Yükleniyor...
Kasabada gerçekten hiç kimse yok mudur?
Sorunun cevabını “Karabağ’ın Bekçisi” adlı şiirden dinleyelim:
Korkmayın ben insanım, saç sakalım dolaşık
Sırtım çıplaktır ayak tabanlarım nasırlı
Hele birkaç yudum su – çorba verin bir kaşık
Türk’üm, sizdenim yahu, baba yurdum Çakırlı.
İnsanım diyorum ya – siz de mi unuttunuz?
Affedin, ben otuz yıl bu dağda ömür sürdüm Siz giderken, elbette, gam yiyip kan yuttunuz
Ben hep kaldım burada – bilseniz neler gördüm
Bahadırhan Dinçaslan’ın şiirinde konuşan bir şehittir. Otuz yıl beklemiştir vatan toprağını. Millettaşlarını görünce dile gelmiş, neler gördüğünü anlatmak istemiştir. Gelen ordunun başında bir komutan vardır elbette. Azerbaycan Türkleri “komutan” yerine komandir derler. Şehidimiz ona sesleniyor:
Komandir, hele beyim, neredesin, gel hele
Ver elini öpeyim ağam paşam komandir
Otuz yıldır yoktunuz – sizi güle bülbüle
Ben anlattım – hatırlar sizi Şuşa’m, komandir!
Konuşmadaki samimiyeti görüyor musunuz? “Hele beyim, ağam paşam komandir.” Azerbaycan Türkleri ile sık görüşenler için bu hitaplar, bu seslenişler çok tanıdıktır. Azerbaycan’a kadar gitmeye de gerek yok. Şöyle Orta Anadolu’dan doğuya doğru biraz uzanırsanız bu seslenişleri duyarsınız: Beyim, gel hele. Ne kadar sıcak ve içten! Ne diyordu Murat Çobanoğlu? Ağam kim? Paşam kim? Kim kim kim, Kiziroğlu Mustafa Bey, bir beyin oğlu, zor beyin oğlu!
Fakat dörtlükte sadece samimi konuşmalar yok, yüzlerce yıldan süzülüp gelen gül ile bülbül de var. Farsların gol ve bolbol dediği bu iki narin varlığa ne kadar ince, ne kadar ahenkli sesler vermişiz. Sadece sesleri inceltmekle kalmamışız, klasik şiirimizde de halk şiirimizde de asırlarca işlemişiz onları. O kadar işlemişiz ki artık bülbül deyince âşık, gül deyince sevgili gelir olmuş aklımıza. Ama yine de onların tabiattaki yerlerini bozmamışız. Tabiatımız, toprağımız, havamız onlarla şenlenir, onlarla güzelleşir olmuş.
Dinçaslan gelenekten kopmayan modern bir şairdir. Elbette gelenekten gelen gül ile bülbül motiflerini kullanacaktır. Kullanacaktır ama âşık ile maşuku çağrıştırırsa modern olamaz ki. Burada gül ve bülbül vatandır, vatanın bir parçasıdır, Şuşa’dır.
Şuşa!… Karabağ’ın en musikili diyarı! Azerbaycan musikicilerini araştırsanız birçoğunun vatanı Şuşa’ya çıkar. Muğamın yurdu da Şuşa olmalı. Büyük hanendenin adı Han Şuşinski değil mi? Ya büyük dâhi Üzeyir Hacıbeyli? O da Şuşa’dan çıkmadı mı? Aslı ve Kerem operasına can vermedi mi? Yoksa Kerem de mi oralardan? Alış kerem, tutuş kerem, yan kerem! Türkiye’de “Aman Kerem” diye başlıyoruz o ünlü türküye. Azerbaycan’da “Alış Kerem” diyorlar çünkü alışmak da “tutuşmak, yanmak” demektir. Hikâyede Kerem, çektiği “âh”ın alevinde tutuşup yanmadı mı? Sonra da mezarından bir gül bitmedi mi?
Aman Allah’ım, bu nasıl bir kültür! Bir kelime bizi nerelere götürüyor? Karabağ şehidi “Sizi güle bülbüle ben anlattım.” diyor. Gül de bülbül de vatandır ve otuz yıl sustuktan sonra konuşan şehit vatanın bekçisidir.
Şehidin nişanlısını, ipek kokan bebekleri yazmayayım. Lütfen, Ötüken yayınlarından çıkmış olan Cin Düğünü adlı kitabı edinip şiirin bütününü okuyunuz. Yürek kaldırmaz dörtlükler var orada. Ama dayanmaya çalışıp birkaç dörtlüğü daha anlatayım.
Ağaçların dalını kırmayasın komandir
Anamı o ağaca astılar – anam oldu
Kovuğunda saklandım belki dokuz gecedir
Gözlerimin önünde aziz na’şı soğuldu.
Yalnız gül ve bülbül değil ağaçlar da vatandır. Bizi yetiştirdiği gibi ağacı da vatan toprağı yetiştirmiştir. Vatanın toprağında bitip boy attıysa göğe, elbette o da vatandır. Fakat Dinçaslan klasik olanla yetinmez. Şehidin annesini ağacın dalına asmışlardır, ağaç da şehidin annesi olmuştur, vatan olmuştur. Otuz yıl sonra gelen askerler aman ha, dalı kırmamalıdırlar çünkü o vatandır, anavatandır. Ana ile vatanın şiirde nasıl bütünleştiğini gördünüz mü?
Fakat iş bununla bitmiyor. Şehidimiz de dokuz gece aynı ağacın kovuğunda saklanmıştır. Oğuz Kağan’ın beylerinden Kıpçak da ağaç kovuğunda değil miydi? Anlamadım ki şairi, Kıpçak mıdır Avşar mıdır? Ne yaman soru bu? Türk’ün dokuz atası da aynı ağacın dalları altında türemedi mi? Şecere de “ağaç” demektir ve bir yaratılış efsanemize göre bir ağacın dalları altındaki dokuz atadan türedik.
Şehidimizin annesi ağaçla özdeşleşmiş. Ya babası?
Babamın mezarında har-ı bülbül yetişir Otuz yıl ben suladım kulun olayım ezme Bir başıma dolandım köy be köy, şehir şehir Hatırlıyorlar sizi – selam vermeden gezme
Ah, har-ı bülbül! Ofris Kavkasika. Kafkas çiçeği dediklerine bakmayın, bu çiçeğin en moru, en leylağı Şuşa topraklarında yetişir. Nice şehit yakınları hasretlerini bu güzel çiçekle ifade etmişlerdir. Efsaneye göre Oğuz Hanın şehitlerinden birinin göğsünde bir bülbül varmış. Yiğit, şehit olunca bülbül kanlı gömleği yırtıp uçmuş ve onun mektubunu sevgilisine götürmüş.
Efsanelerimizi ne kadar biliyoruz? Böyle bir efsanenin Azerbaycan’da Oğuz Han’a bağlanması ne kadar ilgi çekici! Türkmenistan’da, Özbekistan’da, Kazakistan’da ve Türk Dünyasının uçsuz bucaksız topraklarında kim bilir daha ne efsaneler var! Oğuz Han’a bağlanan, Korkut Ata’ya bağlanan. Toprağın altından birbirine ulaşan kökenler bizi nasıl da birleştiriyor!
Kerem’in mezarından çıkan gül idi, şehidimizin babasının mezarından har-ı bülbül yetişmiş. Çünkü bu çiçek mordur, leylaktır, özlemdir. Şehitler vatan toprağının bekçileridir, ata mezarlarını sulamak da onların mukaddes işlerindendir. Aslında hepimiz biliyoruz, bütün vatan toprakları şehitlerin kanıyla sulanmıştır. Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda! Sonraki dörtlükte Karabağ bekçisi şehidimiz de “toprağıma karıştım” diyor. Toprak… Alelade bir nesne değil o. Kimyacılar elementleri tek tek sayabilirler ama biz biliyoruz ki bizim toprağımızda çiftçilerimizin teri de bacılarımızın göz yaşı da şehitlerimizin kanı da var. Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda!
Komandir, bu köylerde hayaletler geziyor
Ben de ölürüm şimdi karışıp yere suya
Fakat korkmayın, hepsi gülümsüyor, seziyor
Vefalı Türkler geldi, dalmak vakti uykuya
Biz burayı bekledik – bıraktığınız gibi
Türkçe konuşur hâlâ ateş, toprak, hava, su
Nöbetim bitti şimdi azat et bu garibi
Çöküyor gözlerime otuz yılın uykusu…
“Vefalı Türk”ü hatırladınız değil mi? Vefalı Türk geldi yine, selam Türk’ün bayrağına! Hey koca şair! Ahmet Cevat da Hüseyin Cavit de Mehmet Akif de bu toprakların altında yatıyor. Onlar ve daha niceleri yattığı için de bu topraklar vatandır.
Şehidimiz, vatan toprağının o parçasını tam otuz yıl beklemiştir. Artık rahatça uykuya dalabilir. Hayalet sanmayın, Çakırlı’da otuz yıl boyunca dolaşanlar hep şehittir. Vefalı Türk geldiğine göre nöbetleri bitmiştir, artık ebedî uykularına dalabilirler.
Vatan toprağı öyledir işte. Havası da suyu da toprağı ateşi de Türkçe konuşur. Binlerce yere, köye, kasabaya, dereye tepeye, suya büke Türkçe adlar verdik. Çakırlı dedik, Karabağ dedik. Odlar Yurdu dedik. Elbette ateşimiz de suyumuz da Türkçe konuşacak. En eski anıtlarımızda vatan için yer su diye yazmışsak boşuna değil. Yerimiz de suyumuz da Türkçe konuşur. Şehitlerimiz de Türkçe konuşur. Şairlerimiz var oldukça Türkçe yaşar.
Bilge Kağan, Köl Tigin için diktirdiği anıta bengü taş demiş yani ebedî taş. Gerçekten de anıt bugüne ulaşmış. Onlarca dilde yüz binlerce basılan kitapların sayfalarına geçmiş. Bengü taş, bengü bodun, bengü dil!… Dedem Korkut’un dediği gibi sürülüp gideyorur.