Üç medeniyet: Devlet – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______14.09.2020_______

Üç medeniyet: Devlet

Devlet ne padişahtır ve ne de hükümet, XIV. Louis’nin “devlet benim” dediği zamanlar çoktan geçmiştir. O prensip Fransa’ ya büyük bir inkılap pahasına mal olduğu gibi, bizim için de müthiş felaketlere sebep oldu.

MİSAK Editörü

Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun Üç Medeniyet kitabından alınmıştır.
Eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

Ta ilk çağlardan beri Doğu’ da devlet kavramı çok tuhaf bir manada anlaşılmıştır. Devlet hükûmetle karıştırılmıştır, ikisi güya aynı manayı taşır gibi kabul olunmuştur. Hele Türklerde bu zihniyet daha ileri götürülmüştür. Türkler, devleti yalnız hükûmetle karıştırmakla kalmamışlardır. Kurdukları hükûmetleri, devletleri bile bir şahsın adına, bir ailenin adına göre adlandırmışlardır. Bin yıldan beri değişik Türk kabilelerinin kurdukları birçok devletler, hep sülale namlarını taşımışlardır. Gazneliler, Selçuklular, Harzemşahlılar, Osmanlılar bu hususta hep aynı zihniyetle hareket edegelmişlerdir. Halbuki bu üç kavram, yani hükûmet, sülale ve devlet arasında, gerek dıştan, gerek içten, gerek maddi ve gerek manevi pek açık farklar vardır. Fakat Doğu bunları karıştırmış, her sülaleyi ayrı bir devlet saymış ve her yeni gelen kendisinden evvel gelenleri adeta yabancı addetmiş ve o suretle hareket eylemiştir. O derecede ki meşhur bir şairimiz bile övünerek şunu söylemiştir: “Biz ol nesl-i kerim-i dûde-yi Osmaniyaniz kim Cihangirane bir Devlet çıkardık bir aşiretten.” Her Türk’ün göğsünü iftiharla kabartan bu beyit, gerçekte, olsa olsa, parlak bir “tarihi istiare” addolunabilir. Altı yüz hanelik bir aşiretten dünyayı fetheden bir devlet çıkarmak, cihanda görülen mucizelerden değildir, öyle bir devleti bir tek aşiret çıkarmamıştır. Bu devleti kuran, o aşiret de içinde olduğu halde Küçük Asya’ da evvelce ve yine yanlış olarak “Selçuklular” namını taşıyan milyonlarca Türk’ tür. İngiltere sülaleyi dört kere değiştirmiştir. Son sülalenin zamanında, İngiltere, sınırlarını dünyanın iki kutbuna dayattı. Fakat hiçbir zaman, hiçbir tarihçi veya şair İngiltere’yi bu sülalelerin namıyla adlandırmayı hatırına bile getirmemiştir. Bunun gibi, Fransa sülalelerini birkaç kere değiştirdi. Napolyon bütün Avrupa’yı istila etti. Fakat bundan dolayı Fransa, ne Napolyon adını aldı, ne de Fransız devletinin kuruluşu ona bağlandı.

Devlette tek yaşayan ve esaslı olan unsur, devleti doğuran millettir. Bundan dolayı, devletin de tek tabii adı, o milletin adı olsa gerektir. Bakınız, bu hususta taşınan zihniyetin ne kadar önemi vardır: Avrupalılar, bir devletin bir sülale namı ile adlandırılmasını bir türlü zihinlerine sığdıramadıklarından, “Osmanlı” kelimesine bir türlü ısınamıyorlar, daima Türkiye diyorlar. Gerçekte devlet, bağımsız bir milletin işgal ettiği saha ile o milletin siyasi, içtimai, iktisadi teşkilatının hepsine dendiği halde, hükümet yalnız o teşkilatın bir kısmını, sülale ise pek sınırlı bir parçasını ifade eder. Bir devlet bağımsızlığını kaybetmedikçe vardır. Halbuki devlet sülalesiz yaşayabilir. Nasıl ki bugün dünyanın büyük bir kısmı cumhuriyet usulü ile yaşıyor.

Hükûmete gelince: O zaten mahiyeti itibariyle değişik bir şeydir ve her zaman başka bir şekil alabilir. Bundan dolayı, bir devleti bir sülale veyahut Hükûmet namıyla adlandırmak kadar bilgisiz ve temelsiz bir hareket tasavvur edilemez. Aynı zamanda bu düşünüş tarzı pek korkunç ve pek tehlikeli bir zihniyeti de gösterir. Devleti sülale adı ile adlandırmak, devleti sülaleden ibaret saymaktır ki, bu takdirde, sülale yıkılınca veya çökünce devletin de yıkılması, çökmesi gerekir. Halbuki gerçekte devleti yapan, devletin esaslı ve sürekli amili ve kurucusu bulunan millet devam eder, kalır. Sülale yıkılıyor, fakat millet yaşıyor ve daha liyakatli, istidatlı liderler arkasından koşarak devletin temelini tazeliyor. Ona daha ziyade parlaklık veriyor. Gerçek bundan ibaretken ve devlet kendisini kurmuş olan milletin adını taşıyarak milletin devamı ile kendisinin de devamını idrak etmesi gerekirken, yanlış bir görüşle başka bir ad alarak, kendisini başka bir şey sanıyor. Bu garip olayın neticesi olmak üzere, milli tarihin kesildiğini, milli birliğin bozulduğunu, güya yeni kurulmuş olan devletin eski devlete göre bir çeşit yabancı ve hatta düşman kaldığını söyleyebiliriz. Bu garip anlayış tarzının en canlı misalini bir taraftan İran, diğer taraftan Osmanlı tarihlerinde görürüz. İran’ da Safevileri, Afşarları, Kaçarları işbaşına getiren, taht ve taç sahibi eden aynı unsur, aynı amildi. Fakat bu sülaleler kendilerini ayrı ayrı ve düşman devletler saydıklarından, her sülale kendini, kendisinden evvel gelmiş olan sülalelerin bütün eserlerini, bütün miraslarını yıkmak ve bozmakla mükellef sayar. Bu anlayış tarzının başka ve daha önemli tesirleri vardır. Sülalelerini devlet sayan milletlerde, sülalenin çökmesiyle, devlet de bitmiş sayılıyor. Atık o devletin bir daha dirilmesi ümidi kalmıyor. Mesela Hindistan böyledir. Aksine olarak, devletlerini milletin bütününde görenler, bağımsızlıklarını kaybettikten sonra bile, devletlerini canlandırmak ümidiyle yaşıyorlar ve bu ümit er geç gerçekleşiyor. Mesela Hindistan’ın onda biri nispetinde bulunan Lehistan, İtalya, yüzde biri nispetinde bulunan Yunanistan, Sırbistan vb. Sonra, Osmanlı Devleti bir topluluk mu, yoksa tek bir varlık mı? İngiltere bir topluluktur. Çünkü onu kuran başlıca üç millet, belli sahalarda büyük çoğunlukta oldukları gibi, milli bağımsızlık ve teşkilata sahiptirler ve belli anlaşmalarla birbirine talihlerini bağlamış ve ortak bir devlet meydana getirmişlerdir. Gerçi daha sonra bu anlaşmalara riayet edilmemiştir. Kurucu unsurlardan birisi, Anglosaksonlar, diğerleri üzerine üstünlük kurmuşlardır. Bu yüzden bugün bile şiddetli mücadeleler olmaktadır. Fakat İngiltere devletinin kuruluşunda, İskoçyalılar ve İrlandalılar, Anglosaksonlar kadar, rol oynamış ve üç millet birbirlerine rızalarıyla bağlanmışlardır. Fakat Fransa’ da olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da, böyle bir olaya rastlamıyoruz. Devletin şümul dairesi içine girmiş olan unsurlardan hiç birisinin kendi rızası veya bir anlaşma ile devlete talihini bağladığını görmüyoruz. Bundan başka, bu unsurlardan birçokları fethedildikleri sırada bağımsız değildiler. Osmanlı Devleti onları başka yabancı tabiyetlerden alıp; kendisine fetih hakkı olarak katmıştır. Bağımsızlıklarını kaybedenler ise, rızalarıyla yapılmış bir anlaşma ile ortak bir devlet kurmak için değil, yine fetih hakkı namına devletin içine alınmışlardır. Gerçekten, bu unsurlardan İslam olanları, ilk günden kurucu milletin bütün haklarıyla birlikte milli hakimiyete tamamıyla iştirak ettirilmişlerdir. Fakat bu olay, bir anlaşma, bir topluluk adına değil, tek varlık olan devletin kabul ettiği ve uyguladığı bir prensip, bir usul namına idi. Bütün bu yerlerde devlet, idare usulü, teşkilatı, kanunları bakımından tek bir varlık manzarası gösteriyordu. Hristiyan kavimlere gelince, bunlar da söylediğimiz ve daha düne kadar bütün dünyada geçerli ve hakim olan fetih hakkı namına, devlete katılmışlardı.
Katılma yapıldığı zaman, yine bütün dünyada geçerli olan milletlerarası kaide ve kanun gereğince, bu milletler fatihin şefkat ve merhametine sığınmaktan başka hiçbir iddia yürütmek hakkına sahip değildiler. Bunlar o zaman kurucu milletle eşit haklara sahip olmak veya milli hakimiyete katılma iddiasını ileri süremezlerdi. Çünkü bütün dünyada geçerli ve bütün vicdanlara hakim olan prensip, galibin mağlup üzerinde mutlak tasarruf hakkını kabulden ibaretti. Mesela Osmanlılar bu fetihleri yaparken, İspanyollar da Araplara İspanya’da galip geliyorlardı, İspanyollar fethettikleri yerlerde bir tek Müslüman bırakmadılar. Mallarına, canlarına tamamıyla el koydular. Fakat, Osmanlılar Hristiyanlara karşı büyük bir itidal, o zaman eşi görülmeyen bir cömertlik gösterdiler. Dini ve milli teşkilatlarına dokunmadılar, bunların olduğu gibi kalmasına müsaade ettiler. Fakat, bu da, topluluk namına iki tarafın rızasıyla yapılmış bir anlaşma değildir. Sırf fatih milletin kabul ettiği ve uyguladığı bir usul namına idi. Devlet, İngiltere’ de olduğu gibi, milletler devleti değildi. Bir bütün varlıktı ki, onun kurucusu, idare ve teşkilat hususunda uygun bulduğu belli
bir usulü uyguluyordu. Açıktır ki, devletin temeli birlik olduğundan, yine o birliği koruma niyetiyle koyulan bir idare usulü gereğince, bol bol verilen müsaade ve imtiyazlar hiçbir zaman o birliği bozacak bir mahiyet ve şekil alamazdı. İstediği gün onları kaldırmak, yine devletin bir hakkıydı ve bu hakka karşı bir itirazda bulunulamazdı.

Osmanlı tarihinin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, Osmanlı Devleti’nin bünyesi bir birlik halinde iken, yazık ki, zaman aşımı ile ve sırf devlet adamlarının ihmalleri ve devletin mahiyetini anlamamaları yüzünden bu birliğin yerini bir topluluk, bir milletler devleti zihniyeti aldı. Hristiyanlara bahşedilmiş olan bu müsaadeler, gitgide sanki anlaşmayla alınmış birer hak gibi sayıldığı için, devletin dayandığı bünye sarsılmaya başladı, birlik bozuldu. Her cemaat, kendini devlet içinde şahsi bir varlık sayarak, devlete karşı birtakım imtiyazlardan, özel teşkilattan söz etmeye başladı. Osmanlı DevIeti’nin yıkılması, gerçekte o günden sonradır. Bu olayda, kurucu millet büyüklerinin ki, bunlar devleti idare eden bütün Osmanlı Müslümanlarından ibaretti, iki büyük hataları oldu: Evvela bir devletin yalnız kılıçla, yalnız kuvvetle kurulamayacağını ve devam ettirilemeyeceğini vaktinde anlamamaları. Kılıçla fethedilmiş olan yerler, yalnız dimağla elde edilebilir. Dimağdan maksadımız, iyi idare değildir. Ta 17. yüzyılın ortalarına kadar, Osmanlı idaresinin dünyanın en düzenli idarelerinden birisi olduğunu çekinmeden iddia edebiliriz. Fakat maksadımız bu iyi idare değildir. Çeşitli milletlerin teşkil ettiği bir devleti iyi idare etmek, zaptedilmiş toprakları kazanmak değildir. Olsa olsa, o yerler üzerinde asayişi ve inzibatı sağlamaktan, ticaret ve sanayi geliştirmekten ibarettir. Fakat kalpleri, dimağları kazanmış olmak değildir. Halbuki devlet adamlarının en önde gelen vazifeleri, bu kalp ve dimağları kazanarak, değişik milletleri birbirine yaklaştırarak, onların kaynaşmasını sağlamaktan ibaret olabilir. Asıl devlet meselesi halkın hislerinde, emellerinde ve isteklerinde birlik meydana getirmektir. Bu hususta Arap ve Acem devlet adamları, hiç şüphe yoktur ki, bizimkilerden daha basiretli hareket etmişlerdir. Pek az bir zaman içinde Araplar, fethettikleri yerlerin hepsinde şaşılacak bir birlik meydana getirdiler. Osmanlı büyükleri ise, sanki kasten takip ettikleri usul ile, milletler arasındaki ayrılıkları devam ettirdiler. Hristiyan cemaatlerine bir taraftan özel imtiyazlar bağışlayarak, onların milli şahsiyetlerini bu suretle korumuş oldular. Diğer taraftan da, aynı cemaatleri devletin umumi hayatına katmayarak, onlarla İslam cemaati arasındaki anlaşmazlığın sertleşmesine, katılaşmasına sebep oldular. Aynı devletin tebaası olan insanlar devlet tarafından değişik muameleler gördüler. Hristiyanlar kendi okul
ve medreselerinde terbiye edilerek, milli şahsiyetlerini geliştirdikleri halde, devlet okulları onlar için uzun zaman kapalı kaldı. Aynı cemaatler askerlik vazifesinden, hükûmet dairelerinde çalıştırılmaktan muaf tutuldular. Bu suretle, devlet, vazifelerinin tamamıyla aksini yapmış oldu. Milletler arasına adeta setler koyarak, onları ayrı ayrı tuttu; okul, medrese, askerlik, devlet memuriyeti gibi, toplanma ve birlik vasıtalarını aksine olarak, ayrılma ve parçalanma vasıtaları haline soktu. Gerçekte Osmanlı devlet adamları sonradan bu büyük hatalarını anlamış bulundular. Tanzimat’tan beri onları tamire kalkıştılar. Fakat, yazık ki, devletin temeli artık sarsılmış, vücuduna zaaf gelmişti. Evvelce kolaylıkla yapabileceği bir işi, bu kere yapamaz bir hale gelmişti. Aynı zamanda, vaktiyle devletin bahşetmiş olduğu imtiyazlar sayesinde, çeşitli cemaatler, milli şahsiyetlerini yalnız korumakla kalmamış, bir kat daha kuvvetlendirmişlerdi. Yüzyıllarca devam eden anlaşmazlık ve tezat, bunlarda derin kökler salmıştı. Milli vicdanları gelişmişti. Bu sefer, dışarıdan da kuvvet alarak, kolay kolay devletin dileklerine uymaz olmuşlardı. Osmanlı devlet adamlarının ikinci ve daha büyük hataları, devletin kurucu unsuruna, devlette özel bir yer vermemeleriydi: Birçok milletlerden kurulan devletlerin hepsinde, daima iki çeşit kuvvet kendi kendine meydana gelir: Birisi merkeze yönelen, öteki devletçi olmayan. Osmanlı Devleti’nde merkeze yönelen unsur Türk’tü. Merkezden uzaklaşan unsurlar da diğerleriydi. Şu halde, Osmanlı büyükleri bu gerçeği dikkate alarak ona göre hareket etmeliydiler. Daima Türk unsurunu kuvvetlendirmeye çalışmalıydılar. Onun bilgisinin, fenninin, ekonomik durumunun üstünlüğünü sağlamalıydılar. Çünkü devlet, tabiatıyla kuvvetini daima bundan alacaktır. Zor zamanlarda daima buna başvuracaktı. Zaten Türk, devletçi ve merkeze yönelmiş olduğundan, devletin esasını, temelini teşkil ediyordu ve devleti müşkül durumlara sokmaktan sakınacaktı. Fakat Osmanlı devlet adamları, Fatih’ ten sonra, bu prensibin tamamıyla aksine hareket etmiş bulundular. Onların faaliyet merkezleri Anadolu olacaktı. Özellikle Anadolu’nun gelişmesine çalışacaklardı. Fakat tamamıyla aksini yaptılar; İstanbul daima kuvvetini Anadolu’ dan aldığı, oraya dayandığı halde Anadolu’yu tamamıyla unuttu, ihmal etti. Zaten pek az düşünülen şehircilik hususunda Anadolu asla hatıra gelmedi. Türk, bol bol canını devlete feda ettiği gibi, ekonomisini, bilgisini, irfanını, sanayisini de feda etti. Bu suretle devletin kurucusu bulunan ırk, gittikçe zayıfladı ve nihayet devleti eski büyüklük ve ihtişamı ile ayakta tutamayacak bir hale geldi, devlet düşmeye başladı. Anadolu’nun bu suretle unutulmasının tek sebebini yine o devlet anlayışında aramalıdır. Devletin hükümdardan ve sülaleden ibaret sayıldığı bir yerde, bu halin oluşu pek tabiidir. Çünkü hükümdardan ibaret addolunan bir devlette kurucu unsurun değeri, özelliği kendi kendine ortadan kalkmış olur. Böyle bir devlette bütün tebaasına aynı gözle bakar, onlara dilediği gibi davranır. İstediğini iş başına getirir, istediğini kahreder. İltifat kazanmak, güven sağlamak ve dolayısıyla mevki, ikbal, makam sahibi olabilmek için, tek aranan sıfat bilgi, liyakat, kudret, tecrübe, sadakat, namus değil, hükümdara sadakat ve itaattir. İran bu esasın uygulanmasında garip usuller icat etmiştir. Devlet adamlarının sadakat ve bağlılık derecelerini keşif için acayip yollar düşünmüştür. Amcalarımdan birisi bana bu hususta bir hikaye söylemişti, burada onu olduğu gibi yazmayı faydasız bulmuyorum.

Amcam Karabağ’ da Aras nehri üzerinde bulunan evine gider. Nehrin öteki tarafında oturan İran hanlarından birisi kendisini davet eder. Bu arada, o zaman veliaht ve sonradan şah olan Muzafferettin, o taraflara av için gelir. Tabiatıyla bütün hanlar huzuruna koşarlar. Amcamı davet eden han da kendisini alır ve veliahdın huzuruna giderler. Avdan sonra bir yerde dinlenilirken, veliaht dürbününü ufka doğru çevirir ve hemen hanlardan birisini yanına çağırarak: “Şu dağda bir beyaz at var, sırtında da çok güzel bir halı, gel bak” der. Han dürbünü alır, gösterilen yere doğru çevirir ve hemen: “Evet, kurban olduğum, ne güzel at ve ne güzel halı!” der. Daha sonra, öbür hanlar da, aynı suretle davet edilir ve aynı surette cevap verirler. Nihayet veliaht, kendisine evvelce takdim olunan amcama hitap ederek: “Ali Bey, geliniz siz de görünüz” der. Amcam dürbünü alır, bakar, bakar, ne dağ görür, ne at ve ne de halı. Şaşırır, dürbünü öteye, beriye çevirir, yine bir şey göremez ve nihayet, “Kurban
olduğum, ben bir şey görmüyorum” der. Veliaht kızar, başını çevirir ve amcama iltifat etmez. Bu olaydan pek üzülen amcamı davet eden zat, veliaht gittikten sonra, amcama adeta azarlayan bir sesle şöyle der: “Ah, Ali Bey, doğru söylemek için yer mi buldun? Zannediyor musun ki, ben de, başkaları da, dürbünle bir şey gördük? Biz görmediğimiz gibi, zaten veliaht kendisi de hiçbir şey görmüyordu. O bizi imtihan ediyordu.
Kendisine ne derece bağlı olduğumuzu, onun gözü ile gördüğümüzü, kulağı ile işittiğimizi, kısacası kendimizden geçerek, “o” olup olmadığımızı imtihan ediyordu.”

Ben de, Muzafferettin Şah Bakü’den Avrupa’ya geçerken, maiyetindeki devlet adamlarını gördüm. Bunlar arasında özellikle Şahın tam güvenini kazanmış ve bütün devletin tek amiri olmuş bir adam vardı. Tam cehaletine, hiç bir meziyet sahibi olmamasına rağmen, bu adam Emir Bahadır Cenk unvanını taşıyor ve Şah onsuz bir tek adım atmıyordu. Böyle bir adamın bu kadar nüfuz kazanmasına önce şaştım. Fakat sonra bilmeceyi çözdüm. Bu adam Şah’a köpek gibi bağlı idi. Geceleri Şah’ın yatak odasının eşiği üzerinde serilir, sabaha kadar uyumaz. Şah’ı bekler, Şah aka kara derse, o da der, Şah’ın adı geçtiği zaman ayağa kalkar, salavat getirir, dualar okurdu. Bir gün, Bakü’de Rus kıtalarına bir resmi geçit yaptırıldı. Şah, Rus askerlerindeki nizamı, intizamı görerek üzüntüsünü belirtti. Bu adam, hemen ileri atılarak, peygamber huzurunda gibi eğilerek, büyük bir cesaretle: “Emrediniz, o çarı Petersburg’dan ta Tahran’a sürüye sürüye getireyim!” dedi. Şah gülümsedi ve memnun oldu.
Devlete değil, hükümdarın şahsına bağlılık, Doğu kavimleri arasında daima bir fazilet addedilegelmiştir. Daha iki yıl evvel, pek bilgili sayılan ayan üyelerinden birisi, eski devlet adamlarının güzel huylarından yana yakıla bahsederken, bir ibret dersi olmak üzere, aşağıdaki hikayeyi anlattı: Sadrazamlardan “it burnu” lakabıyla meşhur Ahmet Paşa, her nedense padişahın gözünden düşer, kovulur. Sonra da, arkasından cellatlar gönderilerek, bulunduğu yerde öldürülmesi emredilir. Cellatlar Ahmet Paşa’yı namaz kılarken bulurlar. Fakat birisi kendisinden iyilik gördüğünden, kaçmasını teklif eder. Ahmet Paşa, uzun sakalını kaldırarak: “Hayır, hayır, padişahın emrine itaat etmemek yolu benden başlamasın, kes!” diye boğazını uzatmış ve tabiatıyla boynu vurulmuştur. İşte hiç düşünmeden, sırf keyif üzerine, bir zorba zalimin vermiş olduğu hükme uyma fazileti! Sokrat da öğrencilerinin kaçmak tekliflerine karşı: “Kanuna itaat fazilettir. Beni faziletsizliğe davet etmeyiniz!” demiştir. İki adam arasındaki farka bakınız! Birisi hükümdar diyor, öteki kanun. Birisi şahsa itaatten ilham alıyor, öteki devlete; birisi keyfe saygı gösteriyor, öteki kanuna. Devleti hükümdardan ibaret addeden bir çevrede bu görüş tarzı pek tabiidir. Çünkü her çeşit meziyet yerine, sırf şahsi bağlılık sayesinde, hiçten en yüksek mevkilere yükselebilenler, tabiatıyla Allah’ı padişahta görürler. Padişahın iradesini Allah’ın iradesi gibi sayarlar. Fakat, iş bir kere şahsi bağlılık alanına döküldü mü, yaltaklanma, iki yüzlülük, hile, yalan, entrika, hıyanet ve cinayet devlet adamları için meziyet ve fazilet yerine geçer. Rekabet, devleti iyi idare etmekteki liyakat, bilgi, azim, metanet, namus sahasından çıkar. Şahsa bağlılık alanındaki zillet ve rezaletlere dökülür. Gerçek akıl, zeka ve fazilet yerine, kurnazlık, hile, desise geçer. Türk, tabiatı bakımından, ağırbaşlı, mütevekkil, sokulganlığı sevmez, riya ve dalkavukluğu nefsine ağır görür, mert, saf, hile ve desiseden nefret eden, hıyanete ve cinayete tenezzül etmez bir varlıktır. Zaten halk arasında, Türk demek, saf insan demek değil midir? Türk’e “anlamaz” demeleri de, hilekarlara mahsus sıfatlardan uzak olduğu içindir. İşte bundan dolayı, tarihimizde şahsa bağlılık kaidesi, devlete bağlılık prensibine hakim olduğundan beri, Türk, idare sahasından kovulmuştur. Üç yüz yıldan beri işbaşına geçmiş olan devlet adamlarının sicilleri incelenirse, aralarında yüzde yirmisinin bile Türk olmadığı anlaşılır. Büyük bir kısmı o kullardır ki, devleti kurmuş olan unsurla ilgisi olmayıp, sırf padişahlara karşı gösterdikleri rezilce bağlılık sayesinde, çeşit çeşit hileler, ikiyüzlülük, dalkavukluk ve cinayetlerle mevki ve makam sahibi olmuşlardır. Bunların büyük bir kısmı ya dönme veya dönme asıllı olanlardır. Bunlar hiç bir zaman, kanı ile, kalbi ile Türk’e bağlı olmamışlardır, Türk’ü anlamamışlardır. Türk’ün sevinçlerine katılmamışlardır ve felaketli zamanlarda Türk’ü terk edip gitmişlerdir ki pek tabiidir. Çünkü onları devlete bağlayan tek şey, padişahın teveccühüdür. Bu teveccüh, herhangi bir sebeple ve özellikle bir felaketle kayboldu mu, onları artık devlete ve millete bağlayacak bir amil kalmaz. Milletleri devlete karşı isyan etmiş ve devletin temelini yıkmaya çalışan bir Aramyan Efendi’nin, bir Aristidi Paşa’nın padişahtan kopardıkları nimetlerden başka, devletle bir ilgileri olacağını tasavvur etmek için, budala olmalıdır. Arap Hadi Paşa ile Arnavut Rıza Tevfik’ in Sevr Muahedename’ sini, elleri titremeksizin, Türk namına imza etmeleri pek tabiidir. Onlar bir şey kaybetmiyorlar ki … Aksine olarak, adları bu suretle de olsa, tarihe geçiyor ve zaten milletçe Türk’e vurmuş oldukları darbeyi bu kere de şahsi bir imza ile tamamlıyorlar. Rıza Tevfik kaç kere bu devlet ve milletten ayrılmış olduğunu açıkça söylemiştir, fakat yine bu adam, devletin en buhranlı zamanında başına geçiyor, idaresine katılıyor, talihi hakkında nüfuzlu bir oy sahibi oluyor ve nihayet ölüm belgesi olan bir anlaşmayı Anadolu’nun, yani Türk vatanının isyanına rağmen, yine Türk namına imza ediyor! Emir Hüseyin Arabistan’da isyan ve İngiliz’lerle işbirliği ederek, devlete en ağır darbeyi indirmiş olduğu halde, onun kardeşi Nasır Paşa hala da devletin en yüksek müessesesi olan Ayan Meclisinin (Senatonun) üyesi sıfatını taşıyor, saltanat şûrasına iştirak ettiriliyor. İstanbul’daki İngiliz kumandanı, kendisine taç sahibi bir kimsenin kardeşi muamelesini yaptığı halde, Anadolu’yu İngilizlere teslimden başka mana taşımayan bir muahedenamenin kabulü hakkında yine fikri soruluyor! Bu gibi facialar, yalnız bizim gibi kendini bilmeyen, devleti padişahın malı sanan çevrelerde olabilir.

Üç yüz yıldan beri saraya girmek imkanını bulan, soyu sopu bilinmeyen, devletin kurucu unsuru ile maddi ve manevi hiç bir ilgisi bulunmayan nice kadın ve erkek, bu devletin başına ne kadar müthiş felaketler getirmişlerdir! Milli tarihimize o kanlı ve müthiş şekli verenlerin, hemen yüzde doksanı, bu gibi Türk olmayanlardır. Bunların saray ve saray çevresinde yaptıkları hile ve desiseler, ettikleri hıyanetler, işledikleri cinayetler ve kanlı facialardır ki, milli tarihimizi kan lekeleri ile kirletmiştir. Bunlar arasında gerçekten hizmet edenler de olmuştur. Fakat hizmetlerin hemen hepsi, yine saraya, padişahın büyüklüğünü, şanını yükseltmeye yönelmiştir. Yoksa, halk düşünülmemiştir. Halkın refahı, şehirlerin onarılması, devletin gerçekten yükselmesi asla dikkate alınmamıştır. Kesin olarak denilebilir ki, Kanuni Sultan Süleyman zamanından beri, şehir imarı, halkın maddi ve manevi refahının artırılması yolunda, bir tek adım atılmamıştır. Aksine olarak, gerek Selçuklular zamanında ve gerek Kanuni’ ye kadar yapılmış olan imarın hepsi, derece derece yok edilmiş ve nihayet Türk, o harabe kulübesi ve bitkin vücuduna kalmıştır. Mütarekeden sonra, devletin asıl kurucusu olan Türkler, Ankara’nın etrafına toplanarak, ocaklarını, din ve milliyetlerini son bir gayretle müdafaa ederken, her taraftan sarayın etrafına konulmuş olan değişik ırklardan adamlar, düşmanlarla işbirliği ederek Anadolu aleyhine bir ordu çıkarmaya çalışıyorlardı. Gerçekte Türklerden kopmuş olmalarına rağmen, yine Türk namına memleketi düşmana teslimde tereddüt etmiyorlardı.

İşte devlet kavramının yanlış telakkisinin üzüntülü ve feci neticeleri! Devlet ne padişahtır ve ne de hükümet, XIV. Louis’nin “devlet benim” dediği zamanlar çoktan geçmiştir. O prensip Fransa’ ya büyük bir inkılap pahasına mal olduğu gibi, bizim için de müthiş felaketlere sebep oldu. Devlet millettir, devleti kuran unsurdur. Bütün hakimiyet ona ait olduğu gibi, bütün haklar da onundur. Locke, J. J. Rousseau zamanından beri bu prensip, içinde bulunduğumuz çevrenin mukaddes bir temeli olmuştur. Biz de, ister istemez, Sadi’den ayrılarak J.J. Rousseau’ya uymak zorundayız. Bunu kendimiz yaparsak ne mutlu!.. Bunu olaylar başımıza döve döve, felaketten felakete sürükleyerek kabul ettirirse ne körlük!.. Devlet adamı ilhamlarını, prensiplerini saraydan, padişahtan değil, milletten, devleti kurmuş olan unsurdan alacaktır. O, yalnız o unsuru, onun şahsiyetinin gelişmesini, onun maddi ve manevi kuvvetlenmesini düşünmekle mükelleftir. O unsurun maddi ve manevi ihtiyaçları her şeye hakim olacak, her şeyin üstünde tutulacaktır. Böyle düşünmeyen, bu prensibi kabul etmeyen kimse, devlet idaresine katılamaz. Yaşamakta olduğumuz zamanının devlet hakkındaki telakkisi bundan ibarettir. Bolşevikler bile bu prensibi var kuvvetleriyle uygulamaktadırlar. Azerbaycan, Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, Türkistan, kısacası, bütün Rus olmayan unsurlar, asıl unsurun, yani Rus’un ruhunu, şahsiyetini, idare tarzını kabul etmek mecburiyetindedirler. Bu prensibin sağlanması için, kendilerine sadık yerlileri işbaşına getirmekle kalmayıp, her tarafta idare başında bir Rus çoğunluğu bulundurmaya çalışıyorlar.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları