İslâm düşüncesinde hilâfet sorunu: Başlangıçlar – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______12.05.2019_______

İslâm düşüncesinde hilâfet sorunu: Başlangıçlar

Ethem Ruhi Fığlalı

Batılı ve doğulu önyargısız tarihçiler ile ilâhiyatçıların önemli bir çoğunluğu,İslâm dininin kutsal kitabı Kur’an’ın insan hayatıyla diğer dinlere göre çok fazla ilgili olduğunu[1] ve bünyesinde evrensel ilkelere çok fazla yer verdiğini;   dolayısıyla başkalarına ve diğer dinlere ve mensuplarına karşı, son derece “hoşgörülü”[2]olduğunu; insanları inanıp-inanmama, yapıp-yapmama ve benzeri hususlarda zorlamadığını; inanma, iş/amel ve davranış konularını da onların hür iradelerine bırakmış olduğunu kabul ederler.

Ne var ki hemen her zeminde sürekli gündemde olmasına ve hakkında herkes tarafından bir “hüküm” verilmesine rağmen, bugün bile dünyada en az bilinen, en çok yanlış anlaşılan ve anlatılan bir din durumundaki İslâm’ı, kısa da olsa, “doğru” bir biçimde tanıtmakla işe başlamak gerekir.

Özellikle İslâm düşüncesinde hilâfet meselesinin mahiyetini tam anlamıyla kavrayabilmek için, bölgenin evveliyatının çok iyi tanınmasında zaruret vardır. Ancak böylesine geniş ve önemli bir konunun belli hacimdeki bir yazıda ayrıntılı bir biçimde ele alınması mümkün olamayacağından, burada, sadece bazı temel noktalara dikkat çekilecektir.

İslâm’ın indirildiği Arap Yarımadası, Kuzeyde Mezopotamya, Suriye, Filistin ve bunlara bitişik çöllerle, Doğu ve Güneyde Basra Körfezi ve Hint Okyanusu, Batıda ise Kızıldeniz’le çevrilidir. Güneybatıdaki Yemen bölgesi, ziraata ve nispeten yerleşik medeniyetlerin gelişmesine imkân vermiş sulak ve dağlık bir bölgedir. Geri kalan yerler ise, arada bir rastlanan vahalar ile susuz stepler ve çöllerden ibarettir.

Kabile esasına dayalı bir hayat süren nüfusun çoğu da çoban ve göçebedir. Bunların hayatı, vahalarda hayvanlarının ürünleriyle geçinmek ve komşu kabileleri sık sık yağmalamakla geçer.

Aslında İslâm öncesinde, bu bölge sakinleri iki ana bölümdü: (1)Yerleşik halk;  (2)  Göçebe hayatı süren Bedevî kabileleri.

(1) Yerleşik halk, sayıca çok az olan şehirlerde oturur ve kısmen tarım ve el işleri, ama özelikle ticaretle uğraşırdı.

Kabileler arasındaki yağmalar ve savaşlar için “ateş-kes” demek olan Haram Aylar’da kurulan meşhur Ukâz, Zû’l-Mecâz, Micenne ve Hubâşe panayırları, sadece ticaretin yapıldığı ve el işlerinin sergilendiği mekânlar değil, aynı zamanda şiir ve edebiyat yarışmalarının yapıldığı kültür merkezleridir.

Şehirlerdeki sosyal yapı çok bozuktur. Öyle ki bir tarafta zengin ve güçlü kabileler, diğer tarafta her türlü haktan mahrum köleler ve işçiler, tam bir sosyal eşitsizlik örneği sergilerdi. Mekke’de, güçlü Kureyş kabilesi bu durumun değişmesini hiç istemiyor; egemenliğin ve zenginliğin mutlaka kendinde toplanmasını istiyordu. Bu durum ise toplumda korkunç bir sosyo-ekonomik dengesizlik ve çarpıklık yaratıyordu.

(2) Öte yanda Orta ve Kuzey Arabistan bölgesinde yaşayan halkın ekseriyeti de göçebe bedevî kabilelerinden müteşekkildi.

Bedevî toplumunda birim fert/birey değil cemaattir; mensup olunan kabiledir. Bedevî mensup olduğu ve itibar ettikleri değerlerin taşıyıcısı olan kabilenin bir üyesi sıfatıyla hak ve yetkilere sahiptir. Eğer bir Arap, şerefli bir iş yapmışsa, bu onun şerefli bir soydan, yani şerefli bir kabileden gelişi yüzündendir ve onun yaptığı bu iş, kabilesinin şan ve şerefini arttırmıştır.

Bu açıdan bedevî için kabileye bağlılık, değişmeyen bir değerdir. Bu sebepten onun kültür temelinde ciddî bir değişme, gelişme beklemek, iyi niyetten başka bir anlam ifade etmez. O dönem Arapları için değişim şiddetle karşı çıkılması gereken bir şeydi; çünkü gerçek olan “değişmeyen”di.[3]

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm bile, bedevî Arapların bazılarının inançsızlıkta [küfür] ve ikiyüzlülükte [nifak] yerleşik düzende yaşayanlardan daha beter olduklarını, bu sebeple de Allah’ın Peygamberine indirdiği esasların sınırlarını tanımama hususunda onlardan daha çok şey beklendiğini [9.Tevbe, 97] bildirir. Onlar için fırsatını bulunca saldırganlık ve yağmacılıkta bulunmak, kaçınılmaz bir hayat tarzıdır.

Aynı kavmin/kabilenin bütün üyeleri kendilerini aynı kandan gelmiş sayarlar ve kavmin/kabilenin en yaşlı ve en tecrübelisi reisliğe seçilir. Reisin/şeyhin/başkanın dinî ya da siyasî özel bir yetkisi yoktur. O, diğer kabile fertleri gibi eşit haklara sahiptir, yani kendi eşitleri arasında birinci/bir şef (primus inter pares) tir. Şeyh veya reis, kabile mensuplarına yol göstermekten çok, kabilenin gelenek ve göreneklerine uygun hareket eder; vazife yükleyemez ve ceza veremezdi.

Kabile şeyhi, idareci olarak emretmekten ziyade hakemlik ederdi; çünkü kabile hayatını ecdattan kalan örfler, âdetler, davranışlar ve ataların tuttuğu ve gittiği yol, yani sünnet[4] düzenlerdi. Kabile şeyhi ve ona yardımcı olan yaşlılar meclisi, meselâ Mekke’de Dâru’n-Nedve “sünnet”in dış sembolü ve tek icra organı olarak görev yapardı. Şeyh, kabileyi ilgilendiren meselelerde, kabile meclisi ile istişare ederdi.

Bedevî, bu teşkilât yapısında demokrat bir ferttir. Şeyhi ile bile eşitlik esasına dayalı bir münasebet içindedir; çünkü içinde yaşadığı toplumda her şeyi eşitlik temelinde ele alır. Ancak bu eşitlik anlayışına rağmen, son derece gururlu ve aristokrattır. Her şeyden önce o, kendini üstün, asîl ve şerefli bir varlık olarak görür. Kanının saflığı, asâleti, soy ve nesebi bedevî için sonsuz iftihar kaynağıdır. Bunun içindir ki, eski Araplar’da n e s e b (soy/genealogy) konusu, bir ilim dalı olarak son derece önemlidir.

Bedevî bu anlayışı yüzündendir ki, asabiyye dediğimiz, kabilesine bağlılık düşüncesine her şeyden fazla önem verir. Onun için kendi kabilesinin dışındaki her kabile ve kavim kendisinin tabiî ve hattâ kanunî bir avıdır; dolayısıyla yağmalanmaya veya katledilmeye müstehaktır; yani “yabancı/öteki” ile “düşman”, onun gözünde eşanlamlıdır. Öyle olunca da, kabilesiz bir insan, her şeyini yitirmiş ve yapayalnız kalmış demektir. Onun her şeyi, siyasî, içtimaî ve hukukî her türlü yapılanması kabilecilik üzerine bina edilmiştir. W. M. Watt’ın[5] “tribal humanism”(kabile /aşiret hümanizmi) dediği bu anlayış ve yaklaşım,        a s a b i y y e’ yi , başka bir ifade ile  k a b i l e / a ş i r e t/ c e m â a t  zihniyetini sanki varlık sebebi olarak gördü. Bu bakımdan bedevî için kabilesi her şeyidir.

Nitekim bir köle bile azat edilince, eski efendisinin ailesiyle bir bağ tesis etmeyi, kendi menfaatine sayar. Böyle olan kimselere de m e v 1 â [çoğulu:   mevâlî] denmiştir. Ayrıca kendilerine tâbi olan milletlerden ihtidâ edenleri, başka bir ifade ile Arap olmayan müslümanları mevlâ muamelesine tâbi tutmuşlardı

İşin ilgi çekici yanı, fetihler sırasında İslâm halîfelerinin Arapların bu kabile/cemâat düzenini, askerî teşkilatlanmada da kullanmış olmalarıdır. Onlar ordularını kabile esasları çerçevesinde birliklere ayırmışlar ve fethedilen topraklardaki yerleşmeleri, yine kabile esasına göre gerçekleştirmişlerdi.

Dinî anlayış bakımından putperestlik[6] yaygındı. Gerçi Yemen, Necran ve Medine’de hıristiyanlar ve yahudiler mevcuttu. Hattâ Mekke’de bile, çok az sayıda olsa da, hıristiyanlar ve yahudilerin varlığı söz konusu idi.[7]

Üstelik putperestliğin merkezi sayılabilecek Mekke ahalisi ve diğer bölgelerdeki putperestler, nazarî olarak her şeyi yaratan bir Allah’ın varlığını kabul ederken, kendilerine Allah’tan daha yakın saydıkları putlara tapmaktan da geri kalmıyorlar ve onlardan her şeyi umuyorlardı.

Ayrıca kabilelerin de kendilerine mahsus ilâhları vardı. Araplar bu putlar için kurban keserlerdi. Aslında ilâh ve ona tapınma, kabile ile ayniyet kurmak ve onunla birlik olmak demekti. En önemlisi, kabile dinine riayet, siyasî iktidarın; dini inkâr da ihanetin tek göstergesi sayılırdı.

İşte İslâm, yukarıda özetlendiği gibi, karmakarışık ve derin tezatlarla dolu içtimaî, iktisadî, ahlâkî ve dinî anlayışın hüküm sürdüğü, insan şeref ve haysiyetinin sadece kabile şerefi ile eş tutulduğu, her türlü insanî değerin “değer” olma vasfını yitirdiği bir coğrafyada,[8] Mekke’de, 610 mîlâdî yılında Hz.Muhammed (s.a.s.)’e indirilen vahiyle başlamış ve Medine’de 632 yılında tamamlanmıştır. .

Bu yönüyle Kur’ân, Mekke-Medine coğrafyasının 610–632 yılları arasındaki tarihî, siyasî, içtimaî, ahlâkî ve kültürel kesitini “model” alarak bütün insanları “doğru yol”a iletmeyi amaç edinmiş bir Kitâb’dır.

İşte bu Kitâb’ın ilk sözü olan  “Oku” emriyle  r i s â l e t  görevine başlayan   örnek  ve  güvenilir  insan  Hz. Muhammed, Cahiliye devri denen İslâm öncesi Arap coğrafyasını ve hattâ insanlığın  inanç sistemini temelinden sarsmış ve tarihin akışına girerek ona müdahale etmiş, değiştirmiş ve insanı süreklilik, yani  i s t i k r a r  içinde bilgi,  inanç/îmân ve ahlâk ile donanmış bir ortamda yaşamaya çağırmıştır.

Onun inanılmasını istediği Allah inancını şu üç esasa dayanan t e v h î d prensibi ile aynîleştirmişti:

1)  O, Allah’ın Resulü’dür; bütün insanlara hak yolu anlatmak ve insanları mutlak vuku bulacak kıyamet günü karşılaşılabilecek azâbın tehlikesine karşı uyarma görevi ile görevlendirilmiştir.

2)  Gerçi müşrik Araplar, Allah’ın yaratıcılığına inanıyorlardı [Msl. bkz. 29. Ankebût, 61, 63; 31. Lokmân, 25; 39. Zümer, 38], ama kendilerini Allah’a yaklaştırsın ve şefâatçı olsunlar diye putlara tapmaktan [Msl. bkz. 39. Zümer, 3; 10.Yûnus,18] da geri kalmıyorlardı. Onun için artık Araplar arasındaki puta tapma alışkanlığı tamamen kaldırılmıştır. Putlar, kesinlikle Allah olamazlar.

3) Araplar Allah’ın yaratıcılığına inanmalarına rağmen, ahirete inanmamakta ve insanın varlığının ölüm ile tam bir yokluğa gömüldüğünü ve tekrar diriltilmeyeceklerini söylemekte idiler [Msl. bkz. 6. En‘âm, 29; 36.Yâ-Sîn,78; 44. Duhân, 34-36; 45. Câsiye, 24].

Kur’ân Araplara, bu dünya hayatından sonra başlayacak ebedî bir hayat olduğunu ve herkesin öldükten sonra diriltilerek dünyadaki hareketlerinin hesabının kendisinden sorulacağını; ameli/davranışları iyi olanların mükâfatlandırılacağını, kötü olanların ise cezâya çarptırılacağını söylediğinde onlar, Hz. Peygamber’e şiddetle karşı çıkmışlardı.

Onlara göre kabilenin dinini inkâr ederek sadece Allah’ın varlık ve hükümranlığını kabul etmek,  yani t e v h î d’ e inanmak ve bağlanmak demek, siyasî ve içtimaî açıdan itaatsizlik ve ataların s ü n n e t i’ ne ihanet demekti. Oysa t e v h î d, diğer ilâhî dinlerin olduğu gibi, İslâm’ın da vazgeçilmez şartı idi. Allah’ın Hz. Peygamber aracılığı ile insanlara gönderdiği din de adalet, sevgi ve rahmete dayanmakta idi.

Allah ile insan arasındaki ilişkiler, İslâm’da da tıpkı Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta olduğu gibi, tamamen özgür iradeye dayanır ve ahlâk temellidir; çünkü “Allah’ın Sünneti”, yani kanunlara, sebep-sonuç ilişkisine dayalıdır ve O’nun fiillerinin hiçbiri hikmet, maslahat (insanın/kamunun yararı), sebep ve illetten bağımsız değildir.[9]

Yüce Allah, Mekke’de ilk inen ayet ve surelerde toplumun çözüm bekleyen hayatî meselelerinin şirk, puta tapma, ahirete inanmama, fakirlerin sömürülmesi, ticarî ve içtimaî ahlâksızlık, topluma karşı sorumsuz davranışlar olduğunu açık ve kısa ifadelerle, ama anlamı derin, düşündürücü ve vurgulu bir üslupla sıkça söyler.[10]

Medine’de ise İslâm, çok kültürlü ve çok dinli bir ortamın dinidir.

Burada müslümanlar, yahudi ve hıristiyanlarla daha yakın temas içinde oldular; iç içe yaşadılar. Hattâ çok kısa sürede Medine’de kurulan şehir devletinin yönetiminde söz sahibi oldular ve diğer din mensuplarıyla, her ne kadar uzun ömürlü olamamışsa da, Medine Sözleşmesi adıyla meşhur birlikte yaşama antlaşmasını hazırladılar ve uyguladılar. Dolayısıyla burada inen ayetler ve sureler, bir şehir devletinde o günün şartlarının gerektirdiği idarî, hukukî, askerî düzenlemelerle ilgili hususları ihtiva eder. Bu açıdan bu ayet ve sureler daha uzun ve daha farklı bir üslûpla indirilmiştir.

  • Bu yazının devamı gelecektir.

[1]   Krş.  Fazlur Rahman, İslâm, İstanbul: Selçuk Yay. 1981,  206.

[2] Postmodernizmin diline doladığı “hoşgörü” kelimesini, burada yaygın olduğu için tırnak içinde kullanıyor, ama bu kelime ile  “varlığını kabul etmek”, “tahammül etmek”, “göz yummak” anlamlarını kastediyorum. Çünkü “hoşgörü”, “tolerans/müsamaha” anlamında, Ortaçağ Batı dünyasında bütün haklara sahip olan feodal ya da hükümdarların, İslâm dünyasında da baştaki halife/sultan/yöneticilerin, insanlara “lütfen” tanıdığı ya da verdiğini  bir “bağış” olarak bilinir. Oysa Kur’ân’ın İslâm’ı da dahil olmak üzere,demokrasilerde ve eşitlikçi anlayışın gerçekten var olduğu yerlerde, baştaki yöneticilerin ya da egemen güçlerin “lütfu”na ve “müsamaha”sına ihtiyaç duyulmaz. Başka bir deyişle düşünme, inanma, yaşama, mülk edinme ve benzeri bütün insanî haklar ve hürriyetler ile bu haklara ve hürriyetlere sahip olmak için birtakım “efendi”lere ve dolayısıyla onların lütuf, merhamet ve hoşgörüsüne ihtiyaç yoktur. Bunlar, “insan” olarak bizim, Tanrı’nın bize fıtratımızla/yaratılışımızla birlikte sahip olduğumuzu bildirdiği en doğal haklarımızdır, özgürlüklerimizdir. Bu durumda “hoşgörü”yü günümüzde “tahammül/katlanma/ses çıkarmama/dayanma/göz yumma” ya da “saygı/varlığını kabul etme” olarak anlamak, sanırım daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Benzeri yaklaşımlar için bkz. Sami Selçuk, Kısıtlı Demokrasi Sancılı Hukuk, İstanbul: Truva Yay. 2009, 160;

Özdemir İnce, “İdeolojik Bir Kategori Olarak Tolerans”, Hürriyet, 2 Aralık 2008.

  [3]  W.M.Watt bu hususta şu iddialı ifadeyi kullanır: “H. Muhammed’in dönemindeki Araplar için değişim nefret uyandıran bir şeydi ve gerçek olan şey değişmeyendi. Değişime karşı duyulan bu tür bir hissiyat İslâm’da da varlığını devam ettirdi ve bugün bile çok az müslüman kendi dinini gelişen bir şey olarak düşünmeye hazırdır.”, Hz. Muhammed’in Mekke’si, çev. M. A. Ersin, Ankara 1995, 15.

[4]  S ü n n e t, sözlükte ister iyi ister kötü olsun, yol, gidiş, benimsenen tarz,  davranış, üslûp ve âdet demektir. Kelime Kur’ân’da,“sünnetullah” şeklinde kullanıldığında, Allah’ın emir ve yasakları ile değişmez İlâhî kanunları ve tutumu” [Msl. bkz. 33. Ahzâb, 38, 62; 40. Mü’min, 85; 48. Feth, 23]; “sünnetu’l-evvelîn” şeklindeki kullanışlarda da “geçmiş ümmetlerin, toplulukların tuttukları yol, başlarına gelenler” anlamlarına gelir[ Msl. bkz. 8. Enfâl, 38; 15. Hicr, 13; 18. Kehf, 55; 35. Fâtır, 43].

[5] W. Montgomery Watt, What is Islam?, London and New York:Longman (2 nd ed.) 1979, 27.

[6] Kur’ân’daki örnekler için bkz. 4.Nisâ, 116-117; 6. En‘âm, 136-139; 16. Nahl, 20-21, 56, 73, 86-87; 25. Furkan, 55; 29. ‘Ankebût, 61, 63, 65, 67; 37. Saffât, 9196; 39. Zumer, 15, 17, 38, 43.

  [7] Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, çev. A. Açıkgenç, Ank. 1987, 291 vd.

[8] Konu ile ilgili geniş bilgi için bkz. . M. Ş. Günaltay, İslâm Öncesi Arap Tarihi, Ankara: Ankara Okulu Yayınları 2006; E.Ruhi Fığlalı, “Ortadoğu’da İslâm”, Türkiye Günlüğü, XIV (1991),  4 -11; M. Fayda, “Bedevî”, DİA, V,  311–317; ayr. bkz. “Arap”, DİA, III, 272–324.

[9]   Krş. İlhami Güler, Allah’ın Ahlâkîliği Sorunu, Ankara: Ankara Okulu 2002³.

[10]  Krş.  M. Halefullah,  Kur’an’da Anlatım Sanatı, çev. Ş. Karataş, Ankara: Ankara Okulu Yay. 2002, 94, 168 ve çeş. yer.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları