25.09.2021

Takıntılı komşu Yunanistan’la yaşamak

Düşünce ve davranış olarak bir milletin fertleri birbirlerine diğer milletlere benzediklerinden daha çok benzerler. Birçoğunun bazı konularda ortak düşünceleri ve kaygıları vardır. Yunanlıların da Türklere yaklaşımında bunu görmek mümkündür.


 

Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikolaos Dendias ile Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu

Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikolaos Dendias ile Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu

Yunanistan’la aramızdaki müzmin Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Ege Adaları ve bağlantılı sorunlar birkaç yıldır artan bir sıcaklıkla Türk kamuoyunun ve hatta Dünyanın gündemlerinden biri. Yunanistan tarihi boyunca yaptığı gibi konuya AB ve ABD’yi de taraf yapma çabasında. Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias’ın 15 Nisan akşamı basın toplantısındaki sözlerini duyunca hatırıma Yunanlıların büyük çoğunluğunun Türkiye ve Türklere karşı psiko-sosyal ve sosyo-kültürel davranışlarındaki yeknesaklıkları geldi. Yunanlıların çoğundaki bu ruhsal yapıyla ilgili yıllar içindeki gözlem ve kanaatimi paylaşmak istedim.

Şüphesiz; sayısı ne kadar olursa olsun, kişiler ve hatta gruplar üzerinden o toplum veya millet hakkında bir genel kanaate varmak mümkün değildir; doğru da değildir. Ne var ki, düşünce ve davranış olarak bir toplumun veya milletin fertleri birbirlerine diğer milletlerin fertlerine benzediklerinden daha çok benzerler.

Yunanlıların ortak davranış kodları

İngiltere Reading Üniversitesinde, 1990 yılı Ağustos’unda master (MSc) programı öncesindeki oryantasyon döneminde, derslerden biri de ‘Sunum’ (presentation) idi. Moderasyon 8 dakikalık sunum, 12 dakikalık da sorular, yorumlar ve cevap şeklinde her öğrenci için 20 dakikaydı.  O gün sunum dersinde ilk sıra benimdi. Oryantasyon programında, 5 Yunanlı olmak üzere çeşitli ülkelerden 16 kişiydik; o sıralarda öğrenci değişimi yaz programından 15 kişilik bir Alman grubu da salondaydı. Aynı yurtta kaldığımızdan çoğunun yüzlerine aşinaydım. Aramızda bir sıcaklık olsun kabilinden karşılaştıkça Yunanlıları selamlıyor, hal-hatırlarını da soruyordum ama bana karşı gözlerindeki boşluğu ve yüzlerindeki donukluğu da fark edebiliyordum.

Türkiye haritasını tahtaya yerleştirip, katılımcıları selamlayarak Türkiye’nin tarihi, doğal ve kültürel zenginliklerini anlatacağımı ifade ederek sunuma başladım. Daha ilk dakikada Yunanlılardan biri laf attı. Almanlardan gülüşme sesleri geldi. Bir an durduktan sonra sunuma devam etmek istedim. Gözüm ders hocasına kaydı: Masanın kenarına dayanmış, bir eli çenesinde ‘Bakalım ne olacak!’ havasında bana bakıyordu.

Tam söze başlayacakken Selanik Üniversitesi doktora öğrencisi ‘Kıbrıs’ı nasıl işgal ettiğinizi mi anlatacaksınız?’ diye laf attı. Almanlar kımıldayarak beden dilleriyle Yunanlının tavrını desteklerini belli ettiler. Kan beynime fırladı, birden gözümün karardığını hissettim. Kendimi toparlayarak o anda çıt çıkmayan kalabalığı süzdüm ve hocaya tekrar baktım. Duruşu aynıydı.

Önüm açılmış ve her ne söylersem, nasıl davranırsam yeridir durumuna gelmiştim. Durum ciddiydi ve nezakete de yer yoktu… Bir anda rahatlamış, ferahlamış ve olağanüstü bir enerjiyle dolmuştum… Söze başladım…

“Burası Birleşmiş Milletler Genel Konsey salonu değil. Kıbrıs konusunda uluslararası bir konferans ve müzakere ortamı da değil. Tarih konferansı değil. Ben de ne diplomatım, ne tarihçiyim, ne de Türkiye Dışişleri mensubuyum! Ancak konuyu siz açmışken, bir Türk öğrenci kimliğimle söyleyeceklerimi, lütfen müdahale etmeden dinleyin… Söyleyeceğiniz bir şey kalırsa da söyleyin.”

Kıbrıs konusunu hangi Türk bilmez ki… 1974 Kıbrıs müdahalesi ve sonrasında Prof. Dr. Fahir Armaoğlu’nun Siyasi Tarih kitabından Kıbrıs tarihini çeşitli vesilelerle birkaç defa okumuşluğum; sonraları da takip edişimden zihnim epeyce doluydu. Konuştukça açıldım. O sıralarda pek de akıcı olmadığını düşündüğüm İngilizcemi de iyi kullandığımı fark ettim. Salondakilerin bana kilitlenmiş gözleri ve toparlanarak oturuşları beni daha da açtı. Yunanlılar giderek sandalyelerinde adeta büzüştüler. Almanların alaycı tavırları önce şaşkınlığa sonra takdire dönüştü. Diğerleri de bana ilk defa görüyorlarmış gibi bakıyorlardı.

Hoca birden doğrulup, iki elini birbirine vurarak “Tamam. Ders bitti. 40 dakika oldu. 3 yıldır bu derste izlediğim en güzel sunumdu. Öyle etkileyiciydi ki sizi kesmek ve diğer katılımcıların ilgisini bölmek istemedim. Sizi kutluyorum Mustafa.” dedi.

Sonraki günler ve haftalarda rastlaştığımızda Yunanlılar ya başlarını eğiyorlar ya da beni görmemezlikten geliyorlar; göz göze gelmemeye gayret ediyorlardı.

Yurtta öğrenciler arasında yakınlaşma, kaynaşma olsun diye her hafta sonu “Ülkeler Geceleri” etkinliği yapılıyordu. Türk öğrenci sayısı az olunca biz de iki Meksikalı kız ve bir Kolombiyalı oğlana birkaç gece halay öğreterek hazırladığımız “Türkiye Gecesi”ne nerdeyse yurttaki tüm öğrenciler gelmişti ama Yunanlılar yoktu.

Sonraki yıllarda, dünyanın çeşitli yerlerinde ve ortamlarda yüzlerce Yunanlı ile karşılaşmak, çalışmak durumunda oldum. Çoğu diplomat, akademisyen veya uluslararası kuruluşlarda uzmanlardı. Çoğunun tavırlarında, bakışlarında o tanıdık donukluğu, yapmacık nezaketi gördüm.

Yunanistan temsilcisinin “Türkiye şap hastalığını Yunanistan’a özellikle bulaştırıyor ve Avrupa Birliğini tehdit ediyor” minvalli sataşması üzerine Türkiye Temsilcisi olarak OIE’nin (Uluslararası Salgınlar Ofisi – Paris) Genel Kurulunda irticalen yaptığım uzun konuşma OIE kayıtlarında (Minutes of OIE General Council Meetings – 1994, Paris) 4 sayfa olarak yer almıştı.

2001 yılında, farklı kurumlardan 10 -15 kişilik bir grupla Girit Adasına yaptığımız “Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası ve Yunanistan Tecrübesi” konulu 10 günlük seminer programı sırasında ziyaret ettiğimiz Girit Belediye Başkanı benim “ekibe özel olarak dahil edildiğimi ve diplomat olduğumu düşündüğünü” herkesin önünde söyledi. Türkiye’ye dönerken fotoğraf makinamdaki negatif rulonun çıkarılmış ve el çantamdaki 2 dolu kartuşun da alınmış olduğunu fark edince tüm resimlerin gidişine üzülmüş ve öfkelenmiştim.

FAO’nun Cenevre İrtibat Ofisinden (2002 – 2006) ekonomist, (ABD’de doktora yaparken Tarım Bakanlığında genel müdürlük de yapmış olan Doç. Dr. Ali Eryılmaz’la aynı evde kalmış) biriyle de aramızda seviyeli bir dostluk oluşmuştu. Müzakerelere gözlemci kuruluş olarak FAO adına katılıyordu. Aylarca müzakerelerdeki konuşmalarımı dinledikten sonra tanışmak istemişti. 2007 Dünya gıda krizinin ve 2008 Dünya ekonomik krizinin ayak sesleri geldiğini 2006 yazında ilk ondan duymuştum. “Patronlarını gıda krizi olacağı ve tedbir almaları konusunda uyar” diye de bir tavsiyesi olmuştu. İlgili kurumlarımıza yazdığım yazıda konuya yer vermiştim ama kimsenin dikkat ve ilgisini çekmemişti.  Kıbrıs Rum Yönetimi DTÖ Temsilciliğinden Ena Ashikali toplantılar öncesi ve sonrasında bir vesileyle yanıma gelir, söyleşirdik. Kadının bir yerlerinde bir Türklük olduğu belliydi. Soyadı “Aşık Ali”den geliyormuş. Kendi aralarında boş gezerlere “Ne dolaşıyorsun Aşık Ali gibi!” diye takılırlarmış.

OECD Türkiye Tarım Raporu yayınlanıncaya kadar iki yıl (2010-11) zaman zaman Yunanlı OECD Ekonomi Uzmanı Dimitris Diakosavvas’la çalışmıştık. Başlardaki tutuk, şüpheci tavırları zamanla yerini rahatlamaya bıraktı. Gerçekten çok profesyonelce bir tavır içinde; OECD, FAO, WTO, WB, IMF ve Türkiye’den toparladığı verilerle Türkiye Tarımsal üretim değerinin Avrupa’da birinci olduğunu ortaya koymuştu. Raporun kitap olarak basılması aşamasında, Tarım Bakanlığı üst bürokrasisindeki raporun reddedilmesi yönündeki tavıra karşı “Sn. Bakanım, bu OECD gibi güvenilir ve saygın bir kuruluş tarafından hazırlanmış; adeta ayrıntılı bir sağlık tarama ve muayene sonuç raporu gibi. Ödediğimiz para da önemli değil ama bu rapor uzun yıllar tüm Dünyaya Türk tarımıyla ilgili kaynak olacak” dediğimde Bakan M. Mehdi Eker konuyu kapatmış ve kitabın OECD tarafından üç dilde basılıp dağıtılmasına onay vermişti.

Yunanistan’ın Jakarta Büyükelçisi yaşça benden büyük olmasına rağmen resepsiyonlarda hep benim bulunduğum sohbet grubuna gelirdi. Atalarının Anadolu’dan gittiğini söylemişti. Eşi de Endonezyalıydı. Endonezya’da 2014 Ekim’inde yerime FAO Temsilcisi olarak gelen Kanadalı, Mark Smulders’ın eşi de Yunanlıydı ve kadının benden uzak durmaya gayret ettiğini fark etmiştim.

FAO Genel Müdür Yardımcısı Kostas G. Stamoulidis, önceleri ilgisiz bir Yunanlı tavrındayken beni tanıdıkça giderek sıcak ilgi göstermişti. Jakarta’ya geldiğinde Endonezya makamlarıyla ve diğer Birleşmiş Milletler kuruluşlarıyla iyi ilişkilerimden, çalışmalarımdan çok etkilenmişti.

Bir milletin fertleri birbirlerine benzerler

Bir milletin her bireyi birbirinden farklıdır, aynı parmak izleri gibi her birinin ayrı fiziksel yapısı ve ayrı kişilik özelliği vardır. Ancak aynı milletin bireyleri ne kadar da birbirinden farklı olsalar diğer milletlerle karşılaştırınca birbirlerine benzerler. Tıpkı bazı meslek grubu insanlarının bazı davranışlarının birbirine benzemesi gibi.

İnsan hangi milletten, hangi kültürden olursa olsun insandır. Karşınızdakinin duruşunu ve ön yargısını çoğu kere kendi duruşunuzla değiştirebilirsiniz; ancak çocukluktan itibaren oluşmuş kanaati birden değiştirmek oldukça güçtür. Yunanlıların çoğu Türklere karşı bu dini, kültürel ve ideolojik kuşatılmışlık ve baskı altında; kıskaç içindeki bir toplum. Bu önyargılı kanaatle de fırsat buldukça olmadık zamanda, olmadık yerde sokmaya çalışırlar!.. Avrupa ve Amerika dışında ise “Komşu” diye yapışırlar.

Karşınızda bir Yunanlı varsa ve siz Türkiye ve Türkler hakkında kişisel görüşünü sorarsanız muhtemelen söyler. Ancak karşınızda üç Yunanlı varsa ve Türkiye hakkında kişisel görüşlerini sorarsanız asla belirtmezler; ortak görüşlerini belki farklı bir ifadeyle söylerler. Yani birkaç Yunanlı bir aradayken veya bir topluluk içindeyken kendi kişisel görüşlerini değil ülkelerinin ve milletlerinin ortak resmi görüşlerini ifade ederler ve bu genellikle olumsuzdur. Benzeri davranışları Dünyanın şurasında burasında toplantılarda, birlikte kısa çalışma ortamlarında rastladığım İran diplomatlarında da gözlemiştim.

Dendias’ın tavrı

Türkiye’de bulunan Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikolaos Dendias ile Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 15 Nisan 2021 günü akşamında ortak basın açıklamalarını dinledim. Ev sahibi sıfatıyla önce konuşan Türk Dışişleri Bakanının konuşması çok dostane, sıcak; yüzü mütebessimdi. Hatta “Niko” diye ilk adını anarak, geçmişte birlikte çalıştıklarından; dost ve arkadaş olduklarından da bahsetti. Çavuşoğlu’nun yaklaşımını ev sahibine ve diplomasiye yakışır bulsam da biraz şaşırdım. Sanki yıllardır hiçbir sorun yokmuş veya basın toplantısından önce tüm sorunlar çözüm yoluna girmiş zehabına kapıldım.

Sözü Yunanistan Dışişleri Bakanı alıp konuşmaya başlayınca “Hah! İşte şimdi Yunanlı olduğunu gösterdi” dedim. Anadolu’da nankör ve ekmeksiz olanlara “Ekmek yediği sofraya bıçak sokar” tabiri kullanılır. Dendias beni yanıltmadı. Programda yokken Türkiye Cumhurbaşkanı da iyi niyet gösterip kendisini kabul etmiş üstelik. Yunanlıların çoğunun Türkiye’ye ve Türklere karşı bu düşünce ve davranış kalıbını taşıdığını söyleyebiliriz. Çünkü toplumun büyük kısmının kültürel ve tarihi kodlarına kazınmıştır. Bu davranışı özellikle çok taraflı ortamlarda gösterirler ve ne kadar Yunanistan milliyetçisi oldukları konusunda birbirleriyle yarışırlar. Siyasi ve politik görüşleri ne olursa olsun Yunanlı, Yunanlıdır. Yunanlı farklı görüşlerdeki siyasetçilerin başlıca ortak alanı da Türkiye’ye yaklaşımlarının paralelliği veya örtüşmesidir.

Ancak, Yunanlı düşmanı olduğum düşünülmesin; neden böyle olduklarını artık biliyorum ve hatta bana biraz da komik geliyorlar. Ancak tanımak tedbir almayı da gerektiriyor. Yunanlıların Türkiye’ye tavırlarını tanıyor olmamın bir daha tevsik edilmesine bir anlık sevinsem de duruma üzüldüm; çünkü Yunanlılarla işimiz çok ve uzun… üstelik komşuyuz ve diğer AB üyeleri de kafadan “Yunanistan ne yapsa yeridir, benim yerim bellidir!” anlayışında. Kıbrıs, Ege, Doğu Akdeniz ve daha onlarca başlıktaki sorunlar daha onlarca yıl konuşulur… Bu konuları Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Rumları arasında meseleler olmanın çok ötesine taşıma çabaları asla tükenmez… Baş başa olsak kolay!.. Yunanistan bağımsızlığını kazandığından bu yana 2500 yıl öncelerinden kalan mirasını yemekte ve hep korunup, kollanmakta. “Boyundan büyük” milli kimlik karakteri de sebepsiz, dayanaksız pervasızlığının izlerini taşımakta.

Yazar

Mustafa İmir

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.