Üç medeniyet: Aile – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______02.09.2020_______

Üç medeniyet: Aile

Aramızda kocalarına güler yüz gösteren, onu bütün kalbiyle seviyor gibi gözüken, fakat daima gözleri yaşta, kalbi matemli, yakıcı bir dille kocalarından şikayet eden ne kadar bahtsız kadın vardır!

MİSAK Editörü

Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun Üç Medeniyet kitabından alınmıştır.
Eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

Aile, fert ile cemiyet, tabiatla insanlık, maddi hayatla manevi hayat arasında atılan ilk esaslı köprüdür. Sosyal hayatın ilk ve en devamlı hücresi olmakla beraber, ferdi hayatın da en samimi, en mukaddes bir ocağıdır. Hayvani temayülün en açık bir örneği olduğu halde, insani ve manevi hassaların da en yüksek bir toplantı yeridir. İşte, birbirine uymayan özellikleri taşıdığı içindir ki aile meselesi hakkında çok eskiden beri fikirler ve temayüller değişik olagelmiştir. Eflatun ve Fourier gibi emiyetçiler, fertlerin cemiyet içinde erimesini istediklerinden ve aileyi fert ile cemiyet arasında bir bağlantı vasıtası değil, bir engel ahiyetinde gördüklerinden, ailenin tamamıyla kalkmasını istiyorlardı.

Aksine olarak, Proudhon gibi fertçiler, aileyi insan hayatının en mahrem, en mukaddes ve en yüksek bir şekli saydıklarından, cemiyetin bu özel ve mukaddes daireye girme hakkını tamamıyla kaldırıyorlar. Bizce bu birbirine uymayan iki nazariye aynı derecede yanlıştır. Aşırılıktan dolayı sakattır. Ailenin mahiyeti bile bu nazariyelerin doğru olmadığını ispata yeter. Aile,  aradılıştan gelen ve kaçınılamaz bir olaydır. Ailenin esasını teşkil eden erkek ve kadının birbirine yaklaşmaları ve birleşmeleri, değil yalnız hayvanlarda, hatta bazı bitkilerde bile görülen bir içgüdü neticesidir. Bu yaklaşma ve birleşme
mukadderdir, isteğe bağlı değildir, bir tabiat kanunudur. Bu kanundan maksat ise genellikle hayatın ve özellikle cinsin devam ve yayılmasından ibarettir. Fakat burada da başka hayvanlarla insanlar arasındaki fark, yine insanın içtimai oluşudur. Ne tarih ve ne de müşahedeler insanın bazı hayvanlar gibi vahşet halinde ve tek başına yaşadığını gösteriyor. Gerek Afrika’ da gerek Amerika’ da yaşayan en vahşi insanlar bile sürü halinde yaşamaktadırlar. Bununla beraber, insan şuurlu olduğundan, tecrübe ve müşahedelerinden faydalanarak kendi hal ve durumunu düzeltmek gibi bir gücü bulunduğundan, tabiat kanunları insanlar üzerinde sadece mihaniki bir tarzda etki yapmaz.

İnsan, akıl ve zekası sayesinde, o kanunların aslını değiştiremezse de, onlara kendisi için faydalı ve uygun bir yön vermek istidadını taşır, insan yükseldikçe, geliştikçe tabiatın kaide ve kanunlarını da o nispette emellerine, isteklerine tabi kılar. İşte bunun içindir ki çeşitli gelişme derecelerinde bulunan cemiyetlerde ailenin şekil ve mahiyeti değişiyor. Hayvanlardan pek az farkları olan yamyamlarla antropofajlar arasında belki erkekle dişinin ilgisi hemen hemen hayvanlar arasındaki ilginin aynıdır. Orada aile hücresi pek iptidai bir halde bulunuyor, bizim bugün aile dediğimiz şeyden pek farklıdır. Ana-baba içgüdüye uyduktan sonra, kendilerini çocuğa ve ocağa karşı manevi bir ilgiyle bağlı saymazlar. Bunlar, yavrularına sırf hayvani bir duygu ile bağlı olarak, onlara yalnız ilk zamanlarda biraz dikkat gösterirler. Bu iptidai durumda bulunan insanlarla hayvanlar arasında hemen hiçbir fark yoktur.

Fakat tecrübe ve müşahede sayesinde, insan geliştikçe ailenin de şekil ve mahiyeti değişir. Mesela, henüz devlet halini bulamamış, aşiret ve kabile halinde yaşayan kavimlerle devlet teşkiline kadar yükselerek işbölümü ve vazife ayırımı kaidesine ulaşan milletler arasında, aile kavramı bakımından büyük farklar görülmektedir. Kabile ve aşirette aile belli bir hücreden ibaret olarak tamamıyla ayrı ve bağımsız bir birlik kuramaz. Devlet tarzında yaşayan milletlerde ise, aile bunun
tamamıyla aksine olarak, bağımsız bir içtimai hücre şeklini gösterir. Kabile ve aşiretlerde aile, kabileye mensup bütün fertlerin toplamından ibarettir. Milli bir devlet halinde bulunan cemiyetlerde ise aile kavramı pek dar bir daireyi ifade
eder ve ana-baba ve çocuklardan ibaret kalır. Bu farkın sebepleri pek açıktır: Aşiret halinde yaşayan kavimler, henüz milli bir birlik sağlayacak ve bütün fertlerin haklarını ve emniyetini aynı derecede koruyacak, merkezi bir kuvvet teşkil edemediklerinden ve devamlı olarak birbirleriyle çekişme ve mücadele halinde bulunduklarından, kabileye mensup bütün fertler karşılıklı olarak birbirlerinin haklarını, hayat ve malını müdafaa etmek ve korumak vazifesiyle mükelleftirler. Böyle bir cemiyette apaçıktır ki ferdin değeri kabilenin müdafaa ve korunmasında gösterdiği kuvvete göredir. Bundan dolayı, pek tabii
olarak, doğuştan kuvvetli olan erkeğin değeri genellikle kadınınkine üstün olur, kadın ister istemez erkeğe tabi olur. Kadının kendi değeri gibi, hakları ve vazifeleri de onunkinin altındadır. Bundan başka, karı-koca ve çocuktan ibaret olan aile, kabile içinde kaybolup gider. Zayıf olan kadına hiç bir değer verilmediği gibi, kuvvetli olan erkek de aileden ziyade kabileye bağlı olur. Buna karşılık, milli bütünlüğü sağlayarak devlet halinde yaşayan ve merkezi bir hükümet kurarak herkesin can, mal, ırz ve haklarını eşit surette korumaya ve savunmaya kudretli olan milletlerde, yukarıdaki durumun tamamıyla aksini görüyoruz.
Burada kan-koca ve çocuklardan kurulu aileler, tam bir şahsiyet halini alarak bağımsız bir hücre teşkil ederler. Kadının değeri yükselir. Burada kadın da erkek gibi, hükümet tarafından savunulur ve korunur. Bu gibi cemiyetlerin dayanıklılık ve sağlamlığı tamamıyla ailenin dayanıklılık ve sağlamlığına uygundur. Kabile halinde yaşayan toplulukların kuvvet ve sağlamlığı, ailenin çözülmesine göre olduğu gibi, millet ve devlet halinde yaşayan cemiyetlerin de kuvvet ve sağlamlığı ailenin dayanıklılık ve sağlamlığına göredir. Çünkü aileye mensup fertler birbirine ne kadar fazla bağlı, birbirinin refah ve
mutluluğu için ne kadar çalışırlarsa o nispette de mensup oldukları cemiyetin bütünü bundan faydalanır. Kabile halinde yaşayan milletlerde hemen hemen aile hayatı olmadığı halde, millet ve devlet halinde yaşayan cemiyetlerde aile hayatı pek geniş olarak gelişir. İşte, içtimai bünyeleri arasındaki bu farklardır ki çeşitli içtimai örneklere mensup cemiyetlerin aile hususunda kabul ettikleri kanunlar, kaideler ve prensipler arasındaki ayrılıkları ve tezatları meydana getirmişlerdir.

Türkler milli birliklerini bulmuş, merkezi bir hükümet kurarak kabile ve aşiret halinden çoktan çıkmışlardır. Bu bakımdan, Türk’ün içtimai bünyesi, içinde bulunduğu medeni milletlerin içtimai bünyesinin aynıdır. Fakat bu gerçek meydandayken ve Türkün içtimai bünyesi tamamıyla belirmişken, Türk ailesinin kuruluş tarzı bu bünyenin aksi olan bünyelere mahsus bazı kaide ve prensiplerin etkisi ve tahakkümü altında kalmaktadır. Bu suretle, dinde olduğu gibi, aile hususunda da tabii olmayan bir hal hüküm sürmektedir.

Yukarıda dedik ki aile iki amilin etkisi neticesidir: Birisi doğuştan ve tabii, diğeri içtimai ve manevi. Birinci amil erkekle kadın arasındaki karşılıklı cazibe ve bu cazibeyi düzenleyen Türlerin Ayıklanması olayı ile görülür. İkinci amil ise, birinci amile, cemiyette bulunan içtimai bünyeye mahsus mahiyet ve yönü vermekle belirir. Apaçıktır ki en mükemmel aile bu iki amilin ahenkli bir surette etkili olmalarını sağlayan örnektir. Şimdi bu bakımdan bizim ailemizi inceleyelim: İlk bakışta bile ailemizin kuruluş şekli, Türk cemiyetini türlerin ayıklanması kanununun verimlerinden yoksun ettiğini gösterir. Bizde evlenecek erkek
ve kadının birbirine yanaşmaları, karşılıklı cazibeden ziyade, onların dilek ve seçmelerinin dışında olan bazı amillere bağlıdır. Hele evlenmeden evvel gerçek sevgiden hiç söz bile edilemez. Çünkü iki canlı arasında gerçek sevgi, ancak birbiriyle uzun müddet görüşerek, gerek ruhları ve gerek kalpleri arasında tam bir ahenk meydana geldikten sonra doğar. Bizim evlenmelerde bu gibi sevgiden eser bile yoktur. Sokakta bir iki kere bir kadını görüp ona sırf fizyolojik bir cazibe duymak yetmez. Böyle bir cazibe, sevgi olmaktan pek uzaktır. Özellikle bir taraflı olursa. İki taraflı olsa bile yine sevgi denemez. Çünkü insan için sırf fizyolojik cazibe yetmez. Bir de zihni ve ahlaki ahenk gerektir. Bu ise yalnız uzun müddet devam eden ilgilerle, birbirini görüp tanımakla olur. Halbuki bunlar çok kere, yalnız evlendikten sonra birbirini tanır ve öğrenirler. Birbirine yanaşma, tanışmanın sonucu değil; tanışma, birleşmenin sonucudur. Neslimiz gittikçe zayıflıyor, küçülüyor, mukavemeti azalıyor. Bu olayı incelerken, birçok başka sebepler arasında, birinci derecede ailelerimizin suni
ve tabiata uymayan tarzdaki kuruluşunu da göstermelidir. Bütün kainata hakim olan ve tabii yaşayan bütün cinslerin gelişmesini sağlayan, türlerin ayıklanması kanunu, bizde suni adetlerle hükmünden yoksun edilmiştir. Maddi ve manevi olarak kuvvetli olanların birbirine yaklaşmaları yerine, evlenmeler çok kere tesadüfe bağlı, ahenksiz ve uygunsuz oluyor ve sonunda yalnız cinsin zarar görmesiyle kalmıyor, hayatın en önemli bir olayını tesadüfe bırakmış fertlerin de felaketine sebep oluyor.

Ne kadar insanın hayatı bu suretle bozulmuş ve çığırından çıkmıştır. Ne kadar zavallı kız “dışarı” atılmış, açığa çıkarılmış
ve bu merhametsiz hayatın pençesi içinde ezilip gitmiştir ve gitmektedir. Kısacası, türlerin ayıklanması kanununun etkisinden yoksun olmamız, bütünün olduğu gibi, şahısların da felaketine sebep olmaktadır. İkinci amile, yani ailenin metanet ve sağlamlığı esasına gelince; bizdeki aile teşkilatının ne kadar gevşek olduğunu, ne kadar zayıf ve en ufak çarpışmaya
mukavemet edemediğini, içtimai hayatımızı inceleyenlerin hepsi büyük bir esefle kaydetmektedirler. Yıllarca devam etmiş olan bir yuva, bazen bir saatlik, hatta bir dakikalık öfke ve hiddetin darbesiyle mahv ve perişan oluyor. Ocak yıkılıyor
veya bozuluyor, aile fertlerini birbirine bağlayan bağlar çözülüyor. Sevgi, heyecan, sadakat, samimiyet ve vefa yerini düşmanlık, soğukluk, hile ve hıyanet alıyor. Hele birçok karıları olan kümelere aile adını vermek caiz olamaz. Bu gibi yığınlarda manevi bağlar aramak boş yeredir. Bu hususta gerek milli tarihimiz ve gerek benzerimiz olan kavimlerin tarihi çok manalı olaylarla doludur.

Bazı padişahların göstermiş oldukları aile vahşetleri tüyler ürpertiyor! İnsan bir babanın, bir amcanın, bir dayının bu kadar zalim, bu kadar gaddar olabileceğini tasavvur bile edemiyor. Fakat unutuluyor ki bu gibi yığınlar, tabii ailelerde kendi kendine doğan duygulardan, bağlantılardan, ilgilerden tamamıyla yoksundur. Orada yanaşma ve evlenmeler, her çeşit tabii ve karşılıklı cazibe ve sevginin ve bu gibi amillerin doğurdukları manevi bağların tamamıyla dışında oluyor. Fakat memnunlukla görüyoruz ki çok karılılık adeti, Türkler arasında hoş karşılanmamıştır. Türk içtimai vicdanı bu müesseseyi tutmadı ve tutmuyor. Türkler arasında tek karılılık, hemen hemen genel kaide halindedir. Yukarıda dedik ki aile içtimai bir olaydır. Bundan dolayı, ailenin kuruluş şekliyle cemiyetin ilgili olması pek tabiidir. Fakat bu ilginin şekli, gene o cemiyetin mahiyetiyle değişir. Mesela, aşiret halinde yaşayan bir cemiyet için erkeğe hakim bir yer vermek ne kadar tabii ise, aşiret halinden çıkarak devlet halinde yaşayan bir cemiyette de o şekli muhafaza eylemek, o derecede tabii değildir. Yukarıda bunun sebeplerini açıkladık. Aşirette erkeğin tahakkümü ne derece cemiyetin kuvvetine sebep oluyorsa, devlet halinde yaşayan milletlerde erkeğe fazla hak, fazla tahakküm sağlamak, o nispette cemiyetin zaafını gerektiriyor. Çünkü bu gibi cemiyetlerde, fertler arasındaki en kuvvetli toplantılar en sağlam teşekküller tamamıyla serbest olarak, rıza ve istekle, eşit haklar
ve vazifeler üzerine kararlaştırılmış anlaşmalara dayananlardır.

Bu çevrelerde esas, fertlerin istisnasız olarak eşit haklara sahip olmasıdır. Devletin vazifesi, bu hakları korumaktan, onların yürürlükte olmasına dikkat etmekten ibarettir. Burada fertleri birbirine bağlayan amil, zorbalık ve tahakküm değil; hürriyet, eşitlik ve aynı haklara malik olmak, kendi aralarında serbestçe anlaşmalar yaparak bunların etrafında toplanmaktır. Devletin vazifesi yalnız bu anlaşmaların şartlarına riayet ettirmekten ibarettir. Fakat yazık ki bu bakımdan aile teşkilatımız çok eksiktir. Gariptir ki en adi işlerde ve içtimai ilgilerimizde yukarıdaki kaideye riayet ederken, alaka ve bir araya gelmelerin en önemlisi olan aile teşkilatında bu hususu ihmal etmekteyiz. Herhangi bir şirketin kurulması için yapılan anlaşmanın, tarafların rızasına
dayanmasını esas şart olmak üzere kabul ettiğimiz halde, ailede -ki her şeyin esasıdır- bu kaideden vazgeçiyoruz. Gerçekte bizim aile teşkilatımızın esası eşitsizliktir. Hakların hepsi bir tarafa ve vazifelerin hepsi de öbür tarafa yükletilmiştir. Bir tarafa istediği zaman anlaşmayı bozmak hakkı veriliyor, öbür tarafa da hemen hemen ebedi olarak anlaşmaya esir kalmak vazifesi yükleniyor. Bu eşitsizlik, anlaşmaya görünüşte bir sağlamlık verir gibi gözüküyorsa da hakikatte, anlaşmanın konusu olan aileyi sağlamlıktan yoksun kılıyor. Çünkü aileye ait anlaşma mahiyeti itibariyle, maddi olmaktan ziyade manevidir. Yalnız vücutları ve bazı maddi menfaatleri değil, aynı zamanda özellikle ruhları ilgilendiriyor. Halbuki herhangi bir olaya manevi unsurlar karıştı mı, eşitliğe riayet olunması gerektir. Eşitsizlik, manevi unsurların gerektirdiği iyi geçinmeyi ta esasından bozar. Ailelerimizde samimiyet ve kalbi bağın olmayışı, ocak etrafında bulunması çok gerekli olan ve ocağın mukaddes ateşi sayılan sıcaklığın yetersiz bulunması, aile fertlerinin birbirine sıkı bir ilgiyle bağlı olmamaları, hep bu eksiklik yüzündendir. Gerçekten bir taraf hakim, öbür taraf mahkum, bir taraf yalnız hak sahibi, öbür taraf da yalnız vazifelerle yüklenir ve birisi ortak hayatı bozmaya her an kudretli olursa ve öbürü bu hayata ne kadar acı olsa da tahammül etmek zorunda kalırsa öyle bir çevrede gerçek bir samimiyet, esaslı bir bağlılık, sağlam bir ilgi olmaz. Birçok ailelerin ufak bir tesadüfle bozulup perişan olmaları bu yüzdendir. Haklarını belli şartlar ve anlaşmayla sağlamamış olan taraf, ortak hayatta yerini ve durumunu korumak için, öteki tarafın haklı- haksız bütün iddialarına, bütün isteklerine uymak mecburiyetindedir. Bu hadise, ocağın en mukaddes ve en verimli kaynağı olan samimiyeti ve doğruluğu söndürür. Yaklaşma ve anlaşma, yerini riya ve sahtekarlığa
bırakır. Bir tarafın fikir ve duygularına gerektiği kadar saygı ve dikkat gösterilmediğinden; yavaş yavaş riyakarlığa, dalkavukluğa, yalan ve hileye kapı açılır, öbür taraf ise daima istediğini yapmaya kudretli olduğundan; yavaş yavaş
tahakküm ve zorbalığa, bencilliğe, kendini beğenmeye meyil gösterir.

Aramızda kocalarına güler yüz gösteren, onu bütün kalbiyle seviyor gibi gözüken, fakat daima gözleri yaşta, kalbi matemli, yakıcı bir dille kocalarından şikayet eden ne kadar bahtsız kadın vardır! Yine eşlerinin gözü önünde ve kendisine saygı duyan hiç bir kimsenin tahammül edemeyeceği rezaletler yapan, buna rağmen eşinden tahammül, sabır, itaat ve hatta sevgi isteyen ne kadar zorba kocalar vardır! Bu gibi ocaklar etrafında büyüyen çocukların karakter ve ahlaklarının ta çocukluk zamanında bozulmakta olması pek tabii değil midir? Ta çocukluktan; gözleri önünde bir tarafta zalim, öbür tarafta mazlum, bir tarafta hakim, öbür tarafta mahkum baba ve anası bulunan bir çocuğun ruhunda adalet, insaf, doğruluk, vefa, samimiyet kavramları nasıl doğar? Fakat insan tabiatı ne hile ve yalana ve ne de tahakküm ve zorbalığa uzun müddet tahammül
edemediğinden, nihayet zaten bozuk olan ahenk tamamıyla çözülür. Aileler mahv ve perişan olur. Aramızda uzun müddet devam eden ve ocak geleneklerine bağlı birçok kuşaklar yetiştirmiş kaç aile vardır? Ailenin bu zaafındadır ki cemiyetlerimiz de köksüz, esassız kum yığınlarına benzerler. Rüzgarın esmesiyle bir taraftan bir tarafa sallanan yığınlar halini gösterirler. Türk cemiyetinin dayanağı olan Türk ailesini bu durumdan kurtarmalı, Türk içtimai bünyesinin de gerektirdiği üzere, bu aileyi, koca ve karının hukukça eşitliği esası üzerine kurmalıdır. İçinde yaşadığımız yüzyıl da bunu istiyor.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları