16.10.2021

İstiklal Marşı üzerine düşünceler

Marştaki “ebediyet” vurgusu önemlidir. Türk ırkı ebediyen, sonsuza dek var olacaktır. Ebediyet fikri Türklerde Orhun bengü taşlarına kadar gider.


Yazarımız Ercilasun’un,

Türk Dili dergisinin 831. sayısında (Mart 2021)

çıkmış olan yazısını sunuyoruz.

Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif Ersoy

Marş hangi şartlarda yazıldı?

30 Ekim 1918’deki Mondros Mütarekesi’ni kabul etmesi mümkün olmayan Türk milleti 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk İstiklal Savaşı’nı başlatmıştır. 23 Nisan 1920’de kurulan Büyük Millet Meclisi ile yeni bir yapılanma içine girilmiş, yeni bir yönetimin temeli atılmıştır. İstiklal Savaşı’yla ilgili kararlar mecliste görüşülmekte ve sonuca bağlanmakta; savaş, meclis tarafından yürütülmektedir.

15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal eden Yunan kuvvetleri; Aydın, Manisa, Akhisar, Ayvalık, Balıkesir’den sonra 08 Temmuz 1920’de Bursa’yı, 29 Ağustos 1920’de Uşak’ı işgal etmiş, Anadolu içlerine doğru ilerlemektedir. 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması ise Türkleri Anadolu’nun ortasına sıkıştırmıştır.

09 Kasım 1920’de Türk ordularının Batı Cephesi yeniden düzenlenmiş ve Albay İsmet (İnönü) Beyin komutasına verilmiştir. Yunan ilerleyişini durdurmak üzere hazırlıklara başlanmıştır. 1. İnönü Muharebesi henüz olmamıştır.

İşte bu sıralarda Maarif Vekâleti tarafından “Milletimizin dâhilî ve hâricî istiklâl uğruna girişmiş olduğu mücâdeleyi ifâde ve terennüm için” bir marş yarışması açılır. Şiirlerin son gönderilme tarihi 23 Aralık 1920’dir.

Yarışmaya 724 şiir gönderilmiş fakat bunlardan hiçbiri, kendisi de bir şair ve edip olan Maarif Vekili Hamdullah Suphi tarafından beğenilmemiştir. Bu arada, 06 Ocak ile 11 Ocak 1921 tarihlerinde 1. İnönü Muharebesi de yapılmış ve Yunan kuvvetleri durdurulmuştur. Türk milletinin giriştiği bu ölüm kalım mücadelesindeki millî heyecanın güçlü bir istiklal şiiriyle “terennüm” edilmesine şimdi daha çok ihtiyaç vardır.

O tarihlerde Burdur milletvekili olan Mehmet Akif, “para mükâfatı” sebebiyle yarışmaya katılmamıştır. Böyle millî bir iş için ödül verilmesini kabul etmemektedir. Gönderilen şiirlerden tatmin olmayan Hamdullah Suphi, 05 Şubat 1921 tarihinde Akif’e bir mektup yazar: Pek aziz ve muhterem efendim, amaca ulaşmak için son çare, istenen şiiri sizin yazmanızdır. Ülkeyi bu etkili “telkin ve tehyic (heyecanlandırma, coşturma)” vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ederim.[1]

Akif ikna olur, kalmakta olduğu Taceddin Dergâhına kapanır ve birçok mısraını daha önce yazdığı İstiklal Marşı’nı tamamlar. Şiir 17 Şubat 1921’de Hâkimiyet-i Milliye gazetesi ile Sebilürreşad dergisinde yayımlanır. Meclisin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda da İstiklal Marşı olarak kabul edilir. Meclis reisi Adnan Adıvar, “Hey’et-i muhtereme bu marşı kabul ettiğinden tabiî resmî bir İstiklâl Marşı olarak tanınmıştır. Binaenaleyh ayakta dinlememiz icap eder.”[2] der. Bütün milletvekilleri ayağa kalkar. Aynı zamanda dönemin en iyi hatibi de olan Maarif Vekili Hamdullah Suphi tarafından okunan marş milletvekilleri tarafından alkışlar arasında dinlenir.

Bilinen ve kaynaklarına rahatça ulaşılabilen yukarıdaki bilgileri, İstiklal Marşı’nın hangi tarihî şartlar içinde yazıldığını göstermek üzere bir araya getirdim; marşı incelerken bu tarihî zemini göz önünde bulundurmak gerekir.

Marşın teknik yönü

Önce şiirle ilgili birkaç teknik konuya dokunmak istiyorum. İstiklal Marşı, aruzun feilâtün feilâtün feilâtün feilün kalıbıyla yazılmıştır. Bu kalıpta ilk cüz fâilâtün, son cüz fa’lün de olabilmektedir.

Millî bir marşın niçin hece vezniyle yazılmadığı akla gelebilir. Türk şairleri Müslüman oldukları ilk yüzyıllardan itibaren aruz veznini kullanmışlardır. İslami Türk edebiyatının ilk örnekleri olan Kutadgu Bilig ile Atebetü’l-Hakayık aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Dîvânu Lugâti’tTürk’te de aruzla yazılmış 93 beyit vardır. Hem Kuzey-Doğu, hem Güney-Batı Türklerinde 20. yüzyıl başlarına dek aruz ölçüsü kullanılmıştır. Doğu Türklüğünde Nevayi, Şiban Han, Babür; Batı Türklüğünde Fuzuli, Baki, Nedim gibi büyük şairler şiirlerini hep aruzla yazmışlardır. Tasavvuf şiirlerinde de aruz yaygın olarak kullanılmıştır. Yunus Emre’nin de birçok şiiri aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Bütün bunlardan dolayı Fuat Köprülü, Edebiyat Araştırmaları adlı eserinde “Türk arûzu” terimini kullanmıştır.[3] 20. yüzyılın başlarında Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim bu vezni hiç sıkıntıya düşmeden, bir Türk vezni gibi rahatça kullanmışlardır. Özellikle Akif’in kaleminde İstanbul halkı sanki aruz vezniyle konuşur. İkinci Meşrutiyet yıllarındaki millî edebiyat akımıyla birlikte hece vezni öne çıkmaya başlamıştır. Ancak 1920’lerde Türk şiirinin büyük isimleri hâlâ aruz veznini kullanmaktadırlar. Bu bakımdan şiiri yazan Mehmet Akif de, şiiri mecliste okuyan Türkçü Hamdullah Suphi de, mecliste şiiri ayakta dinleyen milletvekilleri de onun aruzla yazılmış olmasından dolayı bir rahatsızlık duymamışlardır.

Şiir aruz ölçüsüyle yazıldığı için okunuşunda aruzun bozulmamasına dikkat etmek gerekir. Medeniyyet, ebediyyen, hürriyyet gibi kelimeler mutlaka çift y ile yazılmalı ve öyle okunmalıdır. 20. yüzyılın başında İstanbul ağzında bu kelimelerde tek y ile söylenişin yaygınlaştığını Ömer Seyfettin’in yazılarından biliyoruz.[4] Ancak İstanbul’un okumuş kesimlerinde bu kelimeler hâlâ çift y ile söyleniyordu. Akif de bütün şiirlerinde bu tür kelimeleri aruzda çift y’ye denk gelecek şekilde kullanmıştır.

Bazı tiyatro sanatçıları şiiri okurken ilk dörtlükteki parlayacak sözünü parlıycak şeklinde telaffuz etmektedirler. Bu telaffuz vezni bozmuyorsa da 1920’lerin söylenişine aykırıdır. Ayrıca anlam bakımından da kelimenin vurgulu bir şekilde okunması gerekir ve parlıycak okunuşuyla bu vurgu verilemez.

Marşın bölümleri / Şiir hitapla başlıyor

Vezin ve okunuşla ilgili teknik konulardan sonra şiir hakkındaki bazı düşüncelerimi de yazabilirim.

On kıtalık şiiri 2+2+2+3+1 şeklinde bölümlere ayırabiliriz. Birinci dörtlükte şair, kahraman ordumuza[5] (millete), ikinci dörtlükte bayrağa hitap etmektedir. Millî bir marşın hitapla başlamış olması, gönüllerde bir heyecan uyandırması (tehyic) amacına çok uygundur.

Sancak, şafaklarda bir alev gibi yüzmekte, dalgalanmaktadır. “Alev” kelimesi dörtlükte yoktur ama “sönmez” sözüyle Akif sancağı aleve benzetmiş olmaktadır. Yurttaki en son ocak sönmeden de bu alev sönmeyecek, bayrak inmeyecektir. Dörtlüğün son mısraındaki “sahiplenme”, şairle milletin aynı olduğunu gösterir; şair, milletin varlığında kendini eritmiştir. Esasen Akif’in “Bu marş benim değil, milletindir.” dediği bilinmektedir.

İkinci dörtlükteki hitap “hilal”e, yani bayrağadır. Burada bayrak bir sevgili gibi hayal edilmiştir. Sevgili, âşığına şiddet göstermemeli, gülmelidir. Hilale âşık olan da “kahraman Türk ırkı”dır. Klasik şiirimizde sevgilinin kaşlarının da hilale benzetildiğini burada hatırlamalıyız. Akif ve dönemin bütün şairleri klasik şiirimizdeki bu teşbih ve istiarelerle büyümüşlerdir; klasik şiirimizin mecaz ve sanatları -bilinçli veya bilinçsiz- dönemin şiirine yansımaktadır. Ancak bu yansımaların klasik tarzda olmadığını, tamamen yeni ve özgün olduğunu söylememiz gerekir. Yani Akif’te klasik şiirde olduğu gibi hilal kaşlı sevgili ve onun âşığı yok, bayrak ve bayrağa âşık olan Türk ırkı vardır. 1920’lerde ırk kelimesinin, bugünkü gibi antropolojik anlamının yaygın olmadığını; daha çok, soy, nesil, millet anlamı taşıdığını belirtmeliyiz.[6]

Sevgiliye (bayrağa) âşık olan Türk ırkı sevgilisi için kanını dökmeye hazırdır. Ancak sevgilinin ona gülmesi lazımdır. Burada “gülme” kavramıyla esaretten kurtulup istiklale kavuşmanın kastedildiğini düşünebiliriz. Sevgilinin gülmesi, yani istiklal için kan dökülecektir. Aksi takdirde dökülen kanlar helal edilmeyecektir. Esasen istiklal, milletin hakkıdır çünkü millet Hakk’a yani Tanrı’ya tapmaktadır. Türkçede hak, aynı zamanda “doğru” anlamına gelir. Dolayısıyla burada milletin doğruya taptığı da ifade edilmiş olmaktadır. Şöyle de düşünebiliriz: Doğru olan, Hakk’a (Tanrı’ya) tapmaktır.

İkinci bölümde millet konuşuyor

Şiirin ikinci bölümü olan üçüncü ve dördüncü kıtalarda şairin ağzından millet konuşmaktadır. Üçüncü dörtlükte Türk milleti, çok güçlü ifadelerle hürriyet aşkını vurgulamaktadır. Hiçbir çılgın, Türk’e zincir vuramaz; Türk enginlere sığmaz, dağları yırtarak taşar. Buradaki “sel” ve “dağ” mecazları çok güçlü mecazlardır. Hele “dağların yırtılması”, hürriyete âşık bir milletin “kuvvet”ini ifade etmek için bulunmuş müthiş bir istiaredir. Türkün gücü karşısında dağlar âdeta kâğıt gibidir. Akif’in bu ifadelerinde Ergenekon destanına ve Oğuz Kağan’ın “güneş tuğ, gökyüzü çadır” sözlerine bir gönderme var mıdır, bilmiyorum. Ancak İkinci Meşrutiyet yıllarında, Ergenekon ve Oğuz Kağan kavramlarının çok yaygın olarak kullanıldığını biliyoruz.

Türk’ün etrafını çevreleyen düşman üçüncü dörtlükte belirtilmemiştir. Çünkü dörtlüğün ana teması, Türk’ün hürriyet aşkı ve gücüdür. Düşman, “hangi çılgın” ifadesiyle belirsiz olarak bırakılmıştır. Daha doğrusu “hiçbir güç”, Türk milletine zincir vuramaz, denilmiştir.

Düşman dördüncü kıtada ortaya çıkar: Garp (Batı). İstiklal Savaşı’nda karşımızda fiilî olarak yer alan düşman Batı’dır. Batının ufukları, “çelik zırhlı duvar”larla sarılmıştır. Burada Avrupa silah teknolojisinin kastedildiği açıktır. Çanakkale Şehitlerine şiirinde Akif bunu, “Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…” mısraıyla çok daha somut bir biçimde dile getirmiştir.

Batının topu, tüfeğine karşılık Türk’ün imanı vardır. Düşman mermileri karşısında Türk askerlerinin göğüsleri bir serhat, bir sınır oluşturmuştur ve bu sınırın geçilmesi mümkün değildir çünkü bu göğüsler iman doludur. Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar ne kadar ulursa ulusun, böyle bir imanı boğamaz. Akif aynı kavramları Çanakkale Şehitlerine şiirinde de güçlü bir şekilde işlemiştir:

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından,

Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?

Dörtlüğün üçüncü mısraındaki ulusun kelimesi hiç şüphesiz ulu- fiilinin teklik üçüncü kişi emir biçimidir. Zaten dördüncü mısrada fiilin öznesi de belirtilmiştir: Tek dişi kalmış canavar. Şemseddin Sami’de canavar kelimesine “yırtıcı vahşî hayvan; domuz, hınzır” anlamları verilmiştir. Bilindiği gibi canavar, Anadolu’nun bazı bölgelerinde de “kurt” anlamına gelmektedir. “Ulusun” denilen düşman, işte bu yırtıcı hayvana benzetilmiştir. Bazılarının sandığı gibi “ulusun” sözünde “tevriye” (ikinci bir anlam) yoktur. Bu, “canavar” öznesinden belli olduğu gibi şiirin eski harfli yazılışından da açıkça bellidir. “Büyüksün” anlamındaki ulusun, eski yazıda sağır kef’le yazılır. Burada ise kelime nun ile yazılmıştır. Dolayısıyla şiir okunurken “ulusun” sözündeki vurgu da bu anlama göre, son hece vurgulanarak yapılmalıdır.

Üçüncü bölümde yine millete hitap ediliyor

Beşinci ve altıncı kıtalar, şiirin üçüncü bölümünü oluşturur. Bu bölüm de ilk bölümde olduğu gibi güçlü bir hitapla başlamaktadır. “Arkadaş” diye hitap edilen, Türk milletidir. Bütün Türk milleti gövdesini siper etmelidir çünkü Tanrı’nın vaat ettiği günler mutlaka doğacaktır. Burada, üçüncü ve dördüncü kıtalarda vurgulanan “inanç”, tekrar güçlü bir şekilde dile getirilmiştir: Kurtuluş mutlaktır çünkü onu Tanrı vaat etmiştir.

Altıncı dörtlükte vatanın alelade bir toprak parçası olmadığı vurgulanmıştır. Vatan, “toprak” değildir çünkü altında şehitler yatmaktadır. İslam, dolayısıyla Türk inancına göre şehitler kefensiz gömülür. Toprak, kefensiz gömülen şehitler sayesinde vatan olmuştur. Üstelik her Türk’ün ataları arasında nice şehit vardır, her Türk şehit torunudur.  Dolayısıyla vatana kayıtsız kalmak, ataların ruhunu da incitmek demektir. Atalar ruhuna gösterilen saygı Türklerde çok eski yüzyıllara dayanır.

Dördüncü bölüm: Türk milleti ruh olup arşa yükselmiştir

Şiirin dördüncü bölümünde yine şairin ağzından millet konuşur. Bir önceki bölümde millete hitap edilmiştir. Bu bölümde millet cevap vermektedir: Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ? Önceki bölümde “dünyaları alsan da bu cennet vatanı verme” diye sesleniliyordu millete. Cevap kesindir: Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ / Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Sekizinci ve dokuzuncu kıtalarda Türk milleti artık “ruh” olmuştur. Millet aynı zamanda ruhtur çünkü “halk” kavramından farklı olan “millet” kavramında yalnız yaşayanlar değil ölmüş olanlar da, hatta gelecekte yaşayacak olanlar da vardır. Halk, alelade bir topluluktur, millet ise, kendisini oluşturan kutsal değerlerden dolayı âdeta ruhu olan manevi bir topluluktur. Akif halk ile millet arasındaki bu sosyolojik farkı belki de düşünmemiştir ama onun zihninde millet ve vatanın manevi anlamlar taşıdığı muhakkaktır. Bu sebeple şiirin sonuna yaklaşan bu dörtlüklerde milletin “ruh” olarak düşünülmesinde yadırganacak bir taraf yoktur. Millet, şehitleriyle birlikte vardır ve şehitlerin ruhu Tanrı’ya yalvarmaktadır: İlahi, mabedimin göğsüne düşman eli değmesin! Türklerde vatan namus demektir, Nasıl haremimize namahremin girmesi, namusumuza girmek demekse vatanımıza, vatanımızın üstündeki mabetlerimize düşmanın elinin değmesi de namusumuza değmek demektir.

Üstelik… Üstelik yakarış Tanrı’yadır ve bu mabetlerde her gün “Allahu ekber” denilerek Tanrı ululanmaktadır. “Allahu ekber” diye başlayan ezanın “şehadet” bölümleri, “eşhedü” ile başlayan bölümlerdir. Şehadet, “tanıklık” demektir, eşhedü de “tanıklık ederim, şahidim” demektir: Tanıklık ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur; tanıklık ederim ki, hiç şüphesiz Muhammed, Allah’ın elçisidir.

Ezanın “eşhedü” ile başlayan “şehadet” bölümlerinin anlamı işte böyledir ve bilindiği gibi bu iki cümle Müslüman olmanın şartı, yani dinin temelidir. Bir gayrimüslim, Müslüman olacağı zaman şehadet getirir.

Şiirin zirve noktası

Dokuzuncu dörtlük, heyecanın zirveye vurduğu yerdir. Bütün şehitler sanki soyut ruhlar hâline gelmişlerdir ve topraktan fışkırmaktadırlar. Bedenlerindeki yaralardan kanlı yaşlar boşanmaktadır. Şehit mezarlarına dikilen taşlar vecde gelmiş, Tanrı’ya secde etmektedirler. Ve şehit ruhlarının başları arşıâlâya, feleğin en yüce katına doğru yükselmektedir. Buradaki ilahi manzara, Itrî’nin ilahileri eşliğinde beyaz perdeye aktarılabilir mi acaba? Yoksa bu manzarayı biz de Akif gibi sadece hayal mi etmeliyiz?

Beşinci bölüm: Zafer kazanılmıştır; Türk ırkı sonsuza dek yaşayacaktır

Şiirin son bölümü tek kıta fakat beş mısradır. Şair âdeta tekrar başa dönmüştür. İlk bölümdeki “kanlarımız sana helal olmaz” hitabına bu bölümde cevap verilmektedir: Dökülen kanlarımızın hepsi sana helal olsun! Artık zafer kazanılmıştır. Akif için zaferin kazanılacağı kesindir çünkü zaferi Tanrı vaat etmiştir. Zafer kazanılmış, şehitlerin ruhları arşa yükselmişlerdir. Bağımsızlığın simgesi olan bayrak artık dalgalanabilir. Özgürlük, daima özgür yaşamış bayrağımızın hakkıdır. Bugüne kadar hür yaşamış olmak, bundan sonra da hür yaşamaya hak kazandırmıştır. Ve bağımsızlık da milletimizin hakkıdır çünkü milletimiz Tanrı’ya, doğruya, hak olana, adalete tapmaktadır.

Son kıtadaki üçüncü mısrada bulunan “ebediyet” vurgusu önemlidir. Türk ırkı ebediyen, sonsuza dek var olacaktır. Ebediyet fikri Türklerde Orhun bengü taşlarına kadar gider. Bilge Kağan Türk milletine hitaben beŋgü il tuta olurtaçı sen (ebediyen devlet tutup oturacaksın) diyordu. Aynı fikir Osmanlı Türklerinde devlet-i ebed-müddet (ebedî müddetli devlet) ibaresiyle ifade edilmiştir. Atatürk de aynı ülküyü “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” sözüyle belirtmiştir. Aynı ülkü, Türk’ün İstiklal Marşı’nda da yansımasını bulmuştur:

                Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal!     

 

[1] Kısa mektubu olduğu gibi almadım; esası budur.

[2] T. B. M. M. Zabıt Ceridesi, devre: I, cilt: 9 (12.III.1337 Cumartesi).

[3] Fuad Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, Ankara 1966, s. 338.

[4] Ömer Seyfettin edebiyyat, medeniyyet gibi kullanışları “teşdidlemek” terimiyle ifade eder ve buna karşı çıkar (Ahmet B. Ercilasun, “Batı Türkçesinin Gelişimi İçinde Ömer Seyfettin ve Yeni Lisan Hareketi”, Vefatının 100. Yılında Ömer Seyfettin Kitabı, İstanbul 2020, s. 19.

[5] Şiirin başında da “Kahraman Ordumuza” ithafı yer almaktadır.

[6] Şemseddin Sami’nin Kamûs-ı Türkî’sinde ırk sözünün üçüncü anlamı “nesil, sülâle, zürriyet, nesep” olarak; dördüncü anlamı “cins, nevi, şube” olarak verilmiştir.

Yazar

Ahmet Bican Ercilasun

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.