18.09.2021

Türk milliyetçiliğinin edebiyattaki usta kalemi: Metin Savaş

Eserlerindeki kurgu ve konularında, buram buram Türkçülüğü hissetebildiğiniz, usta kalem Metin Savaş ile Türk romanı, edebiyat ideoloji ilişkisi ve kendi eserlerindeki üslûbu üzerine konuştuk...


 

Metin SAVAŞ

İkbal Vurucu: Metin Hocam, sohbetimize kendinizden bahsederek başlayabilir miyiz?

Metin Savaş: Balıkesirli bir eşraf ailesinin çocuğuyum. Buralardaki pek çok aile gibi benim ailem de Kuvayı Milliye’ye fiilen iştirak etmiş bir ailedir. Bu hatıralarla büyüdük. Hacimli romanlarımdan birinin adının Kuvayı Milliye’nin Hazinesi olması da bu nedenledir. Çocukluğumda zengince  bir aile idik. Sonradan hayatın içinde savrulduk ve birtakım sorunlarla boğuştuk. Bu sorunlar, ben yine çocukken, içime kapanmama, psikolojimin bozulmasına yol açtı. Böyle olunca da kitapları keşfettim ve kitapların dünyasına sığındım. Okurlarım hayat hikâyemi az çok biliyorlar. Başlangıçta yazar olmayı hayal bile etmemiştim. Böylesi bir hedefim yoktu. Üç yaşımdan itibaren sağ gözüm görme yetisini yitirdiği için hep göz doktoru olmayı arzu ediyordum. Fakat hem maddî sıkıntılar nedeniyle, hem içime kapanıklığımdan ötürü hem de tembel bir öğrenci olmam itibarıyla okumadım. Vefa Lisesi birinci sınıftan terkim. 1965’te Balıkesir’de doğdum. Beş yaşımdayken ailecek İstanbul’a yerleştik. Ben 22 yaşında askerden gelince de Balıkesir’e tekrar döndük. 25 yıl boyunca doğduğum mahallede bakkallık yaptım. Dedem de dayım da bakkaldı. Aile mesleğimizdir. Dedemin babası da bakkal imiş. Ortaokul birinci sınıftayken keşfetmiştim kitapları. Yıllar boyunca daima kitap okudum ve günün birinde evdeki odamın kitapla dolduğunu çarpıcı anlamda idrak ettiğimde 25 yaşımdan itibaren yazarlığa soyundum. Okumaya ve yazmaya devam ediyorum.

İ.V: Türk romanının günümüzdeki durumu üzerine düşünceleriniz nelerdir?

M.S: Günümüz Türk romanının ciddiye alınacak derecede muayyen bir düzeyi yakaladığı düşüncesindeyim. Amatörce heveslerle roman yazıp yayımlatma furyasını dışarıda tutuyorum. Romancılığı ciddiyetle benimsemiş çok yazarımız var. İtiraf etmeliyim ki 25 yaşımdan sonra ben de amatörce hevese kapılarak ilk romanımı yazmıştım. İlk romanım bir roman yarışmasında birinci seçilmişti ve ben kendimin ne kadar donanımsız olduğumu yarışmanın ödül töreninde fark etmiştim. Belki birkaç roman daha yazarım, sonra da unutulurum, yazmayı bırakırım diye düşünmekteydim. Ne var ki yarışmanın jürisi gayet nitelikliydi. Bu jüriden geçebiliyorsam kendimde kumaş vardır düşüncesi bana cesaret vermişti. Ödül töreni sonrasında iki yıl hiçbir şey yazmayarak yalnızca ve haldır haldır çok ciddi okumalara yöneldim. Kendimi yetiştirmeye gayret ettim. Ödül töreni sonrasındaki yirmi yılda gündüzleri bakkal dükkânımızda çalıştım ve geceleri çok az uyuyarak hem yazdım hem de kitap okudum. İşte bu gayreti göze alabilenler amatörce heveslerin üzerine çıkabiliyorlar. Ve günümüz Türk romanında söz konusu amatörce heveslerin üzerine çıkmış çok sayıda başarılı romancımız var. “Türk romanı diye bir şey yoktur” söylemini şiddetle reddediyorum. “Türk romanı diye bir şey yoktur” diyenler aşağılık kompleksinden arınamamış olanlardır. Türk kültürüne ve Türk diline güvenemeyenlerdir. İşte bu türden kişiler kendilerindeki kompleksi perdeleyebilmek ihtiyacıyla suçu harf inkılâbına ve Türkçedeki sadeleştirme hareketine yıkıyorlar. Oysaki Türkçe hâlen daha dünyanın en büyük ve en zengin dillerinden biridir. Günümüz Türkçesi roman metni yazmaya fevkalade elverişlidir. Yazmayı ve düşünmeyi beceremeyenlerin günah keçisi ise Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzdür. Bunu açıkça dile getirmek istiyorum. Yazmayı beceremeyenler suçu Atatürk’e atıyorlar.

İ.V: Günümüz Türk romancılığının öz ve biçim açısından kendine münhasır mı yoksa romanımız geleneğinden yeterince beslenebiliyor mu? Bu konudaki düşünceniz nedir?

M.S: Türk romanının durumu veya durduğu yer diyelim; yazara göre değişiyor. Türk yazarlarının kimileri Batı’dan başka gerçek bir kıymet hükmü tanımadığı içindir ki romanlarının ya özlerini ya da biçimlerini Yunan-Roma mektebine dayandırıyorlar. Onlar indinde mit demek Yunan mitolojisi demektir. Birazcık da Hint mitolojisine göz kırpıyorlar. Bundan arketiplere yaklaşımı kastediyorum. Oysaki ben (ve benim gibiler) romanlarımızı ısrarla ve bilinçli yöntemlerle Türk mitolojisine yaslıyoruz. Romanlarımın alt-metinlerini kurcalayacak olursanız her yönden Türk kültür kodlarıyla, Türk mitolojisiyle ve arketiplerin Türkçe yorumuyla karşılaşırsınız. Günümüz Türk romancılığı öz ve biçim açısından kendine münhasırdır diyemem. Münhasır değildir de diyemem. Görecelik burada da devreye giriyor. Kendilerine, milletine ve kültürüne güvenen yazarlar öz boyutunda özgün yapıtlar üretebiliyorlar. Biçim boyutu tartışmaya açıktır. Bense, kişisel tercihimdir bu, Batı edebiyatının ve Türk edebiyatının üstatlarından öğrenebildiklerimi Türk mitolojisini esas alarak kendimce yorumluyor ya da harmanlıyorum. Özüm Türk kültür kodlarıdır. Biçimde ise üstatlardan yola çıkarak kendimce yeni arayışlar peşinde koşuyorum. Son birkaç yıldır Doğu edebiyatına da eğilmeye koyuldum. Doğu derken Türk dünyasının dışındaki doğuyu kastetmekteyim. Türklüğün doğusu batısı, güneyi kuzeyi olmaz. Türk yurtları evrensel coğrafyadadır. Çin yurdu hep Çin’dir mesela. Türklerde böyle değil. Türk romanı gelenekten yeterince besleniyor mu sorusunun yanıtı da görecelidir. Kimi yazarlarımız gelenekten besleniyor-muş gibi yapıyorlar. Kimi yazarlarımızda ise gelenekten beslenme kaygısı bulunmuyor. Postmodern romancılarımızda da gelenekten besleniyor-muş ayağına yatanlar bulunduğu gibi gerçek anlamda gelenekten beslenen yazarlarımız da var. Buradaki ayrımı ideolojik bağlamda söylemiyorum. Gelenekten beslenmeyi hakkıyla kotaramayan sağ cenahtan yazarlarımız var. Gelenekten beslenmeyi lâyıkıyla kotaran sol cenahtan yazarlarımız da var. Edebiyatta (bütün sanat dallarında) ideolojik ayrım gözetilmez desek bile yalan söylemiş oluruz. Dünyada ve Türkiye’de her yazar ideolojiyi bal gibi gözetmektedir. Amerikalı edebiyat eleştirmeni Wayne C. Booth şöyle diyor: “Pratikte hiçbir yazar tam taraf tutmama konumuna eriştiği bir eser yaratamaz.”

İ.V: Türk edebiyatında bir dönem yaygın ve güçlü bir tutum olduğu görülen siyasi parçalanmanın, edebiyat ve sanata yansıması açısından bugünkü durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

M.S: Siyasi parçalanma bir gerçeklik ise edebî parçalanma da kaçınılmaz olacaktır. Bir sanatçının tarafsızlık ve tam objektiflik iddiası maskenin üzerine bir maske daha geçirmekten başka bir şey değildir. Yansızlık imkânsızdır. Çünkü bir sanatçıya sen sanatçısın, şu halde düşünme diyemezsiniz. Düşündüğüne göre fikriyatı var demektir. Fikir sahibi olmaksa birtakım yargılara varmak demektir ki burada artık tarafsızlık iddiası gülünç kaçar. Türk eleştirmen İbrahim Armağan, bilim adamlarının yansızlığı olanaksızdır diyor ve ekliyor: “Çünkü her şeyden önce bilim adamlarının kendileri de tarihsel ve toplumsal oluşumun ürünüdürler.” Sanatçı için de aynı durum söz konusudur. Kaldı ki sanat ile başkaldırı daima yan yanadır. Siyasi parçalanma bir döneme ilişkin de değildir. Günümüzde de bütün şiddetiyle devam ediyor. Belki sadece aktörlerin değiştiğinden dem vurabiliriz. Parçalanmanın sanata yansıması da zaten tabiidir. Bütün sanatçılar aynı kalıptan çıkmıyorlar. Diğer türlü şimdi burada sanatı değil de robot sanatçıları konuşuyor olurduk. Ben kendimi Türkçü yazar olarak tanımlıyorum. Türkçülüğün karşıtı yazarlar da var. Etnikçi yazarlar var, ümmetçi yazarlar var, hümanist görünümlü yazarlar var, sosyalist yazarlar var, dindar veya din karşıtı yazarlar var. Fikirsiz sanat olmaz. Yazarın samimiyeti ise ayrı bir meseledir.

 İ.V: Edebiyat ve sanat alanında bir ideolojik hegemonya bulunduğunu düşünüyor musunuz? Sizce edebiyat politika ilişkisi nasıl olmalı?

M.S: Evet, ideolojik bir hegemonya bulunduğundan hiç kuşkum yok. Bu hegemonya sol düşünceye yaslanan hümanist görünümlü hegemonyadır. Dikkat ederseniz hümanist hegemonya demiyorum. Hümanist görünümlü hegemonya ifadesini bilinçli olarak kullanmaktayım. Sanat ve edebiyat alanında topluma birtakım dayatmalar söz konusudur. Bu dayatmaların itici gücünü görmek isteyenler teolojiye bakmak durumundadır. Seküler sanat iddiası da bence bir maskedir. Niçin maske olduğunu somut örnekleriyle uzun uzadıya anlatabilirim. Muhtelif sohbetlerde anlatıyorum zaten. Fakat buradaki yerimize sığmayacak kadar uzun bir mevzu olduğu için burada ayrıntıya giremeyeceğim. Teoloji dışındaki olgular da tabii ideolojik hegemonyayı şekillendiriyor. Üstün Irk ya da Üstün Kavim inançları bu olgulardan biridir. Ben de Türk milletinin üstün olduğuna inanıyorum. Benim bu inancım sanata ihanet değildir. İnancım sanatıma yön verir. İnancım doğrudur veya yanlıştır. Bunu tartışmak mümkündür. Ve fakat inancımı sanatıma bulaştırıyor olmamı tartışmamız abesle iştigaldir. İnanmadığım bir sanatı icra edecek değilim. Edebiyat ve politika ilişkisine gelirsek. Ne derece gayret edersek edelim bu ikisini birbirinden ayıramayız. Ben politika dendiğinde salt siyasi partileri anlamıyorum. Üstelik siyasi partileri yeterince umursamıyorum. Politika benim nazarımda o siyasi partileri biçimlendiren üst politikadır. Siyasi düşünceniz yoksa siyasi parti kuramazsınız. Partiler siyasi düşünceyi doğurmuyorlar. Siyasi düşünceler siyasi partileri kuruyorlar. Düşüncelerse ideolojiktir. Edebiyat elbette ki mümkün mertebe bağımsız kalmalıdır ama bundan kastım edebiyatın herhangi bir kuruma biat etmemesidir. Türkçü bir yazar sıfatıyla benim görevlerimden birisi de Türkçülüğü tahlil ve tenkit etmektir. Bütün yazarlar için bu böyledir. Marksist eleştiri diye bir şey varsa Türkçü edebiyat da tabii var olacaktır. Marksist kuram olur fakat milliyetçi kuram olamaz dediğinizde çifte standardı alkışlıyorsunuzdur. Kıvırmaya gerek yok. Her yazar kendi dünya görüşünün yazarıdır.

İ.V: Sanatçının bir toplumsal ve siyasal meselesi olabilir mi? Mesela sizin eserlerinizde sorunlar ortaya çıkarken belirleyiciler neler?

M.S: Bu soruya 4. ve 5. sorularda kısmen yanıt vermiş oldum. Benim siyasetim Türkçülüktür. Yansız görünmek kaygısıyla Türkçülükten güya arındırılmış romanlar yazmaya yeltenirsem açıktan açığa sahtekârlık etmiş olurum. Sahtekârlık, sanatçının görevleri arasında bulunmamalıdır. Sanatçı dürüst olmalıdır. Bir yazar gündelik yaşamında (argo tâbirle) yamuk bile olsa yapıtlarında düzgün kalmalıdır. Ben gündelik hayatımda Türkçülük ederken yapıtlarımda başka bir şey edecek de değilim. Oldukları gibi görünmeyen yazarlar benim gözümde riyakârdırlar. Sanatçının tabii ki toplumsal ve siyasal meseleleri olacaktır. Meselemiz olduğu için yazıyoruz zaten. Yapıtlarımda gizli Türkçülük yapmaktansa açık Türkçülük yaparak maske takınmayı hüner bellemiyorum.

İ.V: Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi roman ve hikâyeciliğinin zayıf ve güçlü yönleri nelerdir? Karşılaştırabilir misiniz?

M.S: Bu bir tekâmül meselesidir. Tekâmül zamana dayalıdır. Zamansal öncelik nedeniyle Osmanlı dönemi roman ve hikâyeciliği doğal olarak Cumhuriyet dönemi roman ve hikâyeciliğinin gerisindedir. Osmanlı döneminde bir Tanpınar yoktu ve olamazdı da. Cumhuriyet döneminde bir Tanpınar vardır ve var olmaması abes kaçardı. Osmanlı devam etseydi Tanpınar yine doğacaktı. Osmanlı değişerek devam edecekti ve Tanpınar bu değişmeden ötürü yine huzursuz olacaktı. Buna basit bir örnek vereyim: Osmanlı devam etseydi bugünün Osmanlı vatandaşı olan çocukları yine internet bağımlısı olacaklardı. Burada Cumhuriyet suçlu değildir. Sorun teknolojiden kaynaklanıyor. Osmanlı da teknolojiyi takip edecekti. Yedinci sorunuzun cevabı işte bu kadar kısadır. Modern anlamda hikâye ve roman için konuşuyoruz; bu bir tekâmül meselesidir demiştim; tekâmül çizgisinin berisinde Osmanlı asrı, tekâmül çizgisinin ötesinde Cumhuriyet asrı bulunduğuna göre Cumhuriyet dönemi roman ve hikâyeciliği hemen her yönden Osmanlı devri roman ve hikâyeciliğinin önünde demektir. Dolayısıyla da iki dönem arasında nitelik (zayıf ve güçlü yönler) karşılaştırılmasına gitmek pek de mantıklı olmaz. Kaldı ki Cumhuriyet döneminin bütün ilk anlatıcıları Osmanlı döneminde doğup yetişmişlerdir. Bu itibarla da Osmanlı-Cumhuriyet karşılaştırması yerine (Tanpınar’ın yaptığı gibi) 19. Yüzyıl Modern Türk Edebiyatı, 20. Yüzyıl Modern Türk Edebiyatı, 21. Yüzyıl Modern Türk Edebiyatı şeklinde mukayaselere gitmek çok daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu yaklaşım aynı zamanda edebiyatımızda bütünlük ve süreklilik algısını da pekiştirecektir.

 İ.V: Türk milliyetçilerinin sanat ve edebiyat alanında zayıf olduğu hep iddia edilmiştir. Bu görüşe katılıyor musunuz? Neden?

M.S: Bugün itibarıyla zayıfız. Dün itibarıyla güçlüydük. Peki neden böyle? Türk milliyetçilerinin son büyük romancıları Mustafa Necati Sepetçioğlu ile Tarık Buğra’dır dersem herhalde abartmış olmayacağım. Maksadım kimseyi hor göstermek değildir. Ne var ki realite de meydandadır. Roman dışındaki sanat dallarında da bariz bir gerilemeye düştüğümüzü inkâr edemeyiz. Geçmişe bakarsak Türkiye’deki sanatçıların pek çoğunun Türk Ocaklı olduklarını görüyoruz. Günümüzde neden yetersiz kalmaktayız? Bunun bir sebebi bizim ideolojiyi (veya ülküyü) eksik anlamamızdır. Biz yiğitliği sadece savaşmakta buluyoruz. Siyaseten savaşta ve askerî savaşta buluyoruz. Oysaki roman vadisinde Mustafa Necati Sepetçioğlu ile Tarık Buğra gibiler yiğitçe savaşım vermişlerdir. Dindarlar ahlâk deyince ilk başta ve ağırlıklı biçimde cinsel ahlâkı anlıyorlar. Ahlâk belden aşağıdan ibaret değildir. İş ahlâkı, sorumluluk ve yükümlülük ahlâkı, zamana ve randevuya sadık kalmak ahlâkı, siyaset ahlâkı, meslek ahlâkı gibi sayısız ahlâk vardır. Ahlâklı olmak cinselliğe indirgenemez. İşte bunun gibi, bizler, yiğitliği siyaseten savaş meydanlarıyla sınırladık. Usta bir ressam olabilmek uğrunda ressamlığın çilesine katlanmak da yiğitliktir. Usta bir müzisyen, usta bir heykeltıraş, usta bir edebiyat teorisyeni olabilmek uğrunda çileye girmek ve çileden çıkmak da yiğitliktir. Ve yiğitlik salt eril bir kavram değildir. Banu Çiçek örneğinde gördüğümüz üzere Türk kadını da yiğittir. Yiğit sanatçı dediğimde kadın ve erkek sanatçıyı bir bütün olarak düşünmemiz gerekiyor. Bir keresinde kavgacı bir milliyetçi bana uluorta şöyle demişti: “Mert isen roman yazmak gibi boş işlerle uğraşmayı bırakıp sokaklara inersin.” Tabii bu uç bir örnektir. Yine de bize bir fikir veriyor. Kalemimle geçinemeyeceğimi bile bile yazarlığa sımsıkı sarılıyorsam yazarlık sokağına mertçe inmişim demektir. İşte mevzu budur. Türk milliyetçilerinin sanatta yetersizliğe düşmelerinin bir nedeni de saplantılar ve kendimizi daraltmaktır. Mesela edebiyat teorisini umursamaksızın romancılığa soyunuyoruz. Mesela Türk mitolojisinin felsefesine eğilmeksizin ressamlığa kalkışıyoruz. Tuvale kuru kuruya Dede Korkut çizmekle yürümez bu iş. Kımız içerek roman yazmak o romanın seviyesini yükseltmenin önkoşulu değildir. Biz hep yüzeysel bakıyoruz ve yüzeysel kalmakta bilinçsizce ısrar ediyoruz. Yağmur Taşının romanını çalakalem yazabiliyoruz ama Yağmur Taşının felsefesine eğilmiyoruz. Böyle olunca da Felsefe Taşı temasını Türk olmayan sanatçılar kapışıyorlar. Türkiye için konuşursak günümüz sol romanı da inişe geçmiştir. Şimdi artık Türk milliyetçileri belirgin bir yükselişe doğru yürüyorlar. Felsefi düşünüşle resim yapan bir Mehmet Sağ yetişti mesela. Türk mitlerini romanlarında yorumlamaya ve güncellemeye uğraşan bir Metin Savaş yetişti. İstikbal vaat eden genç bir arkeologumuz var. Sergen Çirkin var. Türk milliyetçileri çemberlerini kırmaya çalışırken bu sefer de Türkiye solcuları kendi bağnazlıklarına sürüklenme yoluna girdiler. Türk sanatı evrenselliğe ulaşmak istiyorsa herkes kendi çemberini kırmanın yolunu bulmak zorundadır.

İ.V:  Erkek bir sanatçı olarak edebiyatımızın erkek egemen olduğunu düşünüyor musunuz? Toplumsal cinsiyet yaklaşımları edebiyatımızın üretiminde imkân ve yeni boyutlar getiriyor mu?

M.S: Ben bu cinsiyet olgusuna biraz farklı bakıyorum. Dikkat ederseniz cinsiyet meselesi demedim de cinsiyet olgusu dedim. Kadınlık ve erkeklik bence bir mesele değil bir olgudur. Varoluş biçimleridir kadınlık ile erkeklik. Erkek sanatçı kendi yapıtını yaratılışı gereği erkekçe üretecektir. Kadın sanatçı da kendi yapıtını yaratılışı gereği kadınca üretip işleyecektir. Kaldı ki her erkeğin içinde dişilik (anima), her kadının içinde erillik (animus) zaten mevcuttur. Sanatımızda erkek egemenlik yoktur demiyorum. Bütün dünyada vardır. Sanatta, siyasette, ibadette, her yerde vardır. Anaerlik çağlarda da erkek egemenlik vardı. Kadının dayısının egemenliği vardı. Bununla mücadele edilebilir. Edilmesin demiyorum. Dediğim şey, erkek sanatçı erkektir ve kadın sanatçı da kadındır. Bunun ötesi berisi olmaz. Farklı cinsel tercihler bu dediklerimin dışında bir konudur. Bir bayan yazarımız bana “romanlarınız fazla erkeksi” demişti. Çünkü ben erkeğim. Fazla erkek miyim eksik erkek miyim bu da ayrı bir konu. Ama erkeğim. Yaratılışımı değiştiremem. Değiştirmek mümkün olsa bile değiştirmek istemem. Niçin isteyeyim ki? Tanrı beni erkek yaratmayı uygun görmüş.

İ.V: Türk Edebiyatı Vakfı’nın düzenlediği 1995 Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda mansiyon ve Orkun Dergisi’nin tertip ettiği 1998 Makale Yarışması’nda ikincilik ödülleri kazandınız. “Efendi Dayının Kozalakları” adlı ilk romanınız Mustafa Miyasoğlu başkanlığındaki ve Mehmed Niyazi, Necmettin Türinay, İskender Pala ve Orhan Okay gibi hocaların yani güçlü bir jüri önünde roman yarışmasında birinci seçildi. “Zemheri Kuyusu” romanınız ile Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın en iyi romanı ödülünü aldınız. “Benim için en anlamlı mükâfat” dediğiniz “Türk romanına yaptığı katkılar” gerekçesiyle 2014 yılında Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından verilen Ayvaz Gökdemir Edebiyat Ödülü’nü aldınız. Hikâye ve roman alanında her ikisinde de ödül sahibi olmanıza rağmen romancılığınız öne çıkıyor. “Yeşil Çeşme” isimli bir uzun öykü kitabınız var. Buna mukabil 10 romanınız var. Edebiyat ve roman tercihinizi belirleyen etkenler nelerdir? Bu iki tür arasında nasıl bir farklılık var? Hikâye ve roman sizin için ne ifade ediyor? Kendinizi hangisinde daha rahat veya özgür hissediyorsunuz?

M.S: Şiir sanıyorum ki duygu yoğunluğu gerektiriyor. Hikâye ise anlatmak istediğinizi kısaca ama çarpıcı bir biçimde anlatmanızı gerektirmektedir. İşte ben bunu başaramayacağımı yazarlığa başladığımda idrak etmiştim ve roman yazmayı seçmiştim. Çetrefilli anlatmayı daha fazla seviyorsam ve hem karakterim  hem düşünce yapım hem de kalemim dolambaçlı anlatmaya yatkınsa hikâye benden kaçar. Yahut da ben hikâyeden kaçarım. Arada bir doğru dürüst hikâye yazmayı başarıyorum. Fakat ender oluyor bu. Evet, roman yazarken çok daha özgürüm. Üç sayfalık öykünün imkânlarına sığamadığım için üç yüz sayfalık roman metninin imkânlarına sığınıyorum. Kısa ama öz yanıtladım sanırım bu sorunuzu.

 İ.V: Siz Balıkesir’de yaşıyorsunuz. İstanbul, Ankara gibi edebiyatın ve sanatın merkezi kabul edilen mekânlardan uzak olmanın sanatınıza olumlu-olumsuz etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

M.S: Taşrada bulunmanın olumsuz etkileri olumlu etkilerini gölgede bırakıyor. Her şeyden önce sizi anlayan çok az kişiyle dostluk kurabiliyorsunuz. O kadar az ki şehrin üniversitesi bile sizi yeterince anlamıyor. Eskiden ben taşrada yaşamanın bir yazar için daha avantajlı olduğunu biteviye söyler dururdum. Şimdi daha fazla ciddiye alınan bir yazar konumuna yerleşince taşrada yazarlık etmenin zorluklarını bizatihi yaşamaya başladım. İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa gibisinden büyük şehirlerde soluk alabileceğiniz kültür mahfilleri az veya çok bulunuyor. Balıkesir gibi küçük şehirlerde bir yazarın soluk alması zorlaşıyor. Buna rağmen bütün romanlarımın kurgularını büyük oranda Balıkesir beslemektedir. Araf’ta durduğumu söyleyebilirim.

 İ.V: Türk ve dünya edebiyatında usta romancılar denilince belirli isimler öne çıkıyor. Bu yazarların edebi gücünü, daha doğrusu bir klasik olmasını neye bağlıyorsunuz?

M.S: Bu soruya entel dantel yanıt vermeyeceğim. Bu sorunun cevabı gayet yalındır: Tanrı herkese şamanlık yeteneği vermediği gibi Tanrı herkese gerçek yazarlık yeteneği de vermiyor. Ve dahası Tanrı her yazara, her gerçek yazara klasik olma yazgısını da vermiyor. Pek çok kişi devlet başkanı olabilir ama her devlet başkanı Atatürk olamaz. Pek çok kişi yazar olabilir ama her yazar Dostoyevski veya Yakup Kadri olamaz. Bu böyledir.

İ.V: Romanlarınızın konularını belirlerken yani bir roman yazarken nasıl bir süreç ortaya çıkıyor? Bu sancılı bir süreç mi?

M.S: Epeyce sancılı bir süreçten geçiyoruz diyerek yazarlık havası atmaya mahal yok. Amatörlükten usta yazarlığa geçiş süreci fevkalade sancılı oluyor. Ustalaştıktan sonraysa sancı kesiliyor. Ustalığın çilesi de vardır ama bunu abartırsak racon kesmiş (çalım satmış) oluruz. Usta yazar, fazla zorlanmadan yazabilen kişidir. Okurlarımızı etkilemek için “bakın ben ne sancılara katlanıyorum” mesajı vermenin âlemi yok. Hani öyle düşünceli yazar pozlarıyla objektifin karşısına geçmeler filan, bunlar bana gülünç görünüyor. Yazarın (sanatçının, ustanın) maskesi daha şeffaf olmalıdır. Niçin mi? Çünkü sanat, maskeleri düşürme eylemidir. Ama haliyle bu eylemden ötürü “sanatçılar insan-ı kâmildirler” iddiasında bulunursak yalan söylemiş yani maske takınmış oluruz.

İ.V: Türk ve dünya edebiyatından sizi en çok etkileyen yazarlar kimlerdir?

M.S: Dostoyevski, Victor Hugo, Emile Zola, George Orwell, Gabriel Garcia Marquez, Paul Auster dünya edebiyatından başlıca sayacağım isimlerdir. Türk edebiyatından ilk sayacağım isimlerse: Yakup Kadri, Sâmiha Ayverdi, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve tabii ki Hüseyin Nihal Atsız; Cengiz Aytmatov ve Elçin Efendiyev.

İ.V: Metin hocam, bu güzel ve verimli söyleşiniz için teşekkür ederim…

M.S: Benimle işbu mülâkatı yaptığınız için siz İkbal Vurucu hocama ve MİSAK’a teşekkür ediyorum. Bu mülâkat vesilesiyle birtakım görüşlerimi aktarma imkânı bulmuş oldum.

Yazar

İkbal Vurucu

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.