Milliyetçilik, demokrasi ve totaliterlik – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______21.04.2020_______

Milliyetçilik, demokrasi ve totaliterlik

Mustafa Özdemir

Milliyetçilik nedir?

İnsan toplulukları başlangıçtan ileriye doğru sürüp giden bir gelişme ve evrimleşme süreci içindedir. İster biyolojik bir konuyu istersek bir sosyolojik olguyu ele alalım, her hal ve şartta ilkelden mükemmele doğru giden bir yol vardır. Muhakkak bazı aşamalar ve ayrıntılarda yozlaşmalar da olabilir. Ancak ana eksen daima doğru ve tekniği yüksek kalitede inşa ve ilerleme sağlayacak niteliktedir. Bu bağlamda önce milliyetçiliği, sonra demokrasiyi ve totaliterliği de bu iki kavram arasında ortaya koymak suretiyle konuyu kolay anlaşılır hale getirmeyi düşünüyoruz. Gerekli içeriği bulunduran, gerekmeyen ilgisiz bilgileri dışta tutan tanımların yapılmasının zorluğu bilinmekle birlikte tanımalar, konular hakkında yoğun ana fikirleri kısaca açıklamak ve onlar hakkında özet bilgi edinmek bakımından önemlidir. En azından ilerideki konuların daha kolay anlaşılmasını sağlar.

Milliyetçiliği anlayabilmek için önce çağdaş sosyolojinin millet tanımına bakmak gereklidir. Bu konuda sosyal bilimciler arasında birlik yoktur. Bu konu ile ilgili araştırmalar yapan bilim insanları çoğu birbirine benzeyen tanımlar yapmışlardır. Bazıları diğerlerinin öne çıkardığı unsuru görmezden gelmiş ya da tanıma girmesini uygun bulmamıştır. Oysa incelenen her unsurun millet tanımında az veya çok tamamlayıcı katkısı olmuştur. Bu nedenle dışlanan unsurları da göz önüne aldım. Ernest Renan(1) ile Sadri Maksudi Arsal’ın(2) tanımlarını tanımın çekirdeği olarak düşündüm. Onlardan başka Öksüz(3). Kellner(4), Özkırımlı(5), Armstrong(6), Smith(7), Gat(8) ve daha birçok düşünürün genel görüşlerine baktım. Bu düşünürler millet tanımını yaparken bilime sadık kalma yönünde çaba sarf ederken genel olarak kendi milletlerinin yararlarını da düşünerek temel unsurları kendi lehlerine yorumlamışlardır. Hatta yoğun kapitalizmin egemen olduğu ülkelerin düşünürleri sömürü düzeninin bazı unsurlarında kendi uyguladıkları milliyetçiliğin aslında ırkçılık olduğunu adeta gizlemeye çalışmışlardır. Örneğin kendi milletleri çok etnik guruptan oluşuyorsa o konuda kendilerine yarayacak yorumlara ağırlık vermişlerdir. Çoğu karizmatik lider olan devlet kurucuları da bu kervana katılmış, kendi birliklerine hizmet edecek şekilde özel tanımlar yapmışlardır. Bu girişimler yanlış değildir. Tam aksine genel tanımı reddetmemek kaydıyla yararlıdır. Bunun en güzel örneği Türkiye’de yapılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk Türk Milleti tanımı için “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk denir” diye uzlaştırıcı, gerçeklere uygun bir yerel tanım yapmıştır. Çünkü Atatürk Dünya’da ve özelikle Türkiye’de tamamen saf bir ırkın oturduğu en küçük bir coğrafyanın bulunmadığını biliyordu. Bütün etnik grupları bütünleştirecek formüller gerekiyordu. O da bu mükemmel “reel sosyolojik” cümleyi tarihimize mal etti. Önemli olan şudur: Bir coğrafyada bulunan en büyük etnik grubun etrafında kümelenmektir. Her etnik grup alt kimliğine sahip çıkarak, dış etkenlerle bölücülüğe soyunup ayrılma yoluna gitmeden bu bütünleşmenin en saygıdeğer elemanı olabilir. “Büyük resimde” tek millet doğmuş olur. Etnik grupları kışkırtanlar genellikle dış emperyalist ülkelerin maşalarıdır. Eğer öyle olmayıp da ciddi ve samimi olarak enik grubu ayırıp bir devlet kurmak isteyenler varsa onlara aşağıda yapacağım analizi iyi anlamalarını tavsiye ederim: Dünya’da 5500 kadar etnik grup vardır. Bir o kadar da yerel dil vardır. Bunlara ait olmak üzere her biri için bir devlet kurulamaz ve birbirlerinin içine nüfuz etmiş olan bu gruplara sınırları belli toprak parçası verilemez. Pratikte mümkün olmadığı gibi farazi olarak da reel sosyolojik durum ortaya çıkmaz. Dolayısı ile bunların çabaları huzursuzluk, kan dökmek, savaş ve türlü insanlık felaketlerinden başka bir şey oluşturmaz, oluşturamaz. Türkiye’yi 50 yıldır meşgul eden, yaklaşık 4 trilyon dolar kaynak akıttığımız Anadolu’nun doğusundaki ayrılıkçılık buna örnektir. Orada belli arazi parçasında saf ve tek etnik gruplar yoktur. Ülkenin çok büyük kesiminde hâkim olan büyük etnik grup burada ikinci durumdadır. İlaveten etnik grup sayılan daha pek çok küçük topluluklarla birlikte hepsi bir arada yaşayan bir toplum vardır. Ayrı bir devlet olma niteliğinden çok uzak bir toplumsal yapı mevcuttur. Bu koşullarda milletimizin iç ve dış düşmanları bize tartışmasız bir ihanet tertiplemişlerdir. Böyle bir ihanet olmasaydı ülkemiz Güney Kore düzeyinde olacaktı. Hem bahsedilen yazarları kısmen dikkate alarak hem de gerçekler doğrultusunda “Millet Nedir” sorusuna yanıt verelim:

Millet

  • Sınırları belli bir ortak vatana sahip olan
  • Bu vatan üstünde oluşturulmuş ortak tarihi bulunan
  • Bir toplum sayılabilecek nüfusa sahip olan,
  • Köklü bir evrensel hukuk ve adalet sistemi ile hukuk devleti kurallarına bağlı olan
  • Yurttaşlık bilincini özümsemiş bir halkı bulunan
  • Mevcut durumla ilgili hedefleri ve gelecekle ilgili ülküleri olan
  • Sağlam bir anayasal ve yasal kültür ile yönetilen
  • Katıksız bir bağımsızlığa sahip olan
  • Mensuplarının benzer veya en azından yakın ilişkide değerlendirilebilen örf ve adetlere sahip olan
  • Ayrı bir kültürü, özyapısı(karakteri) ve gurur kaynakları olan
  • Birleştirici ve huzur verici dini değerleri uygarca yorumlayabilen
  • Resmi dil olarak büyük etnik grubun dilini ana dil olarak kabul etmiş, diğer mahalli dillerle sosyolojik anlamda gönüllü alışverişte bulunan ve zenginleşen büyük bir dile sahip olan
  • Soy birliğine sahip olan ve küçük etnisitelerle karşılıklı ve gönüllü alışveriş olabilen birleşmeleri becerebilen
  • Tarihin derinliklerinden gelip günümüzde canlı olarak yaşayan ve geleceğe ait ülküleri olan,
  • En iyi yönetim biçimi olan demokrasi ile yönetilip çağın ekonomisini, sosyal dayanışmasını, bilim ve teknolojisini yakalamaya çalışan insan topluluklarına MİLLET denir.

Halk nedir?

Milletin tanımını yaptıktan sonra halkın tanımını yapmak kolaylaşmaktadır. Onu da şöyle yapabiliriz:

Halk: Milletin, şu anda yaşayan kesimine halk denir. Bu tanımlarda eksiklik olabilir. Ya da bu tanıma girmemesi gerektiğine inanılan fikirler de olabilir. Bu duruma göre halk milletin bir parçasıdır. Millet kelimesi ise halkı da kapsamaktadır. Bu nedenle halk egemenliği deyince günümüzde yaşayan halkın egemenliğini düşüneceğiz. Milli egemenlik deyince de hem halkın egemenliği hem de geçmişte yaşayan insanlarımız ile gelecekte yaşaması muhtemel insanlarımızın egemenliğini kastettiğimizi akıldan çıkarmayacağız.

Elbette yorumlar saygıdeğerdir. Tamamlayıcı olmaları nedeni ile yazarları daha başarılı kılarlar. Bu nedenle fikir yürüten ve düşünen insanların eleştiri yaparak bizi bu alanda düzeltmelerini isterim.

Yukarıda verilen tanımın 15 unsurunun hepsi birden aynı şahısta bulunması durumunda o şahsın mensup olduğu milletin eksiksiz bir bireyi olduğu açıktır. Verilen on beş özelikten en az birsi ile belli bir milletin mensubu olmak yeterlidir. Türk toplumunun 15 özeliğinden genellikle 14’ü hemen her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşında vardır. Bu nedenle de Türkler Milli birliği çok güçlü olan bir millet olarak bilinir. Burada iki hususu daha anlamalıyız. Bunlardan birisi burada bir sınırlamaya daha ihtiyaç olmasıdır: 15 özelikten vatan, devleti kuracak kadar bir nüfus, tam bağımsızlık, özgürlük, tam adalet ve hukuk ile fırsat eşitliğini içeren maddeler olmazsa olmaz özeliklerdir. Bunların olmadığı toplumlar millet olamamıştır. Devlet de olamazlar. Geri kalan maddeler tanımın özünü oluşturan maddeler değil,  ama milliyetçiliği pekiştiren, tanımı tam olmaya yaklaştıran olgulardır.

Milliyetçiliğin bir özeliği daha vardır. Her millet için milliyetçilik yerli ve kendine özgüdür. Genel kavramlar tüm dünyada aynı kelimelerle ifade edilse de bir Alman Milliyetçiliği ile bir Türk Milliyetçiliği birbirine benzemez. Bir ülkenin milliyetçileri ile ötekinin milliyetçileri anlaşamaz. Çünkü her milliyetçi kendi ülkesi ve milletinin menfaatlerini en önde tutmak ister. Bu da çatışma olmasa dahi milliyetçilikler arasında didişme ve rekabet doğurur. Örneğin bir sosyalist için bu durum ortaya çıkmaz. Çünkü sosyalizmde sosyal sınıf temel alındığı için Alman işçisi ile Türk işçisinin arasında hem teorik hem de pratik olarak fark gözetilmez. Bir milliyetçi şairi kendi milleti yüceltir. Bir sosyalist şairi de tüm dünya sosyalistleri benimser ve yüceltir. Bu nedenle Nazım Hikmet’i Kuba’da hemen herkes tanır. Ama bir Arif Nihat Asya’yı nerdeyse sadece Türkiye tanır.

Diğer bir durum da şudur: Türk Milliyetçiliğinin genişletilmiş kavramsal bir adı daha vardır: Turancılık. Benzerleri, pek çok milletin milliyetçiliğinde gizli ya da açık olarak çoğu kez romantik bir tarzda bulunur. İsrail’de “Arzı Mev’ut”, Yunanlılarda “Megalo İdea” gibi geniş milliyetçilik düşünceleri vardır.  Turancılık, dünyanın neresinde olursa olsun Türk asıllı veya kendisini Türk kabul eden insanların zulümden kurtulup rahat yaşamaları,  oluşma imkânı varsa bütün Türklerin bir çatı altında tek bir demokratik devlet olması için çalışma yapmaları Turancılıktır. Turancılık, tanımdaki soy birliği özeliğinden dolayı milliyetçilik tanımına girmiş oluyor. Yani Turancılık bir çeşit ve daha geniş coğrafyalara hitap eden bir milliyetçiliktir. Nitekim bilindiği gibi Turancılıkla ilgili önemli bir dernek Macaristan’da faaliyetlerini sürdürmektedir. Macarları, Finleri ve Gagavuz Türklerini de bu girişime katmış bulunuyorlar. Şubelerinden biri de Konya’da işlevsel durumdadır.

Milliyetçiliğin tarihçesine geçmeden önce II.Dünya Savaşı sonrası milliyetçiliğin uygulamasındaki değişimi göstermek üzere Sadri, Maksudi’nin 1950’li yıllarda Nazizim ve Faşizm’in insanlığın başına açtığı büyük belanın  milliyetçilik yorumlarına nasıl yansıdığını anlatan görüşlerini vermek istiyorum. Çünkü Nazizm Alman Milliyetçiliğinin, Faşizm de İtalyan milliyetçiliğinin adı olarak tarihe geçti. Ama o milliyetçiliklerin zulüm makinesi olduklarına herkes kanaat getirmişti. Bu da diğer milliyetçiliklerin savaş sonrası kendilerini denetleyip yumuşatmalarına sebep olmuştu. Sadri Maksudi’nin 1950’li yıllarda yazdığı “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” bu yumuşatma ve demokrasiye vurgu surumu kendini tam olarak göstermişti. Adı geçen kitaptan yapacağım alıntı bunu açıkça gösteriyor: Bugünün milliyetçiliğinin özellikleri şöyle olmalıdır(Yazarın “bugün” dediği yıllar II.Dünya Savaşından sonraki zamanlardır. Yani 1945-1960 arasındaki yıllar)(2):

  • Bugünkü milliyetçilik rasyoneldir, mantığa ters düşmez.
  • Bugünkü milliyetçilik sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanır. Kan tahliliyle uğraşmaz, kafatasının şekli ile de ilgilenmez. Belli bir milli topluluğa bağlılık hissi bugünkü milliyetçiliğin esasıdır.
  • Bugünkü milliyetçilik özgürlükçüdür, liberaldir.
  • Bugünkü milliyetçi, bütün milletlerin gelişme yeteneği bakımından eşit olduklarına inanır. Aşağı millet, üstün millet kavramlarını reddeder. Kendi milletinin diğer milletler üzerinde hukuk, adalet ve özgürlük esaslarına aykırı bir surette tahakküm hakkı olduğunu iddia etmediği gibi, diğer milletlerin kendi milleti üzerine tahakküm girişimlerini de fikirle, kalemle, icap ederse silahla reddeder.
  • Bugünkü milliyetçilik demokratiktir. Kültürlü milliyetçiler hem kendi ülkelerinde imtiyazlı zümre tanımadıkları gibi, ülkelerinde bir şahsın veya bir sınıfın diğer zümreler üzerinde tahakkümünü zararlı ve aynı zamanda adalet ve özgürlük esaslarına aykırı bulurlar.
  • Bugünkü milliyetçilik barışçıdır. Saldırıcı savaşların aleyhinedir.
  • Bugünkü milliyetçilik gerekirse federalizmi de kabul eder. Savaşları ortadan kaldırmanın yegâne yolunun federalizm olduğuna ikna olursa, rasyonel esaslara dayanan, milletlerin egemenliği ve bağımsızlığı ile telif edilebilen bir federasyona dâhil olmayı kabul edebilir.
  • Bugünkü milliyetçilik idealist ve iyimserdir, yani bütün milletlerin her sahada sınırsız gelişme yeteneklerine inanır. Gelecekte dünyada barışın hâkim olması, ekonomik refahın genelleşmesi, serbest gelişme imkânlarının artması sayesinde bütün milletlerin bugüne oranla maddeten ve manen daha mutlu olabileceğini ümit eder.

Federalizm görüşünü içeren sondan ikinci madde bugün dahi uygulanabilir değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrası “gerekirse” ifadesi ile uygulanabilir görünse de sonraki dönemlerde bu tür ülkelerin birliği koruyamadıkları görülmüştür. Savaş sonrası Yugoslavya önce birleşmiş sonra param parça olmuştur. Hatta ileri demokrasi ülkeleri sayılan Çekoslavakya ortadan kalkmış, Belçika, İspanya ve İngiltere sallantıda olmak üzere zar zor devam ediyorlar. Türkiye’nin federalizme geçit vermesinin mümkün olmadığı uzun yılların deneyimi ile ortaya çıkmıştır. Zaten son araştırmalar “ademi merkeziyetçi”, yani ülke yönetiminin ayrışarak merkezi yönetimin zayıflamasını içeren yönetim sistemlerinin gelişme ve ilerlemeye uygun olmadığını, demokratik, ama disiplinli tek merkezli yönetimlerin daha başarılı olduğunu göstermektedir(9).

Milleti algılamanın tarihçesi  

Milliyetçilik tarihin her döneminde kendisini doğal olarak göstermiştir. Ancak bu hususta araştırmacılar birbirine pek benzemeyen yorumlar da yapmışlardır. Bu konuda en son tanımlamaları yapan Azar Gat, aynı zamanda ilgi çekici bir öykü de eklemiştir. Mealen şöyle diyor: “Biz bir odada oturup başka işlerle sıkı sıkıya meşgulken odanın içinde buluna bir fil varmış biz onu fark etmemişiz. O da milliyetçiliktir”(8).Gerçekten çok az sayıda sosyal bilimci bu konuda teori üretmiştir. Çoğunlukla önemli oranda dikkati çeken eleştiriler yapılmamış, bazı ideolojiler milliyetçiliği toptan reddetmişlerdir. Gat’a göre reddetseler bile onların da devlet ve millet oluşumunda başat unsurun milliyetçilik olduğu açıktır.

Son yarım asırda esasen uygulanmakta olan milliyetçiliğin teorik temellerine dair araştırmalar hızlandı. İskender Öksüz özet olarak sosyolojiye giren tanım ve yorum eğilimlerini veriyor. Sadri Maksudi Arsal’dan sonra millet ve milliyetçilik konuları derinlemesine ele alınmış değildi. İskender Öksüz bu boşluğu öylesine doldurdu ki Avrupa ve Amerika’daki benzer konuları yazan bilim insanlarını geride bıraktı. Çünkü o, deyim yerindeyse “odadaki fili” bütün boyutları ile gördü. Teorisyen sayılabilecek Umut Özkırımlı adlı bir akademisyen daha var. Bu zat “odadaki filin” sadece kulağını yakaladı. Nitekim yazmış olduğu “Milliyetçilik Kuramları” adlı kitapta bu iki yerli isimden söz etmiyor.

Millet oluşumu hakkında bazıları birbirinden pek fark etmeyen 5 görüş ortaya çıkmıştır(5). Bunlar:

  • Primordiyalizm(Kadimcilik): Bu görüşe göre milletin tabii bir toplum yapısı olduğunu ve bir başlangıcının bulunmadığını ileri sürer. Yani insanların toplum haline gelmesi ile birlikte milliyetçiliğin başladığını kabul ediyor.
  • Prennializm(Daimicilik): Bu teoriye göre milletler çok uzun zamanda kararlı bir şekilde ve çok yavaş oluşurlar. Bir başlangıç belirlemeye gerek yoktur.
  • Modernizm(Yenicilik): Bu görüşü savunanlar milletlerin oluşması isim olarak kullanılmasa bile 16. Yüzyıldan başlamış ama 18. Ve 19. Yüzyıldan önce milletten bahsetmek yine de mümkün değildir. Gallner gibi bazıları sanayi devrimin başlangıç almayı yeğlemişler. Anderson da medya devrimini esas almayı uygun görmüştür. Ayrıca Fransız Devriminin oluşmasından sonra milletlerin belirlenmeye başladığını, milliyetçiliğin de hızla geliştiğini söylerler. Hatta buna en önemli örnek olarak Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasını gösterirler. Somut örnek olarak da 1830’larda gerçekleşen Yunan Bağımsızlığını alırlar ve daha sonra imparatorluktan ayrılan milletlere işaret ederler.
  • Etnosembolizm(Soy simgeciliği): Millet oluşumunu bu bağlamda değerlendirenler ise Armstrong ve Anthony Smith gib düşünürlerdir. Bunlar aslında her toplumda çok eskilerden beri bazı etnik simgelerin var olduğunu bunların toplumun yaşamı ve tarihi üzerinde etkili olacağını düşündüler. Bu töre unsurları kültürel olabileceği gibi, somut simgeler de olabilir. Türklerin Ergenekon’dan çıkışı, bozkurt simgesi, Rusların ayı figürü, Fransızların horoz simgesi onların etnisitelerinin derin izlerinin sürdürülebilirliğini sağlamaktadır. Böylece de etnik farkındalıkların başlangıcından beri milletin de varlığına delil olarak kabul edilir.
  • Sosyobiyolojik Etnisite Olgusu: Bu kısmı İskender Öksüz’ün “Millet ve Milliyetçilik” adlı kitabından bir parça ile ele alacağım:

Sosyobiyoloji yalnız millet oluşumuna değil, sosyolojinin diğer birçok konusuna, başka bilimlere de dayanarak, özelikle biyoloji, genetik ve evrim bilimleri açısından da bakar. İnsan bütün canlılar gibi ekoloji evreninde kendine bir yer inşa ederken kendisi de değişmiş ve o yere uygun hale gelmiştir. İnsanın insan olurken geçirdiği en büyük değişiklik genlerine kaydedilen toplum halinde yaşama içgüdüsüdür. Dil ve kültür, hep toplum halinde yaşamanın aletleridir. Toplum dışında insan yoktur, insan başka türlü yaşayamaz. Burada toplumdan kastedilen en küçük klandan başlayarak yukarı doğru nüfusu artan kabile, boy gibi toplum birimleridir. Millet bu sıralamanın son ve en büyük durağıdır. Bu görüş yalnız sosyolojiden değil, siyaset bilimi, dil bilimi ve evrim biyolojisi gibi dallardan da destek almaktadır.”

Baştan beri milletin bir yandan özeliklerini, öte yandan ne zaman ortaya çıktığını, hangi önemli devrelerde belirdiğini, son olarak da sosyobiyolojik temellerinin ne olduğunu kısaca ortaya koyduk. Şimdi çok basit olarak milliyetçiliği tanımlayabiliriz:

Milliyetçilik: Vatanını ve milletini çok sevmek, onu yüceltmek için çok çalışmak ve onu korumak, ilerleme ve gelişme sağlamak için bilim ve teknolojiyi benimsemek, çağı yakalayıp gelişme ülküsünü taşımak, manevi değerlerini hurafe ve yıkıcı fikirlerden korumak için çalışmak MİLLİYETÇİLİK olarak adlandırılır.

Milliyetçilik konusunu bu düzeyde işledikten sonra demokrasi ve totaliterlik konusunu ele alalım.

Demokrasi ve totaliterlik

Demokrasinin teorisi ve tarihi gelişimini burada ele almayacağız. Çağdaş uygulamasını verdiğimiz zaman içeriği de tam olarak ortaya çıkacaktır. Maddeler halinde vereceğimiz demokrasi kurallarının içerisinde totaliterlik de işlenecek ve bunların nasıl uygulandığı verilmeye çalışılacaktır. Milliyetçilikle özdeşleşen veya bağdaşan kurallar hakkında da kısa bilgi vereceğiz(10,11.

Kurallar

Burada demokrasinin 23 kuralı çok kısa olarak incelenecektir. Bu kurallardan 11 tanesi “olmazsa, asla olmaz” niteliği taşır. Diğer 12 kural ise “olmazsa olamaz” olarak belirlenmiştir. İlk olarak 11 kuralı ele alalım, ardından diğer 12 kuralı verelim:

  1. Halk Egemenliği: Demokrasilerde halk özgür ve bağımsız olmalıdır. Yani iç ve dış etkilerle egemenlik kaybı demokrasiyi en baştan yok eder. Halk belli usullerle kendi arasında yaptığı sözleşmelerle(anayasa ve yasalarla) ülkeyi yönetir. Temsilcilerinin adaylarını kendisi belirler. Seçime gider. Çoğunluğu alana devleti yönetmek üzere izin verir. Totaliter rejimlerde halkın yönetici seçme yetkisi yoktur. Yöneticiler yukarıdaki tek kişi veya onun oluşturduğu bir ekip tarafından atanır. Hibrid rejimlerde ise dışarıdan bakılınca demokratik gibi görünen kurallar yozlaşmış olduğu için örtülü bir şekilde totaliter kurallar uygulanır. Örnek olarak Türkiye alınabilir: Bizde egemenlik halkın değildir. Milletvekili adaylarını, dolayısı ile milletvekillerini parti genel başkanları tayin eder. Sonra halka sorulur. Demek istenir ki “ben şunları tayin ettim, sen de bir bak. Ama senin değil, benim dediğim olur”. Bizdeki seçimler bu anlama gelir. Bu nedenle uluslararası standart tespit kurumları bizim yönetim rejimimizi “demokrasiye benziyor, ama demokrasi değil” anlamına gelen “hibrid” nitelemesi ile değerlendirirler.
  2. Serbest Seçim ve Siyasi Parti Kurma Hakkı: Halk seçim yapmak üzere oyunu kullanırken tamamen özgür olmalıdır. Feodal yaklaşıma maruz insanlar, cemaat, tarikat ve benzeri antidemokratik oluşumların bağımlı insanları özgür değildir. “Seçim yatırımı” şeklindeki devlet yardımları demokrasiyi bozan unsurlardır. Halk, kendi aklını kullanarak oyunu kullanma yeteneğine sahip olmalıdır. Siyasi parti kurmak isteyen insanlar halkın karşısına yeni fikirlerle çıkma cesaretini bulan yurttaşlardır. Bunlar parti kurup iktidara talip olabilirler. Bunların çalışmalarını engelleme girişim totaliterlik niteliğindedir.  Ülkemizde kısmi eksiklikler dışında parti kurmak serbesttir. Buna karşılık yeni kurulan partilerin önün kesmek için her türlü engelleme de yapılır. Ayrıca özgürce oy kullanmak halen sorunlu bir durumdur.
  3. Hukuk Devleti İlkesi: Bir devletin yasaları karşısında her yurttaşın eşit durumda olmasıdır. Hiçbir yurttaş imtiyaza sahip olmaz. Belli koşullar içinde devletin en başındaki ile sokaktaki insanın yargıda eşit haklara sahip olmasıdır. Bu görevi demokratik yasalarla bağımsız ve tarafsız bir şekilde oluşturulmuş yargı teşkilatı gerçekleştirir. Hiçbir şahsa karşı sorumlu değildir. Sadece demokratik olarak belirlenmiş denetim ve gözetim organlarına karşı sorumludurlar. Bunlardan en başta olanı demokratik ülkenin parlamentosudur. Buna ilave edilen daha alt demokratik denetim örgütleridir. Halkın hukuk devleti uygulamasına güveni tam olmalıdır. Totaliter ülkelerde bu sistem yoktur. Tüm hukuk en başta olan kişi veya kişiler tarafından ayarlanır. Halk bu tip uygulamalara güvenmez. Hukuk devleti dış ülkelerin yurttaşları için de belli koşullarda aynen uygulanmalıdır. O zaman hem yatırım gelir, sanayi gelir, borçlanma faizleri azalır, ülke zenginleşir, halk refaha ulaşır. Totaliter sistemlerde yabancılar da güven duymadığı için turizm gibi sektörler de zarar görür.
  4. Hukukun Üstünlüğü: Bu kavram hukuk devleti ilkesi ile iç içedir. Burada davalı iki kişi bir mahkemede karşılaştılar diyelim. Birisi sözgelimi Cumhurbaşkanı diğeri de sokaktaki köfteci olsun, hâkim bu iki şahsı aynı terzinin iki gözüne koyduğu zaman terazinin denge göstergesi düz ve eşit yükseklikte ise burada üstün kimse yok, üstün olan hukuktur. Hatta bu tür karşılaşmalarda garibana adaleti bozmayacak ve yozlaştırmayacak oranda pozitif ayırım yapmak mümkündür. Demokrasinin olmadığı ülkelerde üstünlerin hukuku geçerlidir. Mahkeme aşamalarında eğer yukarıdan birisi ile yargılanıyorken tutacağınız avukat “Ben bu davayı almam. Çünkü bu üst makamdaki şahsa karşı benim dava kazanmak gibi bir şansım yoktur” diyorsa o ülkede totaliterlik geçerlidir. Demokrasi geçerli değildir. Bundan başka bir ülkede üst makamlardaki kimseler için ceza yasalarında ayrı ve daha ağır hükümler içeren maddeler varsa o ülkede hukukun üstünlüğü değil, bizatihi hukuk yoktur.
  5. Kuvvetler Ayrılığı: Kuvvetler ayrılığı demokrasinin en önemli ilkelerindendir. Fransız devriminden sonra özelikle Monteskiyo tarafından ortaya atılan kuvvetler ayrılığı yargı, yasama ve yürütme erklerini kapsamaktadır. Bu üç gücün her biri demokratik kurallar içinde ve bağımsızlıklarını ihmal etmeden eşgüdüm içinde çalışmaları demokrasiyi ana rayına oturtur. Bu kurumları denetleyecek olan kurumların oluşması da ayrı bir örgütlenme gerektiriyor. Bu örgütler parlamentonun çatısı altında ve o işin ehli olan ahlakça yüksek teftiş kurumlar olmalıdır. Totaliter anlayışla yönetilen ülkelerde kuvvetler ayrılığı yoktur. Genellikle yürütme gücü diğer güçleri ele geçirerek birleşmiş tek güç olarak devleti ve halkı yönetir. Bunlar tipik totaliter sistemler olarak bilinir. Demokrasinin diğer kurallarının uygulanması ancak kuvvetler ayrılığı olan bir yönetim şekli ile gerçekleşir.
  6. Hesap Verilebilirlik: Demokratik yönetimlerde kamu malının bulunduğu her yer ve kamu ile ilişkisi olan herkes halka hesap verebilmelidir. Tüm yatırım ve harcamalar, ilgili denetim kurumlarına ve halkın denetimine açık olmalıdır. Belli bir süre sonunda yapılan seçimlerde halkın yönetimi yürüten siyasileri oy vererek denetlemesi mümkün değildir. Burada olan olay şu olabilir: Halk, yönetimi seçimden önce denetlemeli, ondan sonra bu denetim sonuçlarına göre kimi seçeceğine karar vermelidir. Halkın bazı konuları anlamada güçlük çekebileceği için uzman denetim kurumlarının denetim sonuçlarına herkesin ulaşabilmesi şarttır. Türkiye’de denetimin baş kurumu Sayıştay’dır. Sayıştay 180 yıllık bir ciddi kurumdur. Ancak bu dönemde denetleme alanı ve şekli değiştirilip çok daraltılmıştır. Onun yanında daha alt durumda kamu ve özel denetim kurumları vardır. Ülkemizde şeffaflık nerdeyse yoktur. Bu nedenle hesap verilebilirlik adeta kaldırılmıştır. Uluslararası standart şeffaflık teşkilatlarının endekslerine göre Türkiye şeffaf olmayan yani her türlü yolsuzluğun kapalı kapılar ardında yapılması mümkün olan bir ülkedir. Türkiye 2018 yılında şeffaflıkta 180 ülke arasında 78.sıradaydı. 2019 yılında 13 puan düşerek 91.sıraya gerilemiştir. Şeffaflık endeksinin diğer bir adı kokuşmuşluk endeksidir. Ülkemiz bu konuda totaliter ülkeler düzeyinde bulunuyor.
  7. Temel İnsan Hakları: Dünyada çeşitli deneyimler sonunda insanların kazandığı haklar ve insanlığın asırlar boyunca uyguladığı dinlerin elde ettiği insanları koruma ilkelerine insan hakları denir. Bu haklar ilgili kurumlar ve uluslararası örgütlerce standart kurallar halindedir. Demokrasiler bu hakları sonuna kadar uygulamalıdır. Totaliter ülkeler bu hakları uygulamazlar. Türkiye bu hususta iyi durumda değildir. İnsan hakları uygulaması çok sorunlu bir alandır.
  8. Çoğulculuk ve Çoğunlukçuluk: Çoğulculuk şudur; demokrasilerde seçim sonrası iktidara gelen siyasi partinin kendi seçmenine ve muhalif seçmene tamamen eşit davranması demektir. Demokratik ülkelerde seçim bitince tarafgirlik de biter. Halkın tamamı yurttaş olarak devletin tüm kurumlarında eşitlik içinde işlerini görür ve hayatına devem eder.

Çoğunlukçuluk ise tüm işleri ve görevleri kendi partisinin üyeleri veya yandaşlarına dağıtan uygulamadır. Nepotizm denilen kendi yandaşı olanlara bütün imkânları sağlayan, geri kalan tüm halk kesimini ötekileştiren bu tip uygulamaya kesin olarak girmemek gerekir. Bu tür ve benzeri uygulamalar totaliter eğilimlerdir. Demokratik etik ve ahlaki değerlerin tamamen dışındadır. “İşi ehline verme” ve “insanlar arasında adaletli davranma” İslam dininin emridir. Demokrasinin de olmazsa asla olmaz ilkelerindendir.

  1. İfade Özgürlüğü: Demokrasi uygulanan ülkelerde yurttaşların her türlü eleştiri yapma hakkı vardır. Hakaret boyutuna varmadan, yıkıcı ve bölücü fikirlere sapmadan her türlü ifade kutsal ve kabul görme değerine sahiptir. Ülke sorunlarını ortaya koyup gerekli eleştirileri yapmak demokratik haktır. Demokrasilerde yöneticileri eleştirmede, normal yurttaşları eleştirmeye nispetle daha ileri gitmenin de mümkün olması AİHM tarafından tavsiye edilmiştir. Totaliter uygulamaların uygulandığı ülkelerde ise tam tersi yapılır. Yüksek yöneticiler için ayrı mevzuat uygulanır. Türkiye’de bunun tipik örneği vardır. Hakaret davalarında cumhurbaşkanına hakaret ayrı ve daha ağır cezalarla düzenlenmiştir. Bu uygulama demokrasi yokluğunun bir belirtisidir.
  2. Din Özgürlüğü ve Laiklik: Din, insanoğlunun insanlık başlangıcından sonsuza kadar sahip olduğu ve olacağı önemli bir değerdir. Onu tertemiz ve kirletmelerden uzak tutup her dindarın huzur içinde yararlanacağı saflıkta korumak çok önemlidir. Tarih boyunca dinin sömürülmesi siyasetin kullandığı en önemli siyasi sermeye olmuştur. Dinlerin rayından çıkıp halkı aldatma aracı olmasının önüne hiçbir dönemde geçilememiştir. Bu durumu ortadan kaldırmak için insanoğlu çareler aramış ve genel olarak şu sonuca varmıştır: Din alanı ile siyaset alanını mümkün mertebe birbirinden ayırmak gereklidir. Bu fikri bazı devletler yasalarla uygulamaya koymuştur. Bu tür uygulamaların adı laikliktir. Bazı devletler de yasalara başvurmadan devlet yönetimini din işlerinden ayırıp genel uygulama haline getirmişlerdir. Bu şekilde yasal bir metine bağlanmadan uygulanan din ve devlet işlerini ayrı tutma durumuna sekülerlik adı veriliyor. Aslında iki tanım da aynı işleve sahiptir.

Türkiye 1937 yılında din ile devlet işlerini mümkün mertebe ayrı tutmak üzere laiklik ilkesini yasalarımıza ilave ederek yeni bir döneme girmiştir. Atatürk’ün laikliği Avrupa laikliklerinden farklıdır. Üç unsur üzerine kurulmuştur:

a)  Din işlerinin devlet işlerinden mümkün olduğunca ayrılması

b)  Halkımıza doğru dinin öğretilmesi

c)  Din özgürlüğünün sağlanması.

Atatürk bu uygulamayı Diyanet işleri Başkanlığının kurulması ile ilk aşamada gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda Tevhid-i Tedrisat Yasasının 4. Maddesi gereğince İmam Hatip okullarını kurmuş, böylece dinin doğru anlaşılmasına adım atmıştır. Bizim uygulamamızda din alanında din görevlisi vardır. Diğer laik ülkelerde din alanında devlet memuru statüsünde personel yoktur. Bu nedenle bizim laikliğimiz bize göredir ve diğer ülkelerdeki laiklik uygulamasından farklıdır.

Dini değerleri sömürüp totaliter yönetim oluşturan sistemlerde dinlerin yozlaşması kaçınılmaz bir durumdur. Tarihte din sömürüsünü temel alan hiçbir devlet başarılı olamamıştır. Atatürk bu durumu çok iyi bildiği için bize göre bir laiklik üreterek uygulamaya koymuştur. Ancak mevcut durumda bu ilkeden tamamen sapmış bulunuyoruz. Dinimiz iliklerine kadar sömürülüyor ve özgünlüğünü kaybedip yozlaşma yoluna sokulmuş bulunuyor.

  1. Özgür Medya: Yeni adı ile bakınca gazete, televizyon ve sosyal medyada bulunan tüm haberleşme araçlarına medya deniyor. Medyanın medya ahlakı çerçevesinde ve tüm etik değerlere uyarak halkı haberdar etmesine müdahale edilemez. Buna medya özgürlüğü denir. Muhatap kim olursa olsun doğru haber kutsaldır. Demokrasinin olmazsa asla olmaz kurallarındandır. Demokratik devlet, medyanın özgürlüğü için tedbirler alır. Devlet sadece faaliyetlerini tanıtan yayınlar yapar, genel medya mesleği alanına giremez. Medya kurumları başka alanlarla ilgisi bulunmayan çağdaş örgütler olmalıdır. Demokratik devlet bu özeliği özenle korur. Medyanın yozlaşmaması için tüm önlemleri uygular. Totaliter yönetimlerde ise medya devletin malı veya devletten iş alan şirketlerin malıdır. Doğru haber yalnızca totaliter düzenin kontrolünden geçen haber olarak kabul edilir. Diğer özgür medya girişimleri olursa onları ekonomik baskı altına alırlar. Aşağılamak suretiyle yaşamalarına imkân vermezler. Medya özgürlüğü olmadan ilerleme, gelişme ve ekonomik başarı mümkün değildir. Çünkü medya özgürlüğü olmadan devleti soymanın önüne geçilemez. Yerli ve yabancı yatırımlar gerçekleşmez.
  2. Seçme Seçilme ve Görev yapma Hakkı: Seçme hakkı kutsal bir kavramdır. Demokrasilerde kimi ne için seçeceğine seçmen kendisi karar verir. Eğer bir başkası “ben şunu seçmenizi istiyorum” der ve demokratik olmayan kuralları dayatırsa bu seçim antidemokratiktir. Demokratik tanıtım konusu bu kapsamın dışındadır ve doğrudur. Seçime giren kimseler ise önceden yasal incelemeden geçirilirler. Seçime girip kazandıktan sonra çeşitli bahanelerle onların göreve getirilmemesi demokratik bir durum değildir. Totaliter ya da hibrid yönetimlerde bu tür uygulamalar olur, demokrasilerde olamaz.
  3. Demokratik Kurumların Hâkimiyeti: Gelişme sağlam geleneği olan, modern ve ortak akılla yönetilen kurumlar ile olur. Yozlaşmış kurumlarla gelişme ve ilerleme olmaz. Demokrasi, de kurumlarla başarı sağlar. Adalet kurumları başta gelir. Eğitim, haberleşme ve ulaştırma gibi kurumlar yozlaşmış olursa ne yaparsanız yapın başarı sağlayamazsınız. Halkımız bu tür kurumlara tam olarak güvenmelidir. Kurumların yok edilip, ortak aklın terk edilmesi totaliter rejimlerin özeliğidir. Çünkü onlar milletin ilerlemesi değil kendi grupları ve kendi şahıslarının zenginleşip kendi bekalarının sağlanması için çalışırlar.
  4. Eşitlik ve Adalet: Burada kastedilen eşitlik fırsat eşitliğidir. Tüm yurttaşlar belli bir başlangıçta eşit fırsatlara sahip olarak akla gelebilecek tüm görevlere talip olabilirler. Herkes adalet içinde yeteneği oranında eşit koşullarda yarışa girer. Nefesi ve bilgisi yetenler istedikleri ve hak ettikleri hedeflere yetenekleri ve ehli oldukları alanlarda ulaşmış olurlar. Demokrasinin en önemli nimetlerinden birisi budur. Recep Tayyip Erdoğan’ın Rize’nin Güneysu ilçesinden çıkıp cumhurbaşkanlığına yürümesi bunun en açık örneğidir. Eskiden uygulanan yarım yamalak bir demokrasi bile bu önemli gerçeği ispat etmiştir.
  5. Yasal Hukuk Hâkimiyeti: Demokraside yasalar evrensel hukuk çerçevesinde yapılır ve o şekilde uygulanır. Her yasa evrensel hukuka uygun değildir. Demokratik devletler yasa çıkarırken evrensel hukuka uyaralar. Yapılacak hataları ise yüksek mahkemeler düzeltir. Bağımsız yargı mevcut olacağı için yüksek mahkemelerin kararları çok önemlidir. Demokrasilerde hukuki kurallara öncelikle en yükseğinden en alttaki yurttaşına kadar herkes özenle uyum gösterir. Totaliter yönetim biçimlerinde yasaların evrensel hukuk kurallarına uyması diye bir hal mevcut değildir. Sadece başta bulunan kimselerin yararları gözetilir, onların bekası düşünülür. Kendi yararları varsa yasalara uyarlar. Türkiye geçerli bir örnek teşkil ediyor. Bizim gibi hibrid rejimlerde halkı ikna edebilecek yasa yorumları geliştirilir. Aslında hukuka uymayan yasaları halka kabul ettirmenin yollarından birisi budur. Halk tüm yasaların evrensel hukuka uyduğunu zanneder. Oysa bu alanda evrensel kuralların nasıl yozlaştığı kolayca anlaşılır.
  6. Demokrasilerde Sivil Toplum Kuruluşları: Sivil toplum kuruluşları özgür ve bağımsız yurttaşlar tarafından topluma bazı alanlarda hizmet vermek ve fikir üretmek üzere kurulan kuruluşlardır. Ortak akıl üretip demokrasiye yardım ederler. Kısaca STK’ların mensupları tarikat, cemaat ve ideolojik vakıfların mensuplarından farklıdır. Bu sonuncular fikir üretmeyen, bir kişi veya kuruluş olarak mensuplarına emir verebilen, kime oy verilebileceğini bile belirleyebilen demokrasi dışı kuruluşlardır. Sivil toplum kuruluşu olamazlar. Totaliter yönetimlere kölelik yaparlar. Demokrasiye zarar verdikleri kesindir.
  7. Yurttaşlık Bilinci: Demokrasilerde halk yurttaşlık standartlarına göre eğitilmelidir. Yurttaş mensup olduğu halkın bir üyesi olmaktan gurur duyar, yasalara ve etik kurallarına uyar. Halkı bir arada tutan tüm değerlere ya uyar veya en azından saygı duyar. Devletin verdiği tüm görevleri yerine getirir. Totaliter sistemlerde herkes yukarıdakinin birer kişisel malıdır. Bir şahsiyetleri yoktur. En yüksek makama gelse bile halkın değil onu göreve getirenin kuludur. Demokratik yurttaşlar ise demokrasiye yardımcı olan kimselerdir. Teba değillerdir. Yurttaşlar yöneticilerle kendilerini eşit görürler. Totaliter yönetimlerde bakanlar bile yukarıdaki yöneticiler tarafından “benim bakanım” diye nitelenir. Yurttaşlara çok yukarıdan bakılır. Aslında demokrasilerde bakanlar ve tüm devlet görevlileri halkındır ve kişisel eşitliğe tabidir.
  8. Eğitim Hakkı: Demokrasilerde tüm insanlar eğitim hakkına sahiptir. Bu eğitim bilimsel olmalı ve meslek kazanmaya yönelik olarak gelişmelidir. Eğitimi birlik içinde devlet yürütmelidir. Özel eğitim devletin çağdaş kuralları içinde gerçekleşmelidir. Eğitim birliği yurttaşların ayrışmadan, birlik içinde, devletin devamını ve bekasını sağlamak üzere tertiplenen bir uygulamadır. Eğer birlik olmazsa zamanla toplum içinde ayrışma ve çatışmalara zemin hazırlayan durumlar ortaya çıkar. Totaliter sistemlerde eğitim kendi siyasi güçlerini artırmak üzere düzenlenir. Bilimle, toplumun demokratik birliği ile ilgili bir endişe yoktur. Demokrasilerde halkın alt gelirli kesimine pozitif ayırımcılık yapılır. Yatılı okullara verilir. Eşitlik sağlamak için her önlem alınır. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bu duruma özen gösterilmiştir.
  9. Yönetenin Yönetilenlerin Emrinde Olması: Burada yöneticinin her hangi bir yurttaştan emir alması kastedilmiyor. Yöneticinin toplumun görüşlerine değer vermesi kastediliyor. Örneğin, bir mahallede bir mermer atölyesi açılacak. Halk itiraz ediyor. Yönetici halk esas alarak bu mahallede bir referandum yapabilir. Halk ne karar verirse onu uygularlar. Totaliter rejimlerde bu tür uygulamalar olmaz. Halkın haberi bile olmadan işler icra edilir. Tüm alanlar yönetimin malıymış gibi davranılır.
  10. Serbest Sendikacılık: Ülkelerin zenginleri, sanaycileri ve varlıklı insanları önemli insanlardır. İş yerleri açarlar, fabrika kurarlar ve buralarda insanlara ekmek temin ederler. Bu alana devlet de katılır. Yani iş yeri ve fabrika açar, yollar yapar insanları çalıştırıp geçimlerini sağlamak üzere ücret öder. Ama öte yandan insanlar doğuştan zengin olma hırsına sahiptir. Kendilerinin daha çok kazanması için altta bulunan emekçileri görmezden gelirler. Bu durumu demokrasiler şöyle çözerler. Emekçi haklarını savunmak üzere sendika kurmaya izin verirler. Anayasa ve yasalarla bu alanlar düzene sokulur. Her iki tarafı korumak, gelişmeyi sürdürmek ve hakları da vermek üzere uygarlık yolunda devam edilir. Totaliter sistemlerde sendikalar yoktur veya yok hükmündedir.
  11. Süreli seçim: Demokratik ülkelerde belli sürelerde seçim yapılarak iktidarın devam edip etmeyeceğine halkın karar vermesi sağlanır. Demokrasiler bunu severek yaparlar. Çünkü bu kültüre sahiptirler. Totaliter sistemlerde seçimler zoraki yapılır. Karl Popper’in dediği gibi bunlar seçimleri sevmezler. Popper,”Demokraside zayıf olan ülkelerde iktidara gelmek kolaydır. Ama yine bunların seçimle iktidardan gitmeleri çok zordur” der. Seçim yapsalar bile seçimi hile ile kazanmak üzere bütün önlemleri alarak seçim yaparlar.
  12. İmkân Adaleti: Demokrasilerde seçime giren partilere adaletli imkânlar hazırlamak şarttır. Eşit imkânlar sağlamak çok iddialı olur. Ama iktidarın devletin bütün imkânlarını kullanarak seçimi zorlaması, tüm resmi kanalları kendi propagandası için kullanması ve adaletsiz hale getirmesi demokratik bir yaklaşım değildir. Böyle kazanılan seçimler demokratik ve meşru değildir. Halka güven vermemektedir. Sorunları katlamaktan başka bir işe yaramamaktadır. Bu tip uygulamalar demokrasiyi sözde demokrasi haline getirir. Hatta yok eder.
  13. Demokrasilerde Siyasi Partiler Düşman Değil Rakiptir: Demokratik kurallar gereğince siyasi partiler ülkeyi belli bir gelişme noktasına getirmek için çalışırlar. Birisi belli bir yoldan bu hedefe ulaşmağa çalışır, diğeri başka bir yoldan aynı hedefe ulaşmak için çalışır. Bu bir rekabet olayıdır. Bunu düşmanlık haline getirmek vatana ihanettir. Ülkemizde niyetin kötü olmadığını düşünsek bile bu siyasi parti düşmanlığı, normal hale gelmiştir. Böyle bir durum ülkenin yok olmasını bile ortaya koyacak bir gidişattır. Totaliter sistemlerde siyasi parti yoktur. Siyasi partiler sadece demokrasilerde vardır. Hibrid rejimlerde ise düşmanlık yapıp kutuplaşmaktan kazanım sağlamak için iktidar partileri, muhalefet partilerine izin veriyor. Esasen hibrid rejimlerde muhalefet partileri iktidara gelmek için değil aşağılanıp suçlanmak suretiyle iktidar taraftarlarını konsolide etmek için kullanılır.

Milliyetçilik ve demokrasinin uyumluluğu

Hem milliyetçilik hem de demokrasi halka dayanan iki kavramdır. Demokrasi halkı en bilimsel yöntemlerle yönetme sistemidir. Halkın ve daha geniş anlamda milletin huzura kavuşması, gelişmesi ve çağdaş uygarlığa ulaşması hem milliyetçiliğin hem de demokrasinin hedefidir. Demokrasi, kendisinden daha iyi bir sistem bulununcaya kadar dünyanın en mükemmel yönetim sistemidir. Milliyetçiliğin de amacı iyi yönetmektir. Totaliter yönetimlerde milliyetçilikten bahsetmek saçmadır. Çünkü oralarda totaliter sisteme hizmet etmek milliyetçilik olarak tanımlanır. Milliyetçilik halkın kölelik sistemlerinde kalmasına izin vermez. Tarihte bağımsızlık savaşları milliyetçilik yolundan kazanılmıştır. Demokrasi savaşları da milliyetçiliğe dayalıdır.

Kısaca bu iki toplum sisteminin birbirinden ayrılmayan kavramlar olduğunu görebiliyoruz. Doğal olarak amaçlarının farklı olması nedeniyle uygulama şekilleri de farklıdır. Totaliter sistemlerde milliyetçilik, gerçek milliyetçilik olarak nitelenemez. Demokrasi yoksa milliyetçilik, totaliterliğe korumacılık yapmayı aşamaz.

Kaynaklar

  1. Ernest Renan, ULUS NEDİR? Pinhan Yayıncılık, Türkçe 1. Baskı 2016
  2. Sadri Maksudi Arsal, MİLLİYET DUYGUSUNUN SOSYOLOJİK ESASLARI, Ötüken Neşriyat 2018 İstanbul
  3. İskender Öksüz, MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK, Panama Yayınları 4.Baskı 2018 Milli Düşünce Merkezi- Ankara
  4. Ernest Kellner, MİLLİYETÇİLİĞE BAKMAK, İletişim Yayınları, 1998 İstanbul
  5. Umut Özkırımlı, MİLLİYETÇİLİK KURAMLARI , Eleştirel Bakış, Doğu Batı yayınları 8. Baskı
  6. John Armstrong, NATIONS BEFORE NATIONALISM, University of Carolina, 1982
  7. Anthony D. Smith, MİLLİYETÇİLİK KURAMI, İDEOLOJİ TARİH, Atıf Yayınları, 2013 Ankara
  8. Azar Gat, Alexander Yakobson, ULUSLAR: Siyasi Etnisite ve Milliyetçiliğin Uzun Tarihi ve Derin Kökleri, Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2019
  9. Daron Acemoğlu, James A.Robinson, ULUSLARIN DÜŞÜŞÜ, Güç Zenginlik ve Yoksulluğun Kökleri, Doğan Kitap 2013 Ankara
  10. John J. Patrick, UNDERSTANDING DEMOCRACY: A Hip Pocket Guide, Oxford University Press  2006
  11. Davit Spitz, ANTİDEMOKRATİK DÜŞÜNCE ŞEKİLLERİ, M.E.Bakanlığı Yayınları, 1994
  12. Eric Hobbsbawm, MİLLİYETÇİLİK KURAMLARI, Çukurova Üniv. İİBF Dergisi Abdulvahap Akıncı, Cilt 15 S.1 2014 Adana
  13. Bart Bonikovsky, VARIETIES OF POPULAR NATIONALISM IN MODERN DEMOCRACIES, Sociology Department of Harvard Univ. publicationns@wcfia.harvard edu
  14. Hannah Arendt, THE ORIGIN OF TOTALITARISM, Penguin Books UK.

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları