15.07.2024

Kur’an’ın asıl dili vahiydir

Günümüzde, çoğunlukla İslam Dinine inandıklarını açıklayan toplumların, genel yaşam çizgilerine, uluslararası sosyo-ekonomik ve insani değerler ile ilgili indekslere bakıldığı zaman, Kur’an’ın ana mesajlarıyla neredeyse ters bir durum içinde oldukları görülüyor.


Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed’e ilk vahiy gelişi, 610 yılında Alak suresinin ilk beş ayeti ile başlayıp, yaklaşık 23 yıllık sürede Nasr suresiyle tamamlanmıştır. Hz. Muhammed, bu ayetleri insanlara olduğu gibi bildirmek ve bu ayetler kapsamındaki anlamlar doğrultusunda yaşanabilir olduğunu kendi davranışlarıyla göstermekle görevlendirilmiştir. Bu yönüyle Kur’an, İslâm Dininin öğretilerini ortaya koyan bir değerler sistemi, Hz. Muhammed de Kur’an’ın anlam dünyası çerçevesindeki dini yaşantının seçilmiş bir rol modelidir. İslâm Dini ise Kur’an’da yer alan ayetlerden oluşmaktadır.

Etkili iletişim ve davranışlara yansıması

Etkili iletişim teorisine göre, mesaj gönderici kaynağın, mesaj alıcılara yönelttiği her mesaj, bazı bilgi, duygu ve düşünceler biçiminde birtakım anlamlar içerir. Mesaj gönderici kaynağın, muhataplarıyla olan iletişim sürecinde ilk hedef, mesajın onlara eksiksiz ve tam olarak ulaşmasıdır. Her mesajın ikinci hedefi, kelime, cümleler ve diğer simgelerle mesaja yüklenen anlamın muhataplarca doğru anlaşılmasıdır. Üçüncü hedef, mesaj alıcıların, bu anlam doğrultusunda belirli bir tutum oluşturmaları veya davranış göstermeleridir (Erdoğan, 1991,280-281)

Etkili iletişim açısından, muhatapların mesajın içerdiği anlamı doğru anlayıp bu anlam doğrultusunda davranış göstermeyi istemeleri gerekir. Etkili iletişim sürecinde, alıcılar, ilgi duydukları mesajdaki yüklü olan anlamın işaret ettiği nihai tutum ve davranışları anlamaya çalışır ve onların öngördükleri davranışları eğer benimserlerse bu doğrultuda davranış göstermeyi isterler. Özgür bir ortamda , herhangi bir iletişim etkinliğindeki mesajı, anlamından bağımsız olarak sadece okumak, ama anlamı doğrultusunda herhangi bir davranışta bulunmamak, ya mesajın doğru anlaşılmadığı ya da bu doğrultuda davranışta bulunmak istenmediği anlamına gelir.

Mesaj yoluyla insanlara gösterilen ‘doğru yolda’ tam olarak yürünmesinde, ‘doğru anlama’ en kritik aşamayı oluşturmaktadır. İnsanlar, ne kadar dürüst ve iyi niyetli olurlarsa olsunlar, kendilerine yönelik mesajları doğru bir biçimde anlamamışlarsa mevcut tutum ve davranışları, büyük bir ihtimalle başka mesajların öngördüğü ve şekillendirdiği eylemler olacaktır.

Kur’an elçi aracılığıyla gelen ilahi bir mesajdır

Kur’an, bütün insanlığı muhatap alan en son ilahi mesajdır. Bu ilahi mesajın kaynağı Allah, mesajın Elçisi Hz. Muhammed ve mesajın muhatapları ise bütün insanlardır. Bu anlamda, İslam Dinine inanların, Kur’an’ın içerdiği mesajlar kapsamında kendilerinden istenen davranışları gösterebilmeleri, her şeyden önce Kur’an mesajlarını yani ayetlerini doğru anlamalarına bağlıdır.

Allah’tan, Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla gelen Kur’an ayetleri, onun tarafından Arapça olarak bildirilmiştir. Çünkü, Allah’ın Elçisinin bildiği dil Arapçadır ve normal şartlarda Hz. Muhammed, Elçilik görevinden önce de iletişimini, nasıl anadili Arapça ile yürütmüş ise Allah tarafından kendi “kalbine indirilen” mesajları da bu dil ile tebliğ etmiştir. Arapça bilen bir Elçinin, Arapça ile anlaşan bir topluluğa başka bir dille hitap etmesi, zaten daha işin başında Kur’an’ı tebliğ görevini tehlikeye sokardı. Allah’ın Elçisinin ilk muhataplarının, peygamberin de içinden çıktığı Arap toplumu olması nedeniyle ayetlerin tebliğ edilmesi, yazılması ve toplanması da, doğal olarak Arapça ile gerçekleşmiştir. Kur’an Mesajının, Arap toplumu dışındaki diğer toplumlara illa da Arapça ile ulaştırılması ısrarı, Kur’an’ın muhataplarının sayısını daraltıcı bir sonuç yaratmıştır. Evrensel bir Mesaj olan Kur’an’ın anlamlarının, her toplumun kendi ana diline çevrilerek dünyaya yayılması, Kur’an’ın anlam bütünlüğünün bütün insanlığa eriştirilmesi amacına daha uygun düşerdi.

Allah buyruklarını insanlara elçilerin diliyle bildirmiştir

“Kuşkusuz, biz bu Kur’an’ı siz anlayasınız diye Arapça indirdik” (Yusuf,2). “Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir” (Şuarâ, 193 -195). “De ki: Cebrail’e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak O indirmiştir” (Bakara,97). “Eğer Biz bu (vahyi) yabancı dille okunan bir kitap kılsaydık, kesinlikle “Neden onun ayetleri açık ve anlaşılır değil; ne yani, bir Arap’a dili yabancı bir (hitap) mı?” derlerdi. De ki: Bu (vahiy), iman edenler için bir yol gösterici ve bir şifa kaynağıdır!..” (Fussilet, 44).

Bu ve benzeri mesajlardaki maksadın odak noktası ve asıl amacı, insanların Kur’an’ı ‘anlamaları’, ‘uyarılmaları’ ve onlara ‘yol gösterilmesi’ kavramları olup bu doğrultuda davranışlarını düzenlemeleridir. Buradaki ‘Arapça’ kavramı, asıl anlamın ulaştırılmasının bir ‘aracı’ olarak görülmelidir. Ana dili Arapça olanların dışındaki milletlere mensup insanların Kur’an ile ilişki ve iletişimlerinin sadece Arapça ile kurulacağını iddia etmek, ‘amaç-araç’ ilişkisinde, en azından ‘aracı’ esas ‘amaç’ haline getirmek demektir. Kaldı ki, önceki peygamberlere gelen vahiylerin de, Elçiler tarafından kendi toplumlarına tebliğ edilme dili, onların ana dilleriyle olmuştur. Söz gelimi, Kur’an’da anlatılan Hz. Yusuf’un başından geçen olaylar, Hz. Musa’ya indirilen Tevrat’ta, Arapçadan başka bir dilde yani İbranice anlatılmıştır. Bu durumda, en son vahiylerin toplandığı ve Hz. Muhammed’in Arapça tebliğ ettiği Kur’an’ın da, her milletin yetkin bilginleri tarafından kendi ana dillerine çevrilerek anlatılması gerekir (Sağ, 2010,228).

Her milletin bilginleri Kur’an’ı kendi dillerine çevirmelidir

Hz. Muhammed’in, vahyi nasıl aldığı konusunda, Kur’an’da açık ve seçik ayetler olmasına rağmen, özellikle Arap kökenli ‘ulema’ tarafından, İslamiyet’in evrensel bir din olarak bütün insanlığa gönderilmiş olmasına rağmen neredeyse Arapların ulusal bir diniymiş gibi yorumlar yapılmıştır. Bu konuda yapılan iddialı açıklamalarda, Arap alfabesinin kutsallığına inanılıyor ve Arapça’nın Allah’ın dili olduğu gibi abartılı görüşler ileri sürülüyor. Arap kökenli ulemanın bu tarz ‘asabiyeci’ yaklaşımı, aynı soydan oldukları Yahudilerin Museviliği ulusal dinleri haline getirme çabalarına bir tür öykünme olarak anlaşılabilir. Ancak, Türk kökenli olmasına rağmen neredeyse Araplardan bile daha ‘Arapçı’ bir siyasal İslamcı kesimin, İslam Dinini adeta Arapların ulusal diniymiş gibi evrensel boyutunu daraltıcı dayatmaları anlaşılır gibi değil.

Yukarıda anılan ayetler ile “Hiç kuşkusuz O (Kur’an), çok şerefli bir Elçinin sözüdür” (Hakka, 40) ayeti birlikte düşünüldüğü zaman, Kur’an ayetlerinin ‘anlamı’ Allah’a aittir, Cebrail Melek bu anlamı Elçi’nin kalbine ve zihnine yerleştirmiştir. Hz Muhammed de, bu vahyi kendi ana diliyle insanlara tebliğ etmiştir. Daha önceden, başka milletlere gelen Elçiler de, kendilerinin kalp ve zihinlerine indirilen mesajların anlamlarını, kendi ana dilleriyle bildirmişlerdir.

Kur’an’ı Arapça ile özdeşleştirmenin yanlışlığı  

Kur’an’ın, Arapçadan başka dile çevrilemeyeceği iddiası, “Biz, seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 107) ayetini ve İslam’ın evrensel bir din olduğunu inkâr etmek demektir. O zaman, İslam’ın sadece Araplara gönderilmiş bir din olduğunu kabul etmek gibi korkunç bir hata yapılmış olur (Sağ, 2010, 231).

Bir defa, belirli bir topluma ait önemli bir kültür öğesi olan ‘dilin’, soyut bir varlık olan Allah’a yakıştırılması, İslam öncesi Orta doğu kültürlerindeki ilahların, insan biçiminde algılanması ve görülmesi (antropomorfizm) alışkanlıklarını çağrıştırıyor. Ayrıca, Arapça sadece Kur’an’ın dili değildir. Arapça, İslam öncesinde ve sonrasında Müslüman olmayan ya da başka inançlara sahip olan çok sayıda Arap soylu insanların da konuştuğu ve anlaştığı dildir.

Kur’an mesajlarını doğru anlamayanlar 

Günümüzde, çoğunlukla İslam Dinine inandıklarını açıklayan toplumların, genel yaşam çizgilerine, uluslararası sosyo-ekonomik ve insani değerler ile ilgili indekslere bakıldığı zaman, Kur’an’ın ana mesajlarıyla neredeyse ters bir durum içinde oldukları görülüyor. Bu yaman çelişkinin, çok sayıda nedenleri olabilir. En önemli etken, Kur’an’ın öğretilerinin ve değerlerinin, Müslümanların fiili yaşantılarında yeterli ölçüde etkili olamadığı gerçekliğidir. Kişiler ve kitleler açısından ilahi Mesajlar anlaşılmayınca, bu yöndeki ahlaki irade ve hareket de pek doğmuyor, eski alışkanlıklar ve toplumsal kültürler bu boşluğu dolduruyor.

Kur’an, Elçi’nin sadece tebliğ görevinin dışında, hiçbir aracı kişi ve kuruma ihtiyaç duyulmayacak kadar ortalama her insanın anlayabileceği ‘apaçık bir kitaptır’. Allah ile Allah’ın insanlara gönderdiği mesajlar arasına ne kadar çok sayıda kişi ve kurum girerse, mesajların doğru algılanması ve anlaşılması sürecinde sorunlar da o kadar çok artacaktır. Arapça ısrarı ve milli dillere çevrilme konusunda kısıtlı davranılması, İslam’ın özellikle akıllara ve gönüllere nüfuz etmesine ket vurmaktadır.

Sonuç olarak, Kur’an mesajlarının nihai hedefi, onun anlaşılması ve bu doğrultudaki hareketlere dönüşmesidir. Gerçek İslam’ın yaşanabilmesi için Hz. Muhammed’in Elçiliğini yaptığı Allah’ın vahyi ile insan aklı ve vicdanı arasındaki ‘aracıların’ aradan kalkması gerekmektedir.

 

Erdoğan, İlhan (1991): İşletmelerde Davranış, İ.Ü. İşletme F. Yayın:242, İstanbul

Sağ, Mustafa (2010): Tanrı’nın Dilinden Elçisi Muhammed, Koçak Yayıncılık, İstanbul

 

 

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar