Türklerin İslamlaşması sürecine sosyal psikolojik bir bakış: Sonuç değerlendirmesi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______08.02.2019_______

Türklerin İslamlaşması sürecine sosyal psikolojik bir bakış: Sonuç değerlendirmesi

Hüseyin Akyüz
Uluğ Bey Medresesi- Semerkant, Özbekistan
Uluğ Bey Medresesi- Semerkant, Özbekistan

Müslümanlığı kabul eden Türklerin bilişsel ve sosyal yeterlilikleri

Bilindiği gibi bireyleri kuşatan bu genel toplumsal tutumların içinde kognitif/bilişsel öğelerle birlikte duygusal öğeler de bulunur. Bu öğeler kimi zaman engelleyici özellikleriyle ortaya çıkabilirler ve istendik değişimi ters yüz edebilirler. Osmanlı döneminde zaman zaman bilimsel ve teknolojik gelişmelere gâvur icadı diyerek karşı çıkan zihniyetin psiko-sosyal temelini de bu tutumlarda aramak gerekir.

Türklerden önce Müslümanlığı kabul etmiş bulunan Araplar ve İranlılar, daha önce sıraladığımız gibi fıkıh, kelam, felsefe, bilim, eğitim-öğretim ve güzel sanatların çeşitli dallarında çağa göre çok önemli ve değerli sayılacak yapıtlar ortaya koymuşlardır. Yine Müslüman camianın ana öğeleri olarak bu iki ulus, kentleşme, tarımsal üretim, ticaret ve dinsel mimari konularında da yüksek sayılabilecek bir düzey tutturmuşlardı. Fakat Türkler, fiili olarak Müslümanlarla karşılaştıklarında bu alanlarla ilgili bilgileri öğrenmekte sıkıntıya düşmediler. Çünkü Türkler önemli ölçüde kentleşmişlerdi, Hunlardan bu yana tarımsal üretim yapıyorlardı, takvimleri vardı, alfabe icat etmişlerdi, sözlü ve yazılı edebi ürünler verecek duruma gelmişlerdi. Ayrıca destanlar oluşturmuşlardı,  tarihsel belge olacak nitelikte abideler yapmışlardı ve en önemlisi de her şeyi ifade edecek işlerlikte ve zenginlikte bir dil formasyonuna sahip olmuşlardı.

Türk toplumu İslamla neden anlaşmazlığa düştü?

Türk toplumunun Müslümanlarla çok yönlü ilişkiye girdiği 8. yüzyılda sahip olduğu toplumsal, kültürel, düşünsel ve bilimsel durumu, ayrıca devlet kurma, örgütlenme ve bunları sürekli kılma bilinci düşünülürse, İslam aracılığıyla gelen çeşitli değerlerin neden algılama sıkıntısı yaratmadığı kolayca anlaşılmış olur. Bazı konularda anlaşmazlıkların çıkması algılama engelinden ileri gelmemiştir. Bu konuların içinde siyasal egemenlik, askeri vesayet ve kadının toplumsal işlevi konusunda aykırılık vardır. Türkler egemenlik konusunda çok kıskanç bir ulustur, onu kimseyle paylaşmaz, bu egemenliğin temelini de Mete Han’dan bu yana var olan askeri vesayet sistemi oluşturmuştur. Bu konuda Araplarla Türkler arasında gerilimli anlar yaşanmıştır. Diğer önemli konu ise şudur: İslam’dan önce Türk kadını toplumsal bağlamda rollere sahipti. İslam kadını ise toplumsal rol ve işlevlerin birçoğundan soyutlanmıştı. Bu gibi konular ara sıra sıkıntılı durumlar yaratmıştır.

Türklerle Müslüman Arap ve İran toplumları arasındaki ilişkilerin çok fazla yoğunluk kazandığı ve zirve yaptığı yıllar, 11.  yüzyılın sonları, özellikle de 12. yüzyıldır. Türk toplumu bu dönemde devrin önde gelen uygar İslam ulusları olarak görülen Arap ve İran toplumlarının sahip oldukları bilim, felsefe, siyaset ve sanat dallarında çok değerli ürünler vermiştir. Ayrıca bu iki büyük ulusun oluşturduğu düşünce ve sanat dünyasını gerek form ve gerekse içerik öğeleri bakımından yakalamış ve bazı alanlarda ise onları geride bırakabilmişti[1]. Bu bağlamda denilebilir ki, o dönemin Türk düşünür, sanatçı ve din adamları, o yıllara egemen olan bilim, sanat, siyaset ve felsefe hareketlerini, etkisi çok fazla hissedilen toplumsal paradigmaları ve dinsel normları anlama düzeyinin çok üzerine çıkmış bulunuyorlardı. Buna ek olarak bu yıllardaki Türk devletleri de rakipsiz gözüküyorlardı. İslam coğrafyasının tümüne yakın bir alana egemen olmuşlardı ve çok sayıda halk, Türk devletlerinin tebaası olarak Türk denizinin içinde adacıklar oluşturmuşlardı.

Türkler hangi konularda eksikti?

Türklerin 11. ve 12. yüzyıllarda Orta Asya ve Orta Doğu coğrafyasında sağladıkları ulusal egemenliğe koşut olarak, yukarıda söylediğimiz gibi, çeşitli düşünsel, sanatsal ve dinsel çalışma alanlarında da zirveye tırmanmışlar ve diğer uluslarla zirvede yarışmaya başlamışlardı. Örneğin Farabi, Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Has Hacib, Mahmud Zemahşeri, Ahmed Yesevi, Edib Ahmed ve Fahreddin Mübarekşah gibi filozof, Türkolog, siyasetçi, tefsirci, edebiyatçı ve tarihçi, o döneme egemen olan düşünce ufkunu delerek zirveye ulaşmışlardır. Devlet yönetimi ve örgütlü güç oluşturma konusundaki liyakat ve ehliyetin tekeli, öteden beri zaten Türk ulusunun sahip olduğu karakterin ana öğelerinden birisi olarak varlık kazanmıştır. Devlet kurma ve devletsiz yaşamama, egemenliği başka halklarla paylaşmama konusunda güçlü bir gelenek oluşturan Türk ulusu, bu konuda kendini gerçekleştiren az sayıdaki ulustan biridir. Onun eksiği devlet ile ilgili değildir. Bilim ve felsefe gibi alanlarla ilgilidir. Onu da çok sayıda düşünür, bilim adamı, sanatçı, tarihçi ve siyasetname yazarları aracılığıyla gidermeye çalışmış, İslam aracılığıyla gelen uygarlık ve din metaforunu benimsemenin ötesine geçirmiş, buna kendi zihin ve değerler dünyasından öğeler katarak sahip olduğu tutumlarını kendi mecrasında en üst düzeye çıkarabilmiştir. Böylece Türk toplumu güzide evlatları ve bunları oluşturduğu kurumsal yapılarla koruyup kollayan devlet aracılığıyla özümseme davranış formunu aşarak kendini gerçekleştirme formuna ve davranış şemasına erişmiştir.

Kaşgarlı Mahmut
Kaşgarlı Mahmut

Türk dili Türklerin gücüdür

11. ve 12. yüzyıllardaki Türk devlet ve toplum yaşamına, bir siyasal ve askeri tarihçi olmanın ötesinde, bir sosyal ve kültür tarihçi/ düşünür olarak ışık tutan Fahreddin Mübarekşah (1142- 1206), Türklerin o yıllardaki durumunu şöyle anlatır: “Türklerin başka insanlara müreccah olmalarının birkaç sebebi daha vardır. Biri şudur ki Arapçadan sonra Türkçeden daha iyi ve daha heybetli hiçbir dil yoktur. Bugün Türkçeye rağbet eski zamanlarda olduğundan daha fazladır. Çünkü emirlerin ve sipehsalarların çoğu Türk’tür. Devlet onlarındır. Bütün insanların muhtaç olduğu nimet ve servet onların elindedir. Asiller, büyükler ve büyüklerin çocukları Türklerin hizmetindedirler ve onların devleti sayesinde asude ve muhteremdirler.

Diğeri de şudur: Türklerin kitapları ve yazıları vardır. Sihir ve nücum bilirler ve çocuklarına yazı öğretirler[2].

Türk devlet geleneği

Söz konusu edilen yüzyıllardaki Türk devlet ve toplumuyla ilgili olarak tarafımızdan öne sürülen görüşlerle Fahreddin Mübarekşah’ın bu konudaki düşünceleri birebir örtüşmektedir. O dönemin, yani 11. ve 12. yüzyılların bir Türk dönemi olduğu söylenebilir. O yıllarda Asya kıtasının büyük bir bölümü Türklerin egemenliği altına girmiş, Mübarekşah’ın da belirttiği gibi yalnızca bu egemenlik askeri olmakla sınırlı kalmamış, ekonomik, siyasal ve kültürel nitelikleriyle de desteklenmiştir. Karahanlı, Gazneli ve özellikle de Selçukluların tarih sahnesine çıkmalarıyla, Batı Asya’da kesin bir Türk egemenliği kurulmuştur. Belirtmeye çalıştığımız gibi bu egemenlik, yalnızca askeri vesayet ve buna bağlı yönetsel bir güç kullanımı olarak görülmemelidir. Bu gibi özellikler yanında siyasal, demografik, felsefi, bilimsel, sanatsal, kültürel, eğitsel, dinsel (tefsir, hadis, fıkıh) ve mistisizm gibi çalışma alanlarında çok başarılı tutumlar sergilenmiştir[3].

Bu yüzyıllarda kurulan Türk devletleri ki bunlar çeşitli hanedan ya da boyların egemen oldukları halkı/tebaası Türk olan devletlerdir, çağın her bakımdan en ileri örgütsel ve askeri güce sahip devlet yapılarıdır. Hun, Göktürk ve Uygur kanalıyla gelen bu devletlerin tarihsel kökleri çok eski devirlere kadar uzanır. Türklerin oluşturduğu bu devlet geleneği, Göktürk ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti hariç olmak üzere, boy/hanedan yönetimi biçimindedir, ancak hanedan ve halk Türk olduğu için, bunların tümü başlangıçtan günümüze kadar birer Türk devleti olarak görülmüşlerdir. Türk devletinin sürekli olmasının ana nedenini, burada yani devletin Türk halkına dayanmış olmasında, diğer bir nedeni de hanedan değişmiş olsa bile, başka bir boy/hanedan aracılığıyla bu devletin devam ettirilmesinde aramak gerekir.

Türkler 18. yüzyılda bilimsel ve kültürel köklerden kopmaya başlar

Devlet erkinin bu geleneksel özelliğine koşut olarak Türk toplumu da o dönemde, yani 11. ve 12. yüzyıllarda bilim, felsefe, sanat, siyaset, ticaret, eğitim-öğretim, dinsel bilimler ve mimari alanlarında da çağa egemen olan anlayışları benimsemenin ötesine geçerek kendisine mal etmesini bilmiş, özellikle de özümseyerek kendiliğinden bir davranış haline getirmiştir. Bu davranış şemasını içinde taşıyan Türk kültürel dokusu ve düşünce yapısı, kendi çapında bir Rönesans olarak görülebilir. Bu dönemin Türk düşünürleri, bilim adamları ve sanatçıları, hemen her alanda Arap ve İranlı unsurların yarattıkları referans düşünceyle yarışmışlar, zaman, zaman da onları geride bırakmışlardır. Aynı zamanda o yıllarda Türk toplumunun yaşadığı bu süreç, kültür ve düşünce tarihimizin yüz akı olan biricik bir değişim hareketidir. Fakat 13. yüzyılda skolastik bir niteliğe bürünen bu hareket, serpinti ve yansımalarıyla 16. yüzyıla kadar varlığını kısmen sürdürür, bu yüzyıldan sonra ise yapay bir “havas/zadegân” özelliğe bürünür. 18. yüzyıldan sonra da, “Osmanlı havası” bütünüyle düşünsel, bilimsel ve kültürel köklerinden koparak yapay bir nitelik kazanır. Bu kopuş yalnızca saydığımız bu alanlarla ilgili değildir. “Osmanlı havas sınıfı”, onu beslemesi gereken Türk halkına, onun ulusal zevkine ve dehasına da önem vermez, hatta onu hor gören bir yabancılaşma süreci yaratmaya başlar. Kanımca Osmanlıyı yıkan iç etkenlerin başında bu durum, yani “Osmanlı havas” zümresinin çok yönlü olarak Türk toplumunun değerler dünyasına yabancılaşması; Türk halkını ve yarattığı kültürünü dışlaması ve hatta küçümseyerek ötekileştirmesi gelir.

11 ve 12. yüzyıllarda yaratılan Türk/İslam Rönesansı devam etseydi….

Bunu belirtmeliyiz ki, 11 ve 12. yüzyıllarda yaratılan ve tarafımızdan Türk/İslam Rönesansı, olarak adlandırılan bu çok önemli gelişme, yapay olarak yaratılan “Tehafüt” geleneğiyle İslam skolastisizmine dönüşmemiş olsaydı, Türk toplumu olarak bugün çektiğimiz sıkıntıların hiçbirini yaşamamış olduğumuz gibi, birlik ve beraberlik içinde çağdaş uygarlığın dayandığı felsefeyi ve onun bilimsel temellerini özümsemiş ve hatta kendiliğinden bir davranış haline getirmiş olurduk. Fakat bugün her şey bitmiş değildir. Tarihimizin bu konudaki sunumları ortadadır. Tarihin derinden gelen sesine, verdiği mesajlarını dikkat etmek ve tarihe dayanmak gerekir. Tarihine dayanmayan toplumlar, dayanacak temel bulamazlar ve onu iyi okuyup sorgulamayan toplumların bugünü sıkıntılı olduğu gibi, gelecekleri de karanlık olur. Burada söz konusu bu düşünceden hareketle, Türklerin din değiştirmesi olayı ve bu konuda ortaya çıkan çeşitli sorunları, bir makalenin sınırları içinde sosyal psikoloji biliminin kavramsal sistematiği ve kullandığı ölçütleri açısından, aynı zamanda tarihsel verilere de dikkat etmek suretiyle, irdelemeye ve yorumlamaya çalışıldı. Bu makalede çok yeni bir bakış açısından hareket edildiğinden ve çok yeni bir inceleme yöntemi denendiğinden, bazı eksiklerin ve hataların olabileceği ortadadır. Makalenin yazarı olarak bu durumun ayırdında bulunduğumu belirtmek istiyorum.

[1] Akyüz, Hüseyin;  Kutadgu Bilig’de Sosyo-Pedagojik ve Siyasal Söylem, Eser Ofset,  Erzurum,  2002,  s. 51.

[2] Köprülüzade,  M. Fuad; Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar,  Kanaat Kitabevi,  1934,  İstanbul,  s. 150.

[3] Akyüz, Hüseyin; Türk Eğitimcileri I, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 2001,  s. 179- 180.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları