17.06.2021

Doğu Akdeniz, Adalar Denizi ve ötesi

Yunanistan'ın Doğu Akdeniz ve Adalar Denizindeki saldırgan tutumlarının tarihî bir dayanağı yoktur. Bu tutum karşısında geçmişteki hatalar tekrarlanmamalıdır.


Adalar Denizi

Adalar Denizi

Önavrasya Türk imparatorluğu ve Osmanlı hanedanı dönemi

Türklerin 1040’ta temellerini attığı ikinci anayurtları olan Önavrasya Türk imparatorluğu toprakları üzerinde birçok hanedanlar yanı sıra bir çok hanlık, beylik dönemleri de yaşanmıştır. Osmanlı hanedanı imparatorluk yönetimine aday olduğunda gelen hanlar arasında Türklük bilinci ile olduğu kadar çağın ilimleri ile de yakından ilgilenen II. Murad, oğlunun Avrupa ve Asya’nın en iyi bilim adamları tarafından eğitim görmesine özen göstermiştir. Fatih Sultan Mehmed adını taşıyacak olan bu çocuk müthiş yeteneği ve kapasitesi ile Avrupa ve Asya ilimleri ve bilgisi ile yetiştirilmiş, yedi dil bilen, bu dillerde tartışan, düşüncelerini ifade eden kafası aydınlık biridir. Bir matematikçi ve mühendistir. Şairdir. Hüsn ü hat sahibidir. Resimden, heykelden, gravürden haberdardır. İslamı ve Hristiyanlığı tevhid etmenin yollarını arayan aydınlık bir kafaya sahiptir. Olabilir mi, sorusuna cevap aramıştır. İstanbul’u alacak topların mühendislik hesaplarını yapmıştır. Akla, bilime, araştırmaya dayalı tedrisat yapan aklî ilimleri medreselere <dönemin üniversiteleri> yerleştirmiş, Uluğ Beğ’in öğrencisi Ali Kuşçu’ya rasathane kurdurup başına geçirmiştir. Devleti teşkilatlandırıp karada ve denizde sonuç alıcı gücü ve yeteneği yüksek düzeye getirmesi, bunları imparatorluk yapısına yaraşır biçimde örgütlemesi onun en önemli özelliklerini ortaya çıkarır. Çağın en ileri, akla, ilme, teknolojiye açık bir dünya görüşü eşsiz bir armada yaratmıştır. Yarattığı armada kendini yenileme ve çağdaş gelişmeleri bünyesine katma yeteneğini yitirirse de bu gücün etkinliği ölçüsünde hayatını sürdürmüştür. Fatih’ten sonra da onun gibi aydınlık kafalar elinde kendini sürekli ileri taşıma yeteneği olan yöneticiler gelseydi acaba tarih böyle mi akıp giderdi?

Babalar ve oğullar, ya da torunlar tarihimizde birbirlerine benzemedikleri, yani aynı donanım ile yetişmeleri ortadan kalktığında Türk milletinin felaketine yol veren, bedelleri ağır trajedilere yol açmışlardır.

Önavrasya Türk İmparatorluğu da, Osmanlı hanedanı döneminde bu trajedileri yaşamak durumunda kalmıştır. Kanunî’yi izleyen dönemde aklî ilimler medreselerden kovulduğunda, rasathane yıkıldığında Türklerde bir akıl tutulması süreci başlamıştır. Çağın akıl, bilim ve teknolojisinden devlet kurumları koparılınca ilerleme de dumura uğramıştır. Avrupa yeni dünyalar üzerinde denizcilik teknolojisinde ilerlerken, çakılı topların yerini hareketli çelik toplar alırken, pala yerini ateşli silahlara <tüfeğe, tabancaya> bırakırken, rakiplerimiz türlü alanlarda yeni buluşlar ile ilerlerken, keçeye pala sallama, taş gülle atan hareket kabiliyeti sıfır, çakılı toplar ile elbette etkili olunamazdı, olunamıyordu. Bozgunlar, toprak kayıpları birbirini izler duruma gelir. Devlet çaresiz duruma düşmüştür.

Avrupa ülkelerinin gelişmelerini izleme olanağı bulan Türk aydınları devletin idare ve düşünce yapılarının, millet anlayışının kökten değiştirilmesi icap ettiğine kanaat getirdiler. Çünkü yama tarzı müdahaleler bir sonuç vermiyordu. Koca imparatorluk, ne yazık ki, çatırdamaya, dağılmaya yüz tutar durumdaydı. Türk aydınlarının gerçekleştirmeye çalıştığı Türk aydınlanma hareketi olan ‘Tanzimat’ da çare olamadı. Çünkü, değişim ve dönüşümü gerçekleştirecek kadrolar yoktu. Ekonomik açıdan sömürge konumuna düşen imparatorluğu kurtarmada, sınırlı sayıda Türk aydınlarının girişimleri de çare olmaktan uzak görünüyordu.

Birinci Dünya Savaşı sonrası gelişmeler ile imparatorluk kurtarılamamıştır. Kendi dışında olup bitene zamanında dikkatini vermeyen ve bu gelişmelere göre kendini geliştirmede acze düşen devlet, kendini tarihin mezarlığında bulur. Ve çağdaşlığı izlememenin, gecikmişliğin bedelini Sevr antlaşmasını imzalayarak öder. Sultan, payitahtın altın anahtarını İstanbul’u işgal eden <İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan> kuvvetleri başkomutanına reverans ile takdim ederek, Anadolu’ya geçip mücadele etme yolunu bırakır ve yitirdiği devletin topraklarından ebediyen çekip gider.

Türk milletinin yeniden dirilişi ve Tanrı’nın gönderdiği bozkurt

Türk milliyetçileri, Kuva-yı Milliyeciler tükenmişliğe direndiler. O günün zor şartları altında, ellerindeki imkân ve kabiliyetleri sonuna kadar zorlarken etkin biçimde kullanarak işgal edilmiş imparatorluk topraklarından kurtarabildikleri kadarı ile yepyeni bir Türk vatanı yaratmayı başardılar. Bu eşsiz bir başarı, bir diriliş, Ergenekon’dan Türklerin yeniden çıkış hamlesidir. Mustafa Kemal Atatürk, bu mucizeyi yaratanların başında bulunan mucizevi bozkurt’tan başkası değildi. Türk milleti yok olmasın, tarih yürüsün diye Tanrı tarafından gönderilmiş bozkurt idi. Türk devleti kurulup hedefler belirlendi. İlk hedef ‘Akdeniz’ idi. Tam bağımsız devlet haline gelmek, dünya medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğmak temel yürüyüş yolu olarak belirlendi. Ben buna, Türklerin yeryüzünde eşitler arasında en eşit konuma gelme hedefi diyorum. Türkler aklın, bilimin ve teknolojinin efendisi konumuna girdiğinde bu hedefler gerçekleşecektir. Türkiye Cumhuriyeti hiç şüphe yok ki, Türkleri cehaletin zifiri karanlığından kurtarıp geniş ölçüde okur-yazar, dünyayı izler duruma getirecektir.

Avrupa ülkelerinin sömürgeleri konumuna getirilen tüm İslam ülkeleri türlü oyunlar ile cehaletin zifiri karanlığına mahkûm edilmiştir. Bu düzene süreklilik kazandıracak bir yol kendilerince bulunmuştur. İslam ülkelerinin her birine kendilerine sadakatle hizmet edecek para ve makam, sefahat ve saltanat düşkünü, toplumlarına ihanetleri ile meşhur kâhyalar ve yamaklar tayin edilmiştir. Günümüze kadar bu kâhyalar ve yamaklar eliyle İslam ülkelerinin her biri zifiri karanlığa mahkûm edilerek yönetilmekte ve sömürülmektedir. Kâhyaların işe yaramayanları çağın medeniyeti adına öldürülür, yerlerine yenileri konur. Oralarda bu sistem bugün de devam etmektedir.

Türk milleti bugün, bu sistemi kendilerine uygulamak isteyenlerle karşı karşıyadır. İçimizden devşirdikleri ihanet şebekeleri ile bu tabloyu gerçekleştirmek istiyorlar. Ülkemizde yaşadığımız, yaşamakta olduğumuz ve yaşamamıza hazırlanmakta olan sahnelerde bu olaylar ‘yeni’ Türkiye projesinde yer almıştır. Bu proje hiç şüphesiz BOP projesi için hazırlanmış mükemmel mimarisi ile bir dönüştürme projesidir. Gören gözler için ülkemizde verilen işlevi aynı mükemmeliyet içinde yerine getirmektedir. BOP da öyle değil mi? Türkler, tüm İslam ülkelerinde yaşanmakta olan zifiri karanlığa bu projeler ile çekilmek, dünya medeniyet yarışından koparılmak isteniyor.

Türk milletinin birliği, tekliği, eşitliği, bir millet olma bilinci, kaderde tasada ve kıvançta birlik olma millî ruhu, duygu ve düşünüşü paramparça edildi. Etnik bölücülük, 36 etnik grup laf salatası ile toplumun sosyolojik açıdan üzerinde durduğu atkı ve çözgüleri lime lime ediliyor. İnançlar üzerinden düşmanlıklar körüklendi. Yetmedi, tarikatlar ve cemaatler üretildi. Bunlar arasında rekabet alanları yaratıldı.

Tarikat ve cemaatler, holdingleşip devlet kadrolarını işgal etmeye başladılar ve buralarda güç gösterilerine gittiler. Silahlı örgütler kurdukları da söyleniyor. Kimileri bunların kalkışma yapacakları tehlikesini haber veriyor. Şimdi de bunlar birbirlerini ülkede silahlı kalkışma yapacaklar diye açıkça ihbar eder konuma geldiler. Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye bunların elbirliği ile bir çöküşe ve dağılmaya hazırlattırılmaktadır. Suriye’de sınırda ortaya çıkan oluşumlar ve bunların uzantıları da birilerinin başlatacağı kalkışma hareketi ortamını sürekli gözetlemektedir. El-kaide, Işid, Nusra, Tahrir el-Şam gibi daha bin bir türlü terörist grup bu tür kalkışmanın neresinde yer alır? Bunlar bir tür paralı terörist. Bütün bunlar düşündürücü gelişmeler olsa gerektir.

Böyle bir durumda aklıma gelen Lord Curzon’un sözleridir. Lord Curzon’un, Lozan’da antlaşma imzalandıktan sonra Türk delegasyonuna şu sözleri söylediği rivayet edilir: “Bugün aldıklarınızdan daha çoğunu günü geldiğinde kendi elleriniz ile bize geri vereceksiniz.” Kendilerine hizmet edenlerin itibarlarını iade ettiren güç, takdire şayan bir güçtür. Acaba Ergenekon ve Balyoz ile darmadağın edilen devletin başına gelen 15 Temmuz vakası, son büyük Türk devlet adamı, rahmetli Rauf Denktaş’a yapılanlar, Lord Curzon’u doğru çıkarma adına atılan adımlar mı? Acaba bize işte o günlerdesiniz mi denmek isteniyor da biz işi pişkinliğe mi vuruyoruz? Ne diyorsunuz ey okuyucular?…

’Ak’ ve ‘Türk karışımı’ toplumlar – sömürgecilerden farkımız

Türkler, batıda yer alan yerleri hep ’ak’ sıfatı ile belirlemiştir. Ak, batıyı, batıda olanı belirler. Akdeniz, batı denizi demektir. Rumeli toprakları ile Anadolu toprakları arasında kalan denize ise ‘Adalar Denizi’ adını vermişlerdir. İrili ufaklı binlerce ada ve kayalıklardan oluşur. Bu deniz, jeolojik dönemlerde veya daha sonra kıtanın çöküntüye uğraması sonucu ortaya çıkmış, suya gömülmeyen kara parçaları da bu adaları ortaya çıkarmıştır. Anadolu kıyılarına yakınlığı görülen adalar su altında karaya, kıyılarımıza bağlıdır. Bugünkü Yunan kıyıları ile bir bağları yoktur. Siyasi durum ise, oldukça karışıktır ve bugün abidik gubidik içinde yürüyüp gitmektedir. Yunanistan’ı aklı başında, birikimli devlet adamları yönettiğinde hakkaniyet kuralları işlemiş ve gösterdiğimiz anlayış zamanında değerlendirilmiştir. Adalar Denizi sorunları âdil biçimde çözülmediği sürece her iki taraf için baş ağrısı durumunu koruyacaktır. Bugün mübadele ile gidenlerin çoğunun kökeni, Türk’tür; Karaman Türkleridir. Balkanlar’da bıraktığımız Ortodoks Türkler de bünyelerinde yer almaktadır. Kısaca aramızda kan bağı akrabalığı da vardır. Ve ayrıca bu bağ yeni değildir.

Türkler, 5. yüzyıldan itibaren Orta Avrupa’ya yerleşip Karaormanlar ile İdil-Yayık ve Kafkasya arasında ‘Onoğur’ imparatorluğunu kurduğunda Atila, Batı Roma’yı çökertmesinin ardından zehirlenip öldürüldükten sonra, Onoğur boyları ve sonradan onların üzerine gelen öteki Türk boyları Ortodoks mezhebine girerler. Bunların önemli bir bölümü Rumeli’nin her yerine yayılır, Balkanlara Doğu Roma tarafından iskân edilmeye başlarlar. Bu süreç Balkanlarda 12. yüzyıla, Anadolu sahasında 11. yüzyılın son çeyreğine kadar devam eder.

Ukrayna, Polonya, Slovakya, Baltık ülkeleri, Romanya, Bulgaristan, Karadağ, Hırvatistan, Bosna ve Rumeli’nin hemen her yerinde Türk kökenli insanlar Ortodoks mezhebine alınır ve yerleştirilir. Finler ve Macarlar ile sadece inanç farklılığımız var. Ruslar dahil, kültürlerimizdeki müştereklikler, Türklerin yarattığı karışımlardan gelir. Bosnalılar, Oğur/Hun Türklerinden itibaren Türk’türler. Slavlar ile karışmaları veya kilise diline bağlanmaları inançları ile ilgilidir. Harvard’da ‘Bosnalılar kimdir?’ adlı yapılan çalışmada yüzde 86 Türk kanı taşıdıkları, Türk kültürü ile yaşadıkları ortaya konmuştur. Bu çalışmayı biz yapsak ‘ırkçı’ derlerdi.

Türkler, vergi veren hiç kimsenin dinine, diline ve kültürüne karışmamıştır. Avrupa sömürgecilerinden en önemli farkımız budur. Başlangıçtan bu yana hep dünya düzenini kurmaya ve bu düzeni yönetmeye talip olmuşuzdur. Fatih’in başucu kitabının Cengiz Han’ın hayatını ve seferlerini anlatan kitap olduğu bilinmektedir.

Sömürgeciler ve Türkler

Sömürgeci ülkelere baktığımızda, onların işgal ettikleri ülkelere dinleri, dilleri, idari yapıları ile ve kaynaklara el koymak için, toplumları bölüp idare etmek üzere gittikleri görülür. Sömürgelerde yaşayanları parçalayıp yeni diller icat ederek onları birbirleriyle anlaşamaz duruma getirmişler; sonra da kendi dillerini öğretip konuşturmuşlardır. Asya’da böyle, Amerika kıtasında, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde böyle yapmışlardır. Önavrasya ve Merkezî Avrasya üzerinde de aynı işlemleri yaparak Türkleri ve Arap milletini paramparça etmişlerdir. Orta Avrupa ve Balkanlarda diller eğitilerek, mecbur tutularak dönüştürülmüştür. Oralarda Türklüğün, tozlar üfürüldüğünde altından kalkıp doğrulacağı şüphesizdir.

İslâm dünyasını, bilim hayatını ‘Gazali’ mahvetmiştir. Aklı imha edip ilmi ve teknolojiyi yok etmiştir. Geri kalmanın nedeni büyük ölçüde Türklerde ve İslam dünyasında Gazali anlayışı ve naklî bilginin güvenilirliğine olan aşırı inanılırlıktır. Aklın ve ilmin kapısı kapanınca, Kadızadeliler ve Gazali anlayışı Türklerde de İslam ülkelerinde de ilerlemenin önünde engel olmuşlardır.

Tarihin etnik karışım ve olayları yazıyı bu noktaya taşıdı. Ancak bu gerçekliklere dokunmak icap ediyor. İcap eden bir başka husus da Doğu Roma’nın Hıristiyanlaşan Türkleri sadece Balkanlara/Rumeli’ye değil, aynı zamanda 5.-10. yüzyıllar arasında Anadolu’ya da yerleştirdiği gerçeğidir. Balıkesir-Muğla Eksenine, Eskişehir-Konya eksenine, Doğu Karadeniz vilayetlerine, şenlendirilmek üzere Türkler yerleştirilmiştir. Kars ve havalisi ile Hatay bölgesine ise hudut muhafızlığı için Türkler iskân edilmiştir. Bu konularda Bizans-Doğu Roma kaynaklarında pek çok araştırma vardır. Konuya ilgi duyanlara Amerika’da yapılmış tezleri taramaları tavsiye edilir.

Türk dili ile konuşan Türklerin sayısı Anadolu’da ‘Turqia’ adıyla yurt kuracak ölçüdedir. Daha çoğu da Balkanlarda ve Avrupa’dadır. Romanos Diogenes’in 200 binlik ordusunun önemli bir bölümü kendi dilinden başka dil bilmeyen Ortodoks Türklerden oluşuyordu. Bunların hemen hepsi saf değiştirip Alparslan’ın 60 bin kişilik ordusuna katılır ve güç dengesini değiştirirler. Anadolu kapıları bu Türklerle açılır. Bu Türklerin çoğunun yaşadığı yer, 11. yüzyıla kadar Sakarya ırmağının batısı, Ege kıyılarına kadar uzanan topraklar, ‘Turqia’ adını taşır. Çaka Bey burada Bizans’a başkaldırıp bağımsızlığını ilan eder. Ama sadece burası değil, Türkler Merkezî Asya dışında Orta Avrupa üzerinde de ‘Turqia’ kurdukları gibi, Suriye ve Mısır’da da bir ‘Turqia’ kurmuşlardır. Osmanlı hanedanı döneminde Türkler, bu üç ‘Turqia’ topraklarını birleştirip Önavrasya’da Türk imparatorluğu şeklinde bir ‘Turqia’ yapmayı başarmışlardır.

Ancak, bu gerçek, Türklerin bu topraklar üzerinde farklı inançlar içinde bir arada yaşamalarını, Türklüklerini bilmelerini engellemez. Muhammedî, Musevî ve İsevî Türkler bir aradadır. Bunların doğrusu Türk oldukları gerçeğini inanç örtüsü kapatmıştır. Şunu unutmayalım. Bugün dilleri ve inançları farklı olsa da Türklerin kimler olduğu herkesçe gerçeklik içindedir. Karaorman, Bavyera bölgesi kimi Balkan halkları, Orta Avrupa halkları kırma diller konuşuyor ise, onların nasıl bir karışım altında küllendirildikleri üzerinde durulması iyi olur.

Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi

Bu kısa saplamayı geçtikten sonra gelelim Adalar Denizi sorununa. Eskiden diplomasiyi ve diplomasi tarihini, kendi siyasi tarihini ve yabancı dili çok iyi bilenler hariciye mesleğine intisap ettirilirdi. Orada çeşitli görevlerde tecrübe edilir; yurtdışı görevler verilir; elçilik, konsolosluk ederlerdi. Şimdilerde kimi tutarsan o elçi olabiliyor. Tabii diplomasinin zır cahili adamlar da söz edeceğim diye bilmediği konularda çam üstüne çam devirmekten kendilerini alamaz oluyorlar.

Ruslar savaş gemileri ve kara ordusu ile İstanbul’a kadar yaklaşır. Ayastefanos gibi çok ağır şartları olan bir antlaşma yapılmasını isterler. Zamanın Hariciye <Dışişleri> Nazırı <bakanı> bu antlaşmayı imzalarken hıçkıra hıçkıra ağlayarak şunları söylemiş: ”Ağla gözlerim ağla, hicran yaraşır / Erkeksiz vatana düşman yaraşır.” Durumu bir düşünün, ağlayan bakanı ile bu sahne neye benziyor? ‘Yes be annem’ diyerek KKTC’yi tarihe gömme heveskârlarını hatırlatmıyor mu? Oradaki gibi oldu.

Düşmanlarımız kendilerine düşen payları üzerine maraza çıkarınca aynı yıl Ayastefanos’tan Berlin antlaşmasına gidilir. Herkes payını alır, susar. Kıbrıs adasına İngiltere çöker ve orada kalır.

Eblehler dışında herkes oranın ne denli stratejik, hayatî değeri olduğu gerçeğini bilir. Fazıl Küçük, Rauf Denktaş, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Bülent Ulusu ve onların ekiplerine ne kadar teşekkür edilse azdır. Ha, bir de Annan Planı kabul edilsin diye bir taraflarını yırtan ‘yes be annem’cileri tokatlayıp o planı reddeden Kıbrıs Rumlarına teşekkür etmeliyiz. Yoksa yandı gülüm keten helva, olurdu. Kıbrıs’tan Türkler sürülür, temizlenirdi.

Doğu Akdeniz’de bir uçak gemisi, bir büyük deniz üssü olan Kıbrıs Adasında KKTC bugün varsa, bu olanağı bütün Türkler, bu kahramanlara ve Annan planına hayır diyen Rumlara borçludurlar. Yoksa avare kasnak gibi Doğu Akdeniz’de dolaşmaya çıkan Türkler olurduk ancak.

Balkan Harbi sonunda Girit’i Osmanlı 1911 yılında Yunanistan’a teslim eder. Trablusgarp ve 12 adanın 29 Eylül 1911 yılında kaybedilmesinden sorumlu Sadrazam Hakkı Paşa istifa eder. Buralar İtalyanların eline geçer. Anlaşma, Lozan’ın iskelesi olan Uşi kasabasında imzalanır. Bu anlaşma ile başlayan ağır toprak kayıpları, koca imparatorluğun parçalanıp yıkılmasına sebep olan bir başlangıç olur. Türkler, 14 Kasım 1913 yılında Yunanistan ile Atina antlaşması yapar. Buna göre, 1. Girit’ten herhangi bir hak iddiasından vazgeçildi; 2. Adalar Denizi adalarının kime verileceği 21Temmuz – 10 Ağustos 1913 Londra antlaşmasına göre yapılacaktır. Buna göre Taşoz, İmroz ve Meis bizde kalıyor, sair adaların tamamının Yunanistan’a verilmesi kabul ediliyor; Balkan harbi başında 12 Ada İtalyan işgaline uğrar ve onlarda kalması da kabul edilir.

İtalyanlar, 12 Ada’yı 1947 yılına kadar ellerinde tutar. İtalya, 1947 yılında bir anlaşma ile 12 Ada’yı Yunanistan’a devreder. Böylece Yunanlılar Adalar Denizi üzerinde bulunan adalardan Girit, Rodos, Taşoz, Limni ve Sakız adalarını antlaşmalar ile alır. Bu durum Osmanlı idaresinin tutumu nedeniyle ortaya çıkmıştır. Osmanlı idaresi tüm adaları koruyacak donanmadan mahrumdur. Adalar Denizi’nde bulunan diğer adaları Yunanlıların işgal etmiştir. İtalyanların 1947 anlaşması ile 12 Ada’yı devretmesi ile de sorun derinlik kazanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, kıyılarında olan adaları ve kayacıkları sınırları içinde korumasına almıştır. İmroz, Bozcaada ve Tavşancıl adalarını eldeki imkânlar çerçevesinde topraklarına katmıştır. Altın anahtarı işgal kuvvetleri komutanına teslim edilen İstanbul yeniden fethedilerek düşman çizmesinden kurtarıldığı gibi Edine gibi ikinci başkent de kurtarılmıştır.

Sonuç

Tarihe saygısı olmayanların, tahkir ve kabadayılıklar ile esip gürleyenlerin ne kendi milletlerine ne de insanlık tarihine yer edecek olumlu bir katkıları olabilir. Bugün Türklerin içine düşürüldüğü manzara yürekler acısıdır. Unutmayınız: Bu toprak üzerinde çocuklarınız yaşayacaksa, çan sesi yerine ezan sesi duymak istiyor iseniz, düşman bayrağı yerine Türk vatanı üzerine Türk bayrağı gölge etsin istiyor iseniz, bir kere değil, şimdi ve gelecek üzerine bin bir kere düşünerek hareket ediniz. Eblehlik, boş böbürlenmeler tedavi edilemez hastalıklar arasına girer ve hastalığın adına doktorlar karar verir. Ancak, vicdanı, adalet duygusu, vatan sevgisi, çocuklarının geleceği yüreğinde ve beyninde yer eden Türkler için iyice düşünme zamanının geldiği bir süreçten geçtiğimizi hiç kimse aklından çıkarmasın. Sanırım, önümüzdeki en doğru yol budur.

Yazar

Dursun Yıldırım

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.