağlığında yerine geçecek kişiyi (halefini) de belirlemektedir. Böylece bir süre sonra devletin başına beceriksiz yöneticiler geçmeye başlamıştır. Kifayetsiz ve beceriksiz princepsler (artık dönemin sonuna doğru imparator unvanını da kullanmaya başlamışlardır) lüks ve sefahat içindedir. Kendileri ve çevrelerindeki kişiler refah içinde yüzmektedir. Ama halk fakirleşmiştir. Danışmanlar ülke sorunlarını doğru bir biçimde aktarmamaktadır. Bütün bunların sonucunda sosyal ve ekonomik problemler de baş göstermiştir. Ekonomi öylesine bozulmuştur ki bir süre sonra Princepsler vergi toplayamamaya, sarayın giderlerini bile karşılayamamaya başlamışlardır. İç karışıklıklar, ayaklanmalar ve ekonomik problemler sebebiyle devlet çökmeye yüz tutmuştur. Durumu fark eden Diocletianus, başkenti doğuya nakletmek gerektiğini düşünür. Batıda mevkidaşı Maximianus’u bırakır. Artık devlet doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Doğu Roma’nın başkenti İznik olmuştur.

Diocletianus’tan sonra tahta çıkan Büyük Konstantin (Constantinus) akıllı, becerikli ve bilge bir insandır. Kazandığı zaferlerden sonra iki Roma’yı tekrar birleştirir. Hristiyanlığı resmi din olarak kabul eder. M.S. 325’de, İncil sayısının dörde indirildiği İznik Konsulünü toplar ve daha sonra kendi adını verdiği Constantinopolis şehrini kurarak burayı başkent yapar.

Tek adam rejimlerinin kaderidir: Eğer yönetici iyi ise işler mükemmel ilerler. Fakat kötü yöneticiler kısa zamanda her şeyi berbat edebilir. Konstantin başarılı bir devlet adamıdır lâkin yerine iyi bir halef bırakamamıştır. Onun ölümünden sonra Roma tekrar ikiye bölünür. Batı Roma daha fazla dayanamaz; M.S. 476 yılında tarihe karışır.

Doğu Roma ise Constantinopolis’in etrafını çeviren surlar sayesinde uzun yıllar ayakta kalır. Ama İmparatorluk döneminde Roma her geçen gün güç kaybetmektedir. Arada bir yetenekli imparatorları da çıkar. Iustinianus gibi. Hani şu bizim Ayasofya’yı yaptıran ve Ortodoksluğu devletin resmî mezhebi yapan adam. Fakat onun da başarıları uzun ömürlü olmaz. Ölümünde sonra (M.S. 565) her şey tekrar bozulmaya başlar. Surlar Constantinopolis’i korusa da toprak kayıpları hızla devam eder. İmparatorlar, lüks, sefahat ve eğlence içindedir. Ve günün birinde bir başka Constantinus’un imparator olduğu bir anda o muhteşem surlar 21 yaşındaki Sultan Mehmet’in toplarına dayanamaz. Bir devir böyle kapanır.

Romalılar Cumhuriyeti kaybetmekle çok şey kaybetmiştir. Ancak neyi kaybettiklerinin farkına bile varamamışlardır. Kim bilir, belki de fark ettiklerinde iş işten çoktan geçmişti.

Cumhuriyetimizin 100. yılında, sahip olduğumuz bu nimetin farkında olmak dileğiyle, bu devleti kuran ve Cumhuriyeti Türk Milletine hediye eden başta Atatürk olmak üzere tüm silah arkadaşlarını ve onlarla birlikte mücadele eden kahraman ecdadımızı saygı ve rahmetle anıyorum. Allah mekânlarını cennet etsin.

 

 

Yazar

Şahin Akıncı

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

1 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar