Dünya Tarihinin Değişim ve Devrim Kesitleri – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______14.04.2020_______

Dünya Tarihinin Değişim ve Devrim Kesitleri

Dursun Yıldırım
Dünya Tarihinin Dönüm Noktalarından
Dünya Tarihinin Dönüm Noktalarından

Başlangıç : Evren, Yeryüzü, Yaratılış, Türeyiş ve Evrim

Evrenin oluşumu, galaksi ve uyduların, güneşlerin, ay ve yıldızların ortaya çıkışı, iklimlerin, yeryüzünün insan türü dâhil cümle türlerdeki canlıların yaşayacağı ortama erişmesinde yaşanmış süreçler; kısaca ve kabaca, geniş zamanlı sınırsız yaratılış ve gelişim süreçleri olarak tanımlanabilir. Fakat, bu sürecin insan türünün anladığımız hüviyete kavuşuncaya kadar geçirdiği evreler üzerinde ileri sürülen türlü görüşleri, biyolojik evrimi bir yana bırakarak insan türünün birbirleri ile iletişim kurmaya başladığı, birbirlerini anlayacak, dinleyecek, anlatacak bir dil yaratmaları, bir ocak çevresinde toplanıp ısınmaya, birlikte barınmaya, beslenmeye ve korunmaya bağlı bir yaşam kurma yolu ile toplumlaşma süreçlerini başlatmış olduklarını ileri sürmek yanlış olmaz. Toplumların başlangıçta yerel yaşam içinde geliştikleri, belli bir coğrafya üzerinde doğa olanaklarına <hayvan, bitki, su, iklim> göre birbirlerinden farklı gelişim süreçleri yaşadıkları bir gerçektir. Bu yaşam mimarisi içinde gelişip ilerleyen toplumlar, coğrafya üzerinde de, güçleri, yaratıcılık açısından yetenek ve kapasitelerine göre ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde de yayılma olanağı bulmuşlardır.

Yaratılışlarına köken efsaneleri ile açıklamalar getiren toplumlar, çok tanrılı ve tek tanrılı inançlar geliştirirler. Yalavaçlı (peygamberli) kağanlıklar türetirler. Tanrı sözü nakilcisi ve toplumlara tebliğ edici yalavaçlı inanç yapıları ortaya çıkar. Şüphesiz bu yalavaçlı dinler, inanç yapılarının farklı yorumları nedeniyle yayıldıkları alanlarda toplumların kimilerini dışarıda tutmaları ve birinin ötekini tekfir etmesi, aralarında yeni yarış ve rekabet alanlarının doğmasına yol açmıştır. Bunlar aynı zamanda insanlığın ve toplumların erginleşmesinde önemli ilerleme ve gelişme basamaklarının oluşmasına imkân hazırlamışlardır. İslâmiyet öncesi Türk toplum hayatında VIII. yüzyıla kadar egemen toplum anlayışı üç kurala dayanır. Açları doyurmak, çıplakları giydirmek, az milleti çok etmek. İnsan olmak, alp, bey sayılmak için de yine üç kural temeldir: Eline, beline ve diline sahip olmak. Bunları semavi dinler de temsil ediyor; ancak bazı din yayıcılarının daha ziyade bu kuralları kendi çıkarlarına göre yontmayı seçtikleri gözlenir.

Tarih boyunca toplumlar arası çıkar çatışmaları ve her şeyin <toplumların ve coğrafyanın> üzerine egemenliğini tahakküme dönüştürme hırsı ayrışmanın kaynağıdır. Oysa Tanrı bağışı kelâma göre, insanlık ayrı ayrı, boy boy yaratılmış ve farklı kültürler içinde gelişme olanağı bulmuşlardır. Bu toplumlar, birbirleri ile tanışıp birlikte yaşayacakları bir dünya düzeni kurmak yerine, kanlı boğazlaşmalara yol açan bir anlayış içinde tarihi ilerletmeyi tercih etmişlerdir. Bir bakıma, tüm ilerlemelere karşın, insanlık henüz erginleşme sürecini tamamlayamadığı için dünyamızda böyle bir mücadele sürdürülmesi, tarihin ve toplumların akışkan yapılarının bir sonucu gibi görülebilir.

Toplumlar arası çatışmalar, yürüyüşe dayalı ordular ile kudret ve kuvvet gösterileri yapmak, iç denizlerde gemiler yürütmek, eski dünya üzerinde savaş araçlarının ağaçtan, taştan madene dönüşmesi hayatta yeni gelişmelerin önünü açmıştır. Hayvanların ehlileştirilmesi ve bitkilerin tarıma elverişli konuma getirilmesi, ehlileştirilmesi, tekerleğin, arabanın, yazının, madenlerin kullanıma girmesi toplumlarda hızlı gelişimlere yol açmıştır. Başlangıçta toprağa bağlı toplumlar, tarım ve madencilik ile çevrelerine üstünlük kurarken, bir süre sonra, madenleri daha farklı biçimlerde kullanmaya başlayan toplumlar, dünyayı yeni bir gelişim sürecine sürüklemişlerdir.

Doğada bitki örtüsünün ekilir biçilir, saklanır duruma getirilmesi ve böylece beslenmeye güven kazandırılması önemlidir. Bunu insanların hayvanları evcilleştirip onların etinden, sütünden, derisinden, yününden yararlanır konuma gelmeleri, yeni gereksinimleri doğurmuş ve bunlar da, yeni arayış, buluş ve yaratışlara yol açarak yeni yaşayış düzenleri kurulmasına olanak sağlamıştır.

Bir süre sonra, sürü sahipleri yeni otlaklar, ekinciler ise, hayvanların zarar veremeyeceği daha geniş ekili çayırlara ihtiyaç duyar duruma sürüklenir. Yerleşik düzende, toprağa veya coğrafyaya bağlı toplumlarda ekinciler ile sürü sahipleri arasında çıkar çatışmaları başlar ve ister istemez birbirlerinden ayrışmaya giderler. Tarımcılar, tarlalarını koruma, sürü sahipleri ise geniş otlaklar ve sulak geniş alanlar edinmeye dönük bir yaşam düzeni kurma yoluna girerler. Yerleşik düzene bağlı olanlar, kendilerine başlangıçta olduğu gibi, çevre olanaklarına göre, içinde barınacakları sabit ev mimarisine dayalı bir toplu yaşama düzeni kurup yoluna devam etmeye çalışırken hayvancılar, kendilerine, sürüleriyle otlaklarda gezip dolaşacakları yeni, taşınabilir, şehir, kasaba ve köyler kurmaya dayalı bir yaşam düzeni geliştirmeye başlamışlardır.

Toplumların Ayrışması, Yeni Yaşam Mimarisi, İmparatorluklar

Yerleşik düzene bağlı toplumlar arasında en büyük acarlığı, adları Romüs ve Romulüs olan iki kardeşten türemiş olan ve bugünkü İtalya topraklarına gelip Roma’yı kuranların gerçekleştirdiği bir tarihî gerçektir. Bu efsanenin doğudan batıya gelenlerle taşınmış olduğu da açıktır. Bunların düzenlediği ve atın henüz savaş aracı konumuna gelmediği süreçte atlı savaş arabalarının ve büyük ölçüde yaya orduların gücü ile coğrafya üzerinde geniş alanlarda ve genellikle Önavrasya ve Akdeniz çevresinde etkinlik tesis ettikleri görülür. Bir ilginç husus, Roma ordusunun türlü toplumlardan seçilmiş, aklı ve zekâ düzeyi, savaşçı gücü ve yeteneği yüksek, eğitildiğinde başarı gösterenler insanlardır. Bunlardan kimileri devlet yönetiminde, kimileri de Roma ordularının yaya ve zırhlı savaş birliklerinde görev yapmışlardır. Türklerin efsanevi tarihlerinde yer alan anlatılarda boy, oymak ve ordu kurgusu ile benzerlikler olsa da, en güzel örneği Osmanlı hanedanı çağında kendini göstermiştir: Yeniçeri Ocağı ve Enderûn. Bu iki kurum, kökleri, vurguladığımız benzer yapılar nedeniyle geçmişe, kadim Türk tarihine dayanıyor ise de, somut olarak Önavrasya Türk imparatorluğunda, Osmanlı Hanedanı döneminde açıkça görünür.

Bir kısım topluluklar da yerleşiklikten kopup sürüleriyle birlikte kendilerine Merkezî Avrasya üzerinde göçer evli yeni bir yaşam mimarisi kurmaya başlamışlardır. Bu yaşam düzeni, yaşam mimarisi içinde etkin toplumlar arasında aynı kökenli aileden inen Türk ve Moğol boyları uzun yüzyıllar, bin yıllar tarihin yürüyüşüne yön verecek bir gelişme göstermişlerdir. Türk ve Moğol boylarının atı ehlileştirip binek hayvanı gibi kullanır konuma getirmesi dünya tarihinin akışını değiştirecektir. ‘Er atın, kuş kanatın’ <Er atı ile, kuş kanadı ile uçar gider> kadim Türk atalar sözü, bin yılların ötesinden gelen bir gerçeği geleceğe taşır. At, insanı uçuran, tarihin akışını değiştiren yaratığa dönüşür.

Atlar, Üzengiler, İmparatorluklar Çağı

At, binek hayvanı olarak toplum yaşamına karıştığında Merkezî Avrasya üzerinde Türkler önce ip üzengiler, sonra demir üzengileri keşfedip kullanıma soktular. Uzun coğrafyalara, geniş otlaklara uzanmak, otlaklara göre hızla yer değiştirmek, mesafeleri kısaltmak ve zamandan daha iyi yararlanmak olanağı ortaya çıktı. Sürülerin dolanacağı otlaklar genişleyince, ister istemez hâkimiyet de genişlemiş oluyordu. Bu coğrafyayı korumak elbette yaya savunma güçleri ile olamazdı; otlaklar ve devlet örgütü merkezi <kağanlık, hanlık veya beylik> arası mesafeler birbirine hayli uzak yerler olabiliyordu. Koruyucu atlı savaşçı birliklere ve hızlı haber alma ağına ihtiyaç vardı. At ve üzengi; uzaklık, hızlı savaş ve savunma gereksinimlerine, hızlı haber alma ağına devrim niteliğinde bir çözüm getiriyordu.

Türklerin at ve üzengi çağı, yepyeni bir yaşam düzeni, örgütlenme modeli, yaşayış üzerinde eşsiz bir göçer evli <değirmi veya topak evli, tekerlekli göçer ev> taşınabilir şehirler, kasabalar ve köyler anlayışını ve mimarisini dünya kültürüne kazandırdı. Sürüleri ile yaşayan toplumlar yaylak ve kışlak alanlarında mevsimlik tarım işleri görüyor olsalar bile türlü hayvan sürüleri yaşamın temel geçim kaynağı idi.

Merkezî Avrasya bozkırları, sulak otlaklar üzerinde doğuda Sarı Irmağın kuzeyinden, Ordos’tan batıda Kara Ormanlar ve Baltık’a kadar geniş düzlükler üzerinde egemenlik kurdukları geniş düzlükler üzerinde sürüleriyle birlikte kendilerine benzer yaşam düzenleri içinde Türkler; kimi zaman birleşerek, kimi zaman otlakların yetersizliği nedeniyle biri diğerini uzaklara gitmeye mecbur ederek, kimi zaman hanlar ve beyler arası çatışmaları ile, kimi zaman kifayetsiz ve başkalarına tâbiiyet içinde <Çin gibi> halkına hükmetmeyi marifet gibi gösteren kağanların yönetiminde, kimi zaman dağılıp kimi zaman kısmen birleşerek bu geniş coğrafyada varlıklarını tarih boyunca korumayı başarmıştır. Erimeler, çözülmeler olsa bile günümüze kadar bu gerçek değişmedi. Sadece bugün, küllenmiş, toprağa bulanmışlığı ortadan kaldıracak donanımlı insanlara gereksinim vardır.

Atın ve üzenginin kurduğu imparatorluklar çağında, kendi toprağı üzerinde ve kısmen çevresinde olmayı benimseyip oturduğu yerden pek kımıldamayan, yahut oldukça ağır hareket eden etkin güç Çin, batıya doğru sadece ticaret kervanlarıyla uzanma olanağı bulmuştur. Bu davranış biçiminde ‘Budizm’ ne denli etkili olmuştur sorusu ve yanıtı önemlidir kanısındayım.

Türkler, at ve üzengi ile kısa zamanda Merkezî Avrasya üzerine taşıdıkları imparatorluklarını, ticaret yolları üzerine kurdukları hâkimiyeti bir süre sonra Önavrasya coğrafyası üzerine kaydırarak, benzer biçimde yayılma,yeni hâkimiyet alanları ve yurt kurma teşebbüslerine girişirler. At ve üzengi ikinci yurt kurmayı başaranlarında gelişen savaş araçları teknolojisi kadar önemli rol oynar.

At ve üzenginin ve çeliğe dayalı savaş teknolojisinin yarattığı üstünlük, Batı ve Doğu Roma devletlerinin tarihten silinmesinde önemli rol oynamışlardır. Türkler böylece eski dünya üzerinde at, üzengi ve savaş teknolojisi üstünlüğü ile çağ açıp çağ kaparken, bir yandan 600 yıllık bir imparatorluk yaratırken bir taraftan da yeni bir dünyanın doğmasına kapı açtığına aldırmadan, kurduğu üç kıtalı imparatorluğu içinde yol alıyordu. Ticaret yollarının tamamını ellerinde toplamış olmanın rahatlığı içinde ilerliyorlardı. Bu durum, Okyanus ile Önavrasya Türk imparatorluğu sınırları arasında sıkışmış Avrupa’yı kendine ticaret yolları bulmaya, Türklere uğramadan yeni çıkış yolları aramaya zorlar. Bu arayış, sonunda büyük değişimi hazırlayacak, dünyanın yuvarlaklığı anlaşılacaktır.

Eski Dünya’da Kara imparatorluklarının Sonu mu?

Türkler, kara imparatorluklarının ikincisini XI. yüzyılda Önavrasya toprakları üzerinde kurmuşlardır. Selçuklu hanedanından başlayıp Cumhuriyet’e gelinceye kadar, yönetimi el değiştire değiştire gelse de, Türklerin kurduğu bu ikinci yurt yine Türklerin elinde kalmıştır. Birinci yurt geleneği yeni yurt üzerinde de Türkler arasında sürmüştür. Yurdu, devleti, imparatorluğu kuran Selçuklu hanedanının parçalanması, Konya Selçukluları, Beylikler, İlhanlılar vesair olaylar hep yaşanmıştır. Nihayetinde merkezi yeniden inşa etmek, devleti yeniden kurmak Kayı beyi Ertuğrul Bey oğlu Otman <Osman> Bey’e nasip olur. Torunu Fâtih Sultan Mehmed, Doğu Roma’yı yıkar ve yerine üç kıtada buyruğu geçen bir imparatorluk kurar. Osmanlı hanedanı altında ikinci Türk yurdu, Önavrasya toprakları üzerinde kalıcılık vasfı kazanır.

Fâtih Sultan Mehmed, Doğunun ve Batının en büyük âlimleri tarafından eğitilip yetiştirilir. O, aldığı bu eğitimin hakkını verir.Türk devletinde bilim ve teknolojiye dayalı medreseler açılır, türlü fen dalları temellendirilir. Kara ve deniz teknolojilerine önem verilir. Savaş araçları geliştirilir. Çağına göre, dünyanın en üstün savaş teknolojisi ve silahları ile mücehhez ordu ve donanma teşkil edilir. Bu güç etkinliğini gösterir.

Ne var ki, daha sonra devlet, Fâtih ve zamanı gibi aynı anlayışa sahip kadrolar ile yönetilemez. Önce müspet ilimler, savaş teknolojisi ve mühendisliği bir yana bırakılır. Fâtih’in bıraktığı miras ile dünyaya nizam verme uğraşı ön plandadır. Uçsuz bucaksız imparatorluk tüm ticaret yollarını karada ve denizlerde eli altına almıştır; daha ne olsun rahatlığı var. Avrupa, Doğu Roma da Türkler tarafından yıkılınca kendilerine içine kısıldıkları cendereden kurtulmak üzere bir yol, bir çıkış yolu düşünmeye ve aramaya başlar.

Türkler, üç kıtayı elde tutmanın rahatlığı içinde ellerindeki gücün keyfini sürerken Avrupa önlerinde uzanan okyanusa bakıp çıkış yolları düşünmeye başlar. Düşünmeyi unutmak, araştırmayı ve keşfi terk etmek ve elde olanla dünyanın işleriyle başa çıkılacağı zannının zihinlere yerleştirilmiş bir algı olduğu anlaşılıyor. İmparatorluk bu anlayış içinde seyir halindeyken Avrupa kıyılarında eski anlayışları yıkacak düşünce doğmak üzeredir. Türklerin yarattığı basınç, çözümü de sonunda beraberinde ortaya çıkarır. Bu düşünce, 1453 yılında Doğu Roma’nın düşüşünden otuz yıl geçtikten sonra, bir Cenovalı denizci Kristof Kolomb ile eyleme dönüşür. İspanya kıyılarından Okyanus üzerinde yola çıkan gemi hep batıya doğru yelken açıp giderse sonunda doğuya Hindistan’a ulaşılacağı tezi ile yelkenlerini rüzgâr ile doldurup yola çıkar. Aslında bu kara imparatorluklarının sonu ve yeni bir dünya düzenine geçişin başlangıcı olacaktır. Bu duruma seyirci kalan Osmanlı hanedanı, aynı zamanda yıkılıncaya kadar dedeleri Fâtih’in mirasını yiye yiye, uzun sürecek bir ölüm uykusuna yatmış olarak ağır ağır sürüklenmeye başlayacaktır. Tanrı’nın bağışladığı aklı, dikkati ve tecessüsü, zihni yaratıcılık yolunda kullanamayan toplumların kaderi böyle sona eriyor.

Yeni Dünya ve Uzak Deniz İmparatorlukları <1483>

Dünya tarihinde 1483 tarihiyle dünyada imparatorluk yapılarının değişmesi, uzak deniz gemi ve savaş teknolojilerinin ortaya çıkması; ‘Anavatan’ ve ‘sömürge toprakları, koloni’ düşünce ve kavramlarını da zihinlere işlemeye başlar. Başlangıçta ortak düşman karşısında yerli toplumlara karşı birlikte hareket etme, birlikte yer edinme mücadelesi veren Hıristiyan Avrupalılar, ellerindeki topraklar genişledikçe, yeni nüfus kaydırmaları belirleyici güçler yaratınca, aralarında kıyasıya rekabet kapıları açılmış olur.

Uzak kıtalarda deniz yolları ile ulaşılan topraklarda ‘anavatan’a bağlı sömürge yönetimleri kurulmaya, onları koruyup gözetecek güçlü deniz armadaları oluşturulmaya, savaş araçlarının,tüfeklerin geliştirilmesine yol açacak gelişmelere gereksinim olacaktır. Bu rekabet, uzak deniz savaş filolarının gücüne bağlı yeni ticaret alanlarını da yaratır. Artık, Avrasya üzerinde tekel kurmuş olan Önavrasya Türk İmparatorluğu, Osmanlı hanedanı yönetiminde ticareti elinde tutma yeteneğini yitirmiştir. Gereksinimleri karşılama yolunda ciddi bir çaba yoktur. Devlet, yıkımın hazırlayıcısı Kadızadeliler zihniyeti elinde tutsaktır.

Avrupa ülkeleri arasında baş gösteren sömürge edinme yarışı önce din birliği perdesi altında sürerken, sonra mezhep birliği içindekilerin çıkarı üzerine odaklaşmaya başlar. Ancak, bu yarış ticaretin, ticaret pazarlarının ve malların büyük güçlerin elinde toplanmasına yol açar. Bugünkü Amerika ve Kanada Toprakları Anglo-Sakson topluluklara; Güney Afrika, Hindistan ve Okyanusya adaları vesair İngiltere İmparatorluğuna; Afrika ve kimi uzak deniz yerleri Fransa’ya; Güney Amerika ise Portekiz ve İspanya’ya kalır. Eski dünya üzerinde Okyanusya ile kıyısı olmayan Avrupa devletleri paylarını, geri kalmışlığın içinde çökmekte olan Osmanlı hanedanı yönetiminde kolay lokma gibi görünen Önavrasya Türk İmparatorluğu topraklarından söküp alma çabasına girer. Osmanlı hanedanının sığlığı da iştahları kabartacak bir körlük içinde devleti sürüklemektedir ve bu durum onların işini kolaylaştırıcı işlevi görmektedir.

Ölümü kolaylaştırıcı olduğu gibi, geciktirici de yine Avrupa’dan doğacaktır. Mezheplerden devletler anlayışına geçilecektir. Bu anlayış; anavatan, İngilizce, Fransızca, İspanyolca gibi millî diller ve yönetici krallık kavramlarıyla birleşip Avrupa toplumlarında yeni bir kimlik yaratmaya başlar. Fransız kimliği, İngiliz kimliği gibi düşünceler, pazarların paylaşımı ile de birinin ötekini pazarlarına sokmayışına kadar uzanacak bir süreç gösterecektir. Bu rekabet, Avrupalıları yeniden düşünmeye ve çıkış yolları aramaya sevk eder. Bu cendereden nasıl çıkılır sorusu zihinleri işgal eder. Osmanlı hanedanı bu çıkar çatışmaları ve pazarların kaybı nedeniyle kendini yoğun bakıma aldırarak bir süre daha hayatını sürdürme olanağı bulacaktır. Dünya toplumlarının tamamında, klâsik imparatorluklar dönemi ve yönetim anlayışı kökten değişecek ve yeni anlayışlar doğacaktır. Buna birinci ‘İnkılâb-ı Kebir’ diyorum.

Birinci ‘İnkılâb-ı Kebir’ ve Ulusların Doğuşu, 1789 Paris Devrimi

Avrupa denizci ülkeleri uzak ve açık deniz imparatorluklarının, bir başka deyişle sömürge ve koloni imparatorluklarının girdikleri yarış, rekabet, dinden mezheplere, oradan da krallıklara indirgenince Avrupa merkezli yaklaşım da ‘kralcı-ben merkezli’ yeni bir terkip içine girdi. Böyle olunca aralarında adı konmamış bir ayrışma başlar ve bu durum her yere ve her şeye yansır. Avrupa ülkeleri, sömürge ve koloni merkezleri pazar ve iskelelerinde mal indirme, bindirme ve ticaret yapma haklarını kısıtlamaya başlar. Bir süre sonra da her şey, ait olduğu krallığın tüccarlarına açık konuma getirilir. Ancak bu gelişme sürecinde Fransa savaş filoları etkinliğini ve pazarlarını yitirmeye başlar. Anavatanda işlenen mallar, sadece kendilerinin elinde kalan küçük sömürge ve koloniler ile, Osmanlı hanedanı ile kurulan dostluk ilişkileri sayesinde Önavrasya Türk imparatorluğunda pazarlanabilir.

Fransızların dünya ticaretinde sıkışmaları din dışı, mezhep dışı yollar aramaya insanları yönlendirir. Fransız tüccar tabakası, Fransız aydınları ile el-ele verip çözüm yaratma uğraşına girişir. Toplumlara kendi kimliklerini kazandırıp onları bağımsızlık kavgasına sürükleyecek ve böylece pazarları kendilerine açacak bir yol ararlar. İlk ideolojik düşünceler, devrimci, ihtilâlci fikirler, ideolojiler bu sıkışıklığı açma çabaları ile gün ışığına çıkar.

Birinci ‘İnkilâb-ı Kebir’, tıpkı Lenin’in birinci dekretinde olduğu gibi, toplumların bağımsızlığına, hürriyet ve eşitliğine, milliyet ve milliyetçiliğine vurgu yapar. Fransız aydınları kendilerini, devrimlerin, devrimcilerin, bağımsızlık hareketlerine girişenlerin, sadece onların <isyan edecek toplumların> mürebbisi görmektedirler. Böylece onlar bağımsızlıklarını kazandıkça, onlara yol gösterici olacaklar, pazarlar da Fransız tüccarlara ve yatırımcılara açılmış olacaktı. Bu süreç ilk anda çok şey başarmadı ama toplumlarda ‘ulus’ kimliğinde hareket etme, kendi kimliğinde bağımsız olma düşüncesini zihinlere yerleştirdi ve bu yönde örgütlenmelere, yeni düşünce adacıkları oluşturmaya başladı. Namık Kemal, Ahmet Vefik, Tevfik Fikret, Mehmet Emin, Gökalp ve Ömer Seyfeddin gibi birçok Türk aydını bu düşüncelerin etkisinde Türk milletini uyandırmaya çaba göstermişlerdir. Ancak, aralarında sadece Fikret, ‘Vatanım rûy-i zemin/milletim nev’-i beşer’ diyerek onlardan farklı bir konumda kalmayı tercih etmiştir.

Birinci ‘İnkilâb-ı Kebir’, 1789 yılındaki Paris Devrimi ve onun cihanşümul fikir yankıları, dünya toplumlarını derinden sarsmış; toplumların kendi uluslarına hürriyet, eşitlik ve kardeşlik bağlarını hatırlatmaya, bunları düşünceden eyleme çevirmeye, uluslaşma süreçlerini başlatmaya muvaffak olmuş bir ideoloji çıkışı olarak tarihteki işlevini yerine getirmiştir. Toplumlar, bir anda olmasa bile, bir zaman sonra başka bir süreçte, farklı ideolojik bağlamlar içinde bunları gerçekleştirme yoluna girecektir. Toplumların zihnine ulus bilinci, kimliği, ulus ruhu politik ve ideolojik biçimde işlemeğe başlar. Buna ‘uluslaşma sürecinin doğuşu ‘ diyorum. Elbette kadim toplumlar ve kimlikler vardı ama, yeniden gündeme gelmeleri, bir ideoloji ve bakış açısı olarak hayatımıza yerleşmeleri şüphesiz 1789 Paris Devrimi’nin ideolojik sonuçlarıdır. Dolayısıyla Birinci “İnkilâb-ı Kebir” deyişim bu bağlamla sınırlıdır.

İkinci ‘İnkılâb-ı Kebir’, İdeolojik İmparatorlukların Doğuşu ve Toplumlar

Dünya toplumları uluslaşma süreci ile bağlı düşüncelerle tanış oldukça bunlara bağlı bağımsızlık hareketleri de yeryüzünde kendini göstermeye başlar. Sanayi ve teknoloji ve ulaşım, haberleşme ağlarında ortaya çıkan yenilikler farklı bir dünyanın doğuşuna zemin oluşturur.

Yeryüzü yuvarlağı üzerinde eski paylaşımlara karşı çıkan güçler kendini gösterir. Prusya Almanya’sı, Japonya, Rusya ve Amerika yeni güçler arasına katılır. Dünya yeni bir kaosa, yeni paylaşıma, yeni çatışmalara, yeni ideoloji çeşitliliği içinde sürüklenir. Türklerin, çelik sanayiini New York bankerlerinin desteklediği Prusya Almanya’sı yanında yer almaya itilmesi, Türkiye’nin bilinçli tasfiyesi için olabilir mi konusu, üzerinde durulması icap eden önemli bir sorun görünmektedir.

Birinci dünya savaşı, aslında Türk devletinin tasfiyesi, topraklarının paylaşımı esasına dayanan bir savaştır. Fakat, bu tasfiye, M. Kemal Atatürk ve arkadaşlarının olağanüstü örgütlenme ve yönetimi ile savuşturulmuş ve kurtarılabilecek topraklar kurtarılarak Türk vatanına sonsuzluk yeteneği kazandırılmıştır.

Birinci dünya savaşı iki ideolojiyi öne çıkarmıştır. Bunlardan biri liberal ideolojidir ve başat ülke Amerika’dır. Diğeri ise, Marks’ın yazdığı ‘Das Kapital’ adlı eserinde anlattığı toplumcu paylaşım düzeni ideolojisi. Marksist ideoloji deniyor ama V. İ. Lenin de dâhil pek çok el bu ideolojiye karıştırılmıştır. Bu ideolojinin başat ülkesi de Rusya’dır ve bu seçim tesadüfi bir seçim gibi düşünülürse bu, çok doğru olmaz sanırım.

Böylece dünya toplumları iki ideoloji imparatorluğu oluşturulmak suretiyle disipline edilmeye çalışılır. Burada ilginç paylaşımlardan biri Marksist ideolojilerin sadece Müslüman ve Katolik ülkelerde kendine etkinlik alanları bulmasıdır. Üçüncü dünya denen toplumlar da her iki imparatorluğun oyun araçları işlevi görür.

Yeni ideolojik imparatorluk düzeni kurmaya çalışanlar, ağırlıklı olarak ilk büyük savaş sona erdikten sonra dalgalanmaya, kendilerini gerçekleştirmeye ve güven altına almaya özen gösterirler. Fakat, kısa zamanda yeniden paylaşımda haksızlığa uğradığını iddia eden Almanya ve Japonya gibi devletler, yeniden maraza çıkarmaya, çatışma alanları yaratmaya başlar. Karşıt ideolojileri temsil eden başat ülkeler olan Rusya ve Amerika’nın birlikte hareket etmesi şaşırtıcıdır. Ancak bunda, Hitler gibi hunhar bir canavarın ortaya çıkması da etken olmuştur. Bu canavarı ortaya çıkaran şartların oluşturulması akıl erdirilir bir iş olmasa gerektir diye düşünüyorum. Sonuç olarak hedefleri aynı cennete farklı yollardan ulaşmak üzere yola çıkan iki ideoloji imparatorluğu böyle bir canavarı susturmak için işbirliği içinde mücadele etmiştir.

Ancak, her iki ideoloji hedefleri olan cennete insanları kavuşturma güçlüğü yaşamıştır. 1917 Ekim Devrimi ve Liberal ideoloji girişimleri, 1984 yılında yapılan Nairobi Dünya Ekonomik Forumu toplantısında masaya yatırılıp incelenmiş ve sonuçlar kitaplaştırılmıştır. Sınırlı sayıda basılıp dağıtılan bu kırmızı kitap bir ‘Yeni Düzen’e ihtiyaç olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır. ‘Yeni Düzen’ projesine geçilmesi hepimizin gözleri önünde her iki başat ülkede birlikte yaşanmıştır. Her iki ülkede o yıllarda muhtelif tarihlerde bulunma şansım olmuştur. Gelişmeleri özellikle Rusya’da başlangıç öncesi ve sonrasında görme olanağım oldu. Konumuz ile doğrudan ilgili olmadığı, geniş kanavanın teferruatı niteliğinde olduğu için onlara burada yer verilmeyecektir. Ancak şunu söylemek gerekir ki, değişim Avrupa’nın desteği içinde gerçekleştirilmiştir. Ve her iki ideoloji imparatorluğu hep birlikte birbirinin eksiğini gidermeye yardımcı olma yolu ile büyük bir uyumlaşma süreci yaşamışlar, birbirlerine deneyimlerini aktarma suretiyle adı ‘küreselleşme’ modeli olan bir model üzerinde anlaşarak yol yürümeye başlamışlardır. Fakat bu model de defolar ortaya çıkarmaya başlamıştır ve çeşitli nedenlere bağlı uyum güçlüğü gösteren kimi alanların çözümlenemeyişi sınırlar dışında baş gösterince sıcak çatışmalar yolu ile düzeltilmesi yoluna gidilmektedir. Bugün yaşanmakta olanları, küreselleşme düzeninin hazırlanmasına dönük, sıcak ve yumuşak alıştırmaların, deneme ve sınamaların yer aldığı bir süreç gibi görmek yerinde olur, düşüncesindeyim. Ancak bütün bunlar Üçüncü ‘İnkılâb-ı Kebir’ hazırlayıcısı alıştırmaların yer aldığı süreçtir diye algılıyorum. Büyük gibi yaşanmış birçok olayın, yeni yapı modelinde büyük değişim açsından teferruat gibi kaldığı açıktır.

Üçüncü ‘İnkılâb-ı Kebir’

Üçüncü ‘İnkılâb-ı Kebir’ dediğim yaşadığımız bu süreç içinde ulusların yeniden doğuşu ve yeni düzende kimlerin niçin, neden ve nasıl etkin ve yetkin olacağı, hangi katmanlarda görev alacağının tasarımı önemli sorunları içlerinde barındırmaktadır. Bu süreç içinde ulus devletlerin yönetimlerinde ebleh, sığ, cahil, tamahkâr tiplerin yönetimlerde olması ulusların gelecek adına talihsizlikleridir. Böyle bir durumda Çin’in başarısı ortadadır. Çin, ‘küreselleşme’ modelinde başat güçlerden biri konumdadır. Dağı taşı, kıyıları her şeyi özelleştirip yabancılara satan, pasaport satıp vatandaşlık dağıtan ülke konumuna gelen Türkiye’nin temel sorunu yaratıcılık mı, tüketicilik midir; en hafifinden durum koyu fludur, anlaşılmamaktadır.

Yeni düzen’in iki kilit efendisi var: Anglo-Sakson’lar ve Rusya <arkasında Çin, İran, Kuzey Kore ve Suriye kümesi>. Yeni dünya düzeninde, eğer Üçüncü Inkilâb-ı Kebir gerçekleşecekse, iyi polis-kötü polis rollerini bu ikili önceden yüklenmişlerdir.

Ulus toplumlar <Avrupa devletleri> gerçekten kendi yetkinliklerini dünyaya kanıtladıkları ölçüde kimliklerini koruma imkânı bulacaklardır. Yeni dünya devriminde toplumlar, geçmişsiz yeni anlatılar dünyasına taşınacaktır. Bir bakıma toplumlar, kimlikli yığınlara dönüştürülmek istenecektir. Bu durumu dünya toplumları ölçeğinde düşündüğümüzde -her ne kadar Amerikan toplum yapısında görülen katmanların yanı sıra bir de bunların dışında hem içerde hem dışarıda patronlar kategorisi görünüyorsa da- toplumların sosyolojik yapılarının buna göre tasarlandığı görülüyor.

Düzende başat ülkelerin yer alacağı ulus devletlerin sayısı sınırlı olacaktır. Bunların arasına alttaki basamakta yer alacak <beyaz gömlekliler işlevi görecek> ulus devletle, duruma göre gelişmeleri izlenerek aralarına bir veya iki beyaz gömlekli ulus devletin yeni üye olma olasılığı olacaktır. Üçüncü kategoride yer alan ulus devletler ise, düzenin mavi gömleklileri işlevini yüklenecektir. Bu düzeyde olan veya bu düzeye inmiş ulus devlet toplumlarına verilecek işlevleri gerçekleştirecek, üstün cesaret ve sadakatle yerine getirecek kâhya ve yamaklar, onlar için seçilmiş efendilerce yerine getirilir. Yeni devrimin tasarladığı ve gerçekleştirilecek düzende yer almak, yönetici masasında yer almak Türkiye’nin elinde idi. Türkiye el ağzına bakıp sahip olduğu yapılmış kurumları ve üretim yapılarını tahrip ederek bu imkânı heba etmiştir.

Bundan önceki yazımda çözümlerden söz etmiştim. Yapılan yanlışlara yenileri eklenerek tarih içinde yürümek katmanlardan birini önümüze getirecektir. Fakat yeni kapsamlı devrim için ulus devletlerin akıl, zihin devrimine de ihtiyacı vardır. Körleşmiş, cehalete bulanmış toplumların mavi gömlekliler kapsamında kalması bir tercihtir veya orada tutsak edilme sonucudur. Bu gerçeğin ortaya çıkmamasını, sadece toplum yönetimine fareli köyün kavalcısı işlevi ile getirilmiş olanlar sağlar.

Mavi gömlekli ulus devlet veya bu düzeye indirilmiş ulus devlet toplumlarında sürekli biçimde görevlendirilmiş kâhyalar ve yamaklar, kendi toplumları üzerine türlü göz boyamalar ve türlü ‘abidik gubidik’ numaraları ile getirtilip oturtulurlar.

Yeni devrim düzeninde kendileri dışında kalanları geçmişsiz bir geleceğe hazırlama tasarımı gerçekleşebilir mi? İnsanın ve toplumların doğasını düşünürsek, küresel ulus devletler düzeninde masada oturanlar arasında henüz bu süreç yeterince belirgin görünmüyor. Ama bu yönde bir akışın devrime kazandırılmaya çalışıldığı da açıktır. Bu olgunun en önemli vurucu unsurlarını ve mimarisinde yer alan özellikleri şöyle sıralamak mümkündür: yerel üretim ağlarının verimli ve süreklilik içinde geliştirilerek sürdürülmesi, uzay teknolojisi ve akıllı robotlar ile gezegenlerde ve gezegenler arası üretim alanları yaratmak, nano bilim ve teknoloji araştırmaları sonuçlarının stratejik alanlar için kullanımı; biyoloji, biyo-kimya ve canlılar <bitki, hayvan ve türlü yaratıklar> üzerine gen teknolojisi ile yapılabilir değişimler, doğanın değiştirilmesine yönelik iklimleme teknolojisi, yapay zekâ teknolojisi, biyo-teknoloji, elektro-manyetik iletişim ağları ve dalgaların kullanım teknolojisi, tarım alanlarını her tür denetim altına alıcı tedbirler, önleme veya kısırlaştırma teknolojileri gibi zamanımızı hızla dönüştürücü etkinlikler ilk akla gelenlerdir. Bu devrim, baş döndürücü bir değişimi gerçekleştirme yolunda adım atmaktadır.

Sonuç

Ana çizgileri ile tasvir etmeye çalıştığımız dünyanın değişimleri üzerine sonuç olarak şunu ifade etmek gerekir. Fâtih’in yaptığı devrimlere süreklilik kazandırma yerine onları tahrip edenler koca bir imparatorluğu yıktılar. M. Kemal Atatürk’ün ve arkadaşlarının kurmuş olduğu Türk Cumhuriyetini yıkılışa götürecek olursak kim kimden hesap soracaktır, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, yıkılırsa hepimiz suçluyuz, demektir. Unutmayalım, günümüzde karşımıza çıkarılmaya çalışılan Üçüncü Inkilâb-ı Kebir, üstümüze görünmeyen ağır bir sel hâlinde gelmektedir. Virüs, sadece bir çan işlevi görmektedir.

Ülkemize gelince, önceki yazımda kısaca değinmiştim. Ama şimdi sözlerimi, Tanrı’nın 100. yıla ulaştırdığı TBMM kuruluşunun 100. yıl kutlama mucizeleri ile bitirmek istiyorum. Belki bunlar iflah olmazları ıslah olma, utanma sürecine getirir.

Size, 2020 yılında Tanrı’nın mucizevi Cumhuriyeti kuranlara gösterdiği bağışlardan, yüzüncü yıl mucizelerinden söz etmek istiyorum. Fikret Türkmen arkadaşımın bana hatırlattığı bu mucizeleri herkesle paylaşmak benim için vacip bir iştir. Söyleyelim: Bu yıl ilk teravih namazı, 23 Nisan Bağımsızlık ve Çocuk Bayramı’na isabet ediyor. Kadir gecesi, 19 Mayıs Gençlik bayramına; Aşure günü 30 Ağustos’a; Mevlid kandili ise, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na isabet ediyor. TBMM’nin kuruluşunun 100. yılında buna mucize derim. Bu mucize karşısında Türk milletinin düşmanları Tanrı’nın lanetinden kurtulmayacaktır, kanısındayım. Hepsi bir şekilde helâk olacaktır ama elbet bunun zamanını tayin edecek Tanrı’dır. Ama inanıyorum ki, M. Kemal Atatürk’ün çizdiği program izlenirse Türk milleti karanlıktan aydınlığa çıkacak ve üçüncü dünya düzeninde kendine yaraşır yeri alacaktır. Eminim bunlar da, Üçüncü İnkılâb-ı Kebir ve korona virüsüyle ilişkili olarak düşünmemiz ve intibaha gelmemiz için Tanrı’nın yaptığı son uyarılar olabilir. Ne diyordu şâir: N’eylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanmadın olacak / Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında… Ecel alır, yer gizler, canlar kalası değil.

7 Nisan 2020

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları