Üç medeniyet: Ahlâk anlayışımız – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______25.07.2020_______

Üç medeniyet: Ahlâk anlayışımız

MİSAK Editörü

Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun Üç Medeniyet kitabından alınmıştır.
Bu eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

Ahlâk iyilik ve kötülük görüşlerinden ve bu görüşlerin dayandıkları kaide ve müeyyidelerden ibaretse, bu hususta da bizi saran bütün çağdaş cemiyetlerin dışında ve altında kalmış olduğumuzu itiraf etmeliyiz. Gerçekte bu cemiyetlerle bizim aramızda iyilik ve kötülük mefhumları hakkında büyük bir çelişme yoktur. Birkaç hususa ait görüşler, mesela erkeklerin çok eşliliği, örtünme gibi başka cemiyetlerce kötü ve bizce makbul sayılan kısımlar istisna edilirse, ahlâka ait diğer görüşlerin hepsi hakkında, arada sözde bir anlaşma vardır.

Sözde diyoruz: Çünkü fiilen ayrılık ve çelişme tamdır. Gerçekte bizde cinsî münasebete ait kaidelerden başka diğer ahlâki prensiplerin hemen hepsi müeyyideden yoksundur. Müeyyideden yoksun bir kaide ve prensip ise yok gibidir. Fiilen bizde ahlâk telakkisi kuşaktan yukarı çıkmıyor. Çünkü yalnız bu alana ait kaideler ve bu da kadınlara mahsus olmak üzere, umumi efkârda ve halk anlayışında bir müeyyideye sahiptir. Zina işlediği bilinen bir kadın bizde cemiyet ve aile içine alınmaz. Bulunduğu yerlerde saygıya, ağırlanmaya nail olamaz, iğrenç ve hakir görülür. Herkes onunla ilgi ve münasebetten çekinir. Yani cinsî ahlâka ait kaidelerin cemiyetimiz içinde metin ve hatta haşin bir müeyyidesi vardır. Bu kaideye riayet etmeyen bir kadın hemen kaidenin halk anlayışında taşıdığı kutsîliğe çarpar ve cezasını görür. Fakat burada da bir özelliği belirtmek gerektir. Mukaddes sayılan şey kadın ve erkeğe şamil namus kavramı değildir. Yalnız kadın namusudur. Çünkü zina işleyen erkeğe halk görüsü ve umumi vicdan pek güzel tahammül ediyor. Şu hâlde nefret edilen şey genel olarak zina değildir. Zinanın kadın tarafından işlenmesidir. Bu ayırma pek büyük bir önem taşır. En ziyade hassas göründüğümüz bu ahlâk kaidesinde bile bizim ne kadar düşük ve gevşek olduğumuz pek açık bir surette görülüyor.

Kadına ait cinsi ahlâktan sonra, bizde gerçekten kutsilik taşıyan kuvvetli bir müeyyidesi olan başka bir kaide de, Hz. Muhammed ile imamların şahsiyetlerine duyulan saygıdır. Bu saygıya riayet etmeyenler hemen o kutsiliğe çarpılır ve cezalarını görürler. Buna kimse tahammül etmez. Halk vicdanında kuvvetli olan müeyyide bunların kutsiliğini korumaktadır. Fakat bunların dışında diğer bütün ahlâk kaideleri müeyyideden yoksundur. Gerçi bizde de başka çağdaş cemiyetlerde olduğu gibi yalan, çekiştirme, riya, dalkavukluk, yaltaklanma, hile, dolandırıcılık, hırsızlık, vefasızlık, sadakatsizlik, öldürme ve benzeri hareketler kötü sayılıyor. Fakat sadece sayılıyorlar.

Gerçekte halk vicdanında bu mefhumların hiç de bir kutsiliği yoktur. Hiçbir müeyyide ile kuvvetlendirilmiyorlar. Demek ki, hakikatte biz bu çeşit hareketlere ait kaideleri mukaddes tanımıyoruz. Zina işlemesiyle tanınmış bir kadından nasıl kaçınıyor, onu nasıl aramızdan çıkarıyor, evlerimizin, ailelerimizin kapılarını ona nasıl kapatıyorsak, dalkavuk, hırsız, katil, vefasız, sadakatsiz adamlara karşı da o suretle hareket ediyor muyuz? Gerçekte böyle yapmıyoruz.

Gerçi hepimizin vicdanında bu gibi hareketlerin kötü olduğu görüşü vardır. Fakat bu görüş kutsi bir mahiyet alarak bizi harekete geçirecek kuvvette değildir. Onun için hırsızlığı, riyakarlığı, dalkavukluğu, öldürmeyi, vefasızlığı, korkaklığı, yüreksizliği, hıyaneti kötü görmekle beraber, bu hareketleri yapanlarla pekâlâ görüşüyor ve dost oluyoruz, evlerimize, toplantılarımıza kabul ediyoruz. Hatta biraz da muvaffak olmuş ve işleri yolunda adamlarsa, pek çok hürmet, izzet, ikram ederiz. Her günkü hayatımız, özellikle şu iki yıldan beri geçen hayatımızın tarihi, bu hususta ne kadar acı örneklerle doludur! Mesela bizi saran milletler arasında en rezil, en alçak kimsenin yapamayacağı hareket sayılan ve hatta bizim de nazari kaidelerimizce kötü olan jurnalcilik, bizde bir yükselme ve mevki sahibi olma vasıtası oldu. İki gün evvel jurnalleri yayınlanan bir adam, iki gün sonra nezaret (bakanlık) makamına tayin olundu[1]. Ve hem de hangi nezarete? Maarif Nezareti’ne (Millî Eğitim Bakanlığı). Yani, bütün gençliğe ve bütün millete ahlâk düsturları, temizlik, sadakat ve iyi ahlâk kaidelerini öğretecek bir nezarete! Hilafet ve saltanat makamı onu vekil tayin etti, her gün onunla temasta bulundu; devlet bütün sırlarını, zorluklarını onunla halletmeye kalkıştı. Devlet büyükleri onunla iş birliği ettiler. Cemiyet de ona saygı gösterdi ve onu değerlendirdi. Darülfünun’un (üniversite) etrafına toplanmış ve milletin dimağ ve kalp itibariyle en seçkin kısmı sayılan profesörler, onu kabul ettiler ve kendisine saygılar sundular. Bütün yaptıklarını görünüşte olsun tasvip ettiler. Bazı yazar ve şairlerimiz onun hakkında ne methedici yazılar yazdılar! Fakat en garibi şu ki, hilafet ve saltanat makamından başlayarak ta üniversiteye, yazar ve şairlere gelinceye kadar hepsi, bu adamın alçak, iğrenç ve kötü olduğuna kanidirler. Hatta onu methedenlerden birisi, benim de bulunduğum bir toplantıda, Kuvay-ı Millîye başkanlarından birisini tenkit ederek “Neden vaktinde bu adamı öldürmediniz?” diye etrafını suçladı.

Müeyyidesi olmayan herhangi bir ahlâk kaidesi yok gibidir. Müeyyide kudreti ise halkın vicdanıdır. Halk vicdanını harekete getirecek kadar kutsiliği olmayan bir ahlâk kaidesini istediğin kadar sözde kabul et, değer ve önemi olmaz. Bizi saran medeni cemiyetlerden hiçbirisinde, yukarıda söylediğimiz gibi bir jurnalcinin, değil devlet işi başına gelmesi, aileler ve kalabalık arasına girmesi kat’i olarak imkân dışındadır. Oralarda böyle bir adam halkın nefret ve hiddetinin haşin gösterileri altında ezilir gider. Nihayet ya cemiyeti terk eder veya alçaklığını intiharı ile yıkar.

Diğer ahlâk kaidelerinde de bu derece gevşek değil miyiz? Mesela biz hırsızlığı sözde doğru bulmuyoruz, fakat hırsız dediğimiz kaç kişinin her gün elini sıkıyoruz. Eğer bu adamlar biraz da zengin ve mevki sahibi iseler, ne kadar saygı gösterir ve ikram ederiz. Bu hususta bazen en şaşılacak sahnelere tesadüf edilir. Birisi heyecanla, en ateşli kelimelerle birinin suistimalini anlatır, hakkında en ağır kelimeler kullanır. Fakat, tesadüf olarak söz konusu olan kimse aynı toplantıya gelirse, durum değişir, saygıyla selamlar verilir, hararetle eller sıkılır, komplimanlar (iltifat) yapılır.

Müeyyidesizlik

Dikkat olunsun, dünyanın hiçbir yerinde, bizim çevremizde olduğu kadar, namustan söz edilmez. Fakat, yine dünyanın hiçbir tarafında, bizim kadar namusla kayıtsızca oynanılmasına rastlanmaz. Üç yıldan beri gazetelerimizi okuyunuz: Namusuna tecavüz olunmayan, az çok tanınmış, tek bir adam bıraktık mı? Bunun sebebi nedir? Gene müeyyidesizlik. Yalan, iftira, çekiştirme, haset ve benzeri sıfatlar, her ne kadar sözde bizim için de kötü iseler, fiilen halk vicdanında tepki yaratmak kuvvetinden yoksun olduklarından, bu hareketleri yapanlar umumi nefrete sebep olmazlar. Aksine olarak, başarılı olur, diledikleri gayeye nail olurlarsa, zeki ve kurnaz diye herkesin tasvibini kazanırlar.

Kısacası, ferdi ahlâk alanında gerçek kutsiyeti taşıyarak, vicdanları harekete getirecek prensipler cemiyetimizde pek azdır. Zümrevi ve içtimai ahlâk prensiplerine gelince, bizde bu çeşit prensiplerden söz bile etmek boştur. Çünkü bu gibi prensiplerin doğması için evvela zümrelerin varlığı gerektir. Halbuki bizde bu çeşit zümre teşkilatı hemen yok gibidir. Olanı da iptidai bir haldedir. Mesela Fransa’da altmış bin ayrı ayrı teşekkül vardır. Bu zümrelerden her biri, ayrı maksatlarla kurulmuş olduğundan, bunlara mensup olan fertler de belli kaidelere riayet etmek zorundadırlar. Her zümrenin fertleri, şahsi ahlâka riayet etmek vazifesinden başka, o zümrenin mahiyetinden doğan özel ahlâk kaidelerine de riayet etmek mecburiyetindedir. Bugünkü çağdaş cemiyetlere mensup insanların maddi ve manevi ihtiyaçları pek çeşitli ve pek çok olduğundan, bazen bir adam konu ve hedef bakımından çeşitli birçok zümrelere mensup olur. Mesela aynı adam, burada bir dini cemiyete, orada bir spor kulübüne, başka bir yerde bir kooperatife, dördüncü bir yerde de bir şirkete mensuptur. Şu hâlde, bu adam mensup olduğu bu birçok zümrelerin ahlâkî kaidelerine aynı zamanda riayet etmekle mükelleftir. Etmediği takdirde, hemen o zümrenin vicdanının kutsiyetine çarpar ve cezasını görür. İşte bu cezalar zümre vicdanının müeyyideleridir.

Müeyyidesiz zümreler yaşayamazlar bile. Fakat zümre-i müeyyidenin varlığı bile, fertlerde şahsi ahlâk sahasında müeyyidelere saygı duygusunun beslenmesi ve eğitilmesi ile olur. Aksi hâlde, ne zümre teşekkül eder ve ne de müeyyideler uygulanır. Bunun en canlı örneği, bizdeki zümre teşkilatının uğradığı akıbetlerdir. Mesela biz bir basın cemiyeti kurduk. Bu cemiyet, milletin görünüşte önderlerinden, en yüksek ve en aydın fertlerinden kurulacaktı. Fakat, müeyyidenin uygulanması imkânsızlığı yüzünden, bu cemiyet pek garip manzaralar gösterdi. Bir gün geldi ki, cemiyet, başkanlığına Artin Cemal’i getirdi. Arasına jurnalci Ali Kemal’i aldı. Ali Kemal ile onun jurnallerini yayınlayan Celal Nuri yan yana oturdular. Halbuki, bu cemiyetin kurulmasında maksat, basını mana ve madde olarak yükseltmek, basın cemiyetine mensup fertler arasında manevi bir birlik meydana getirmek ve onların menfaatlerini korumaktı. Bunun dışında hareket edecek olan herhangi bir fert, hemen cemiyetin mukavemetine, kutsiliğine çarpacaktı. Halbuki, cemiyetin vicdanı çiğnendi, hiçbir tepki yaratmadı ve tabiatıyla cemiyet gelişemedi. Takip ettiği hedefe nail olmadı ve olamazdı. Çünkü müeyyideden yoksundu. Zaten, bizde cemiyetlerin, şirketlerin kurulamaması, hep bu müeyyidesizliktendir. Müeyyidesizlik ise, umumi halin mukadder bir neticesidir.

Bizde kurulmuş olan siyasi zümrelerin tarihçesi incelenirse, yine aynı hâl görülür. Bu zümreler, müeyyidesizlik yüzünden, ya yaşayamamışlardır veya bir müddet sonra tamamıyla mahiyet değiştirerek, başka bir şey olmuşlardır. Birincisine en açık bir örnek olarak İtilaf ve Hürriyet, ikincisine de İttihat ve Terakki partileri gösterilebilir. İtilaf ve Hürriyet Partisi üyelerinin kendileri, kendi nizamnamelerinin, kendi programlarının kutsiliğine hiçbir zaman inanmadılar. Bundan dolayı; bu tüzük ve bu program, hiçbir zaman müeyyide mahiyetini kazanamadı. İttihat ve Terakki Partisi’nde ise, fertlerinin önemli bir kısmı tüzüğün ve programın kutsiliğine inanmışlardı. Fakat, genel ve özel hayatta, müeyyide kaidesine alışılmamış olduğundan, müeyyidenin uygulanması devamlı ve ahenkli bir tarzda sağlanamadı. Bu yüzden, parti umulan iç sağlamlık ve dayanıklılığı gösteremedi. Ve yavaş yavaş, asli mahiyetini kaybederek, ilk önemli darbede perişan olup gitti. Halbuki, çevremizdeki milletler arasında, öyle zümrevi ve siyasi teşkilat vardır ki, yüzyıllar boyunca devam edip gider. İçtimai ahlâka gelince, bu çeşit ahlâkın müeyyidesi umumi efkârdır. Fakat, Doğu’da genellikle gerçek umumi efkâr olmadığından, bu çeşit ahlâktan söz bile edilemez. Bizde umumi efkâr denilen şeyin tek görünme vasıtası basındır. Basınsa, içtimai zümrelerden, bu zümrelerin dayandıkları esas ve prensiplerden ziyade, şahısları, şahısların özel temayüllerini, dileklerini temsil eder. Şahsi dilek ve temayüller ise, belli bir ölçü, bir kaide, bir sınır içine girmez ve daima değişiktir. İşte bunun içindir ki, tarafgirlik, aşırılık, ölçüsüzlük gazetelerimizin gösterdiği genel hallerdir. Bu da, basınımızı müeyyide olmak faziletinden yoksun bırakmaktadır. Bu sürede, halk hizmeti işleriyle meşgul olanlar, umumi efkârın denetlemesini göremediklerinden, kendilerini tamamıyla serbest gibi hissederler. Genel meseleler adi işler derecesine inerek herkesin şahsi, vicdani telkinlerine bağlı kalır. Şahsi vicdan ise, şahsi ahlâkın terbiye edilmemesi ve geliştirilmemesi dolayısıyla, çok kere pek hafif olduğundan, suistimal, idaresizlik, liyakatsizlik vs. alışkanlık halini alır. Bu durumun milli varlık üzerine ne kadar yıkıcı etkiler yaptığı herkesçe bilinmektedir.

Kalp ve ruha ait ahlâk sahaları

Kısacası, ahlâkın herhangi bir sahasında pek gevşek olduğumuz apaçık bir olaydır. Bu gerçeği, özellikle kaydetmekle, aramızda pek yayılmış olan yanlış bir görüşü düzeltmek isteğindeyiz. Bizde birçokları, ahlâkı sırf cinsi münasebete inhisar ettirerek, bizim güya Batı çevrelerinden daha ahlâklı olduğumuzu iddia ediyorlar. Bu fikir katiyen yanlış ve yanlış olduğu kadar da zararlıdır. Çünkü, önce şurasını bilmeliyiz ki, ahlâkı yalnız cinsi münasebetlerle sınırlanmış sayanlar, insanı yalnız kuşağına kadar tasavvur edenlerdir. Fakat kuşaktan yukarı bir kalp ve bir de ruh vardır. İşte bu kalp ve ruha ait olan ahlâk sahalarının hepsinde biz pek aşağı bir durumdayız. Mesela vazife telakkisi bizde ne dereceye kadar gelişmiştir? İçtimai hayatın temeli olan aile hakkındaki fikrimiz ne kadar aydınlanmıştır?

Aynı hayatın başka bir esası olan hak mefhumuna ait düşüncelerimiz nedir? Kalp ve ruhumuzda buna ne dereceye kadar bağlılık geliştirilmiştir? Bunun gibi, vefa, doğruluk, sadakat, mertlik, acıma, yardım, bağış, sebat, azim vs. gibi, ruhun o haşmetli halleri bizde ne dereceye kadar gelişmiştir? Bugün bile, İstanbul’dan Malta’ya gelen gazetelerde, veliahdın, Türk mücahitleriyle yaptıkları bir çarpışmada yaralanmış İngiliz askerlerini ziyaret ettiğini ve onların hatırını sorarak kendilerine şekerlemeler dağıttığını okudum[2]. Avrupa’nın en süfli bir yerinde bu kadar zillete katlanacak bir veliaht değil, en aşağı bir hamal bile tasavvur edilebilir mi? Veliaht bunu yaparken, padişah da İngiliz misyoneri Fru’yu (Rahip Frew) arka kapıdan kabul ediyor ve vatanın zilleti, milletin esareti pahasına İngiliz dretnotları (bir tür savaş gemisi) sayesinde taht ve tacını korumaya çalışıyor. Acaba aynı Avrupa’nın herhangi bir tarafında böyle bir padişahın bir tek dakika varlığı mümkün müdür? Evet, biliyorum: İstanbul’ da bu reziller, bu alçaklıkları yaparken, Anadolu’ da Türk köylüsü, Türk halkı, başında kendisine yol gösterebilecek Mustafa Kemal Paşa gibi azim ve irade sahibi bir önder görür görmez, milletinin, dininin ve toprağının şeref ve şanını, onurunu, bağımsızlığını son ekmeğiyle ve son damla kanı ile müdafaaya koyuldu. Bugün galipler önünde, leş gibi cansız ve her çeşit zillet ve harekete dayanan insanlığa, yüksek bir kahramanlık, emsalsiz bir şeref örneği gösteriyor. Türk halkı daima böyle olmuştur. Daima kahramanlık ve şeref örneği olagelmiştir. Büyüklerinin kafasızlığı ve ahlâksızlığı yüzünden, mahv ve perişan olmak üzereyken, bu halk, güvendiği önderi bulur bulmaz, milleti ve devleti nice felaketlerden, buhranlardan, çökmelerden kurtarmıştır. Fakat yazık! Bu halk, vazifesini bitirir bitirmez, millet ve devlet gene yüksek denilen tabakanın eline geçer. Her yerde ve her zaman olduğu gibi, bizde de, milletin mukadderatı ile oynayan, sahnenin ön safında görülen bu tabakadır ve bir milletin umumi ahlâkından bahsedilirken, daima bu tabaka dikkate alınır. Yoksa, bir millet bütünüyle öyle dipsiz bir denizdir ki, daima kendi derinlikleri içinde tabii kuvvetlerin hepsini muhafaza eder. Bozulan, çalkanan, dalgalanan üst kısımdır. Biz de, umumi ahlâkımızdan bahsederken, yalnız bu kısmı dikkate alıyoruz. Yazık! Bizim üst tabaka denilen sınıfımızla alt tabaka denilen halk arasında her şeyde olduğu gibi, ahlâk sahasında da doldurulmaz bir uçurum vardır. Bir gün, bu üst tabakaya mensup olan bir zat, bu tabakanın bir kısmına mahsus olan imansızlık, bedbinlik, kendini beğenmişlikle Kuvay-ı Milliye’yi boş yere kan dökmekle, halkı lüzumsuz mukavemete sevk etmekle suçluyor ve bütün bu çekişmelerden bir şey çıkmayacağını, köylünün de nihayet İngiliz parası önünde eğilerek davayı terk edeceğini söylüyordu. Hazır bulunan mücahit başkanlarından birisi derin bir inanışla, köylünün kendisinin bu işe başlamış olduğunu, başkanların değerinin, zaten var olan bir hareket ve mukavemetin başına geçmiş olmaktan ibaret bulunduğunu ve köylüyü bu işe sevk eden amilin tecavüz edilmiş, çiğnenmiş ırz ve namusu koruma ve müdafaa eylemek endişesi olduğunu söyledi. Buna karşı, o zat, çok ciddiyetle: “Ben azizim, rahat yaşamak isterim. Yaşamadıktan sonra namusu ne yapacağım” dedi. Bu şaşılacak cevaba karşı mücahit de: “Ne yapalım ki, köylü böyle düşünmüyor, namusunu ve ırzını hayatın üstünde görüyor” dedi. İşte bir konuşma ki, söylediğimiz uçurumun iki tarafını gayet açık bir tarzda gösteriyor. Bu iki yıldan beri, İstanbul’ da toplanmış olan yüksek sınıfın gösterdiği manzaralar, azıcık insan olan herkesi kedere sürükleyecek kadar iğrençtir. İstanbul’ da kalmış ve İngiliz dretnotlarına dayanarak halkın başına geçmiş olan o güruh, ne kadar şeytani bir oyun oynuyordu! Padişahından, sadrazamından, bakanlarından, yazarlarından başlayarak, şeyhülislamlarına, yargıçlarına, mollalarına, sarıklılarına kadar, o ne hayâsız, arsız, şerefsiz, haysiyetsiz bir cümbüştü! Mukaddesatın hepsine tecavüz ediliyor, din, istiklal, hakimiyet, şeref, haysiyet hep kirletiliyor.

Ermeniler, Rumlar açıktan açığa Türk namını, Türk namusunu çiğniyorlar. Padişah hâlâ da Ermenilere sığınıyor, onlardan yardım istiyor. “Aziz ve muhterem” olan Ermeni dostlarını her gün sarayında saygıyla kabul ederek, devlet işlerini ellerine emanet ediyor. Düşmanlar sultan saraylarını müsadere ederek, eşyalarını sokaklara atıyor, haremlerini yatak odası yapıyorlar. Gene Damat Ferit, Galatasaray Sultanisi’nde (Lisesi) iki düşman yüzbaşısına hitap ederken, Türk’ün sadakatinden, sevgilerinden bahsediyor. O küçüldükçe, tabiatıyla büyük bir onur sahibi olan düşmanların nefreti daha ziyadeleşiyordu. Rezalet müsabakası devam ediyordu: Dahiliye Nazırı Cemal, Türklerin sekiz yüz bin Ermeni katlettiklerini söylerken, padişah da daha üç gün evvel “Vezir-i Meali Semirim” (yüksek vasıflı vezirim) diye hitap ettiği adamları, sırf İngilizlere hoş görünüp kendi postunu kurtarmak için “katil, canavar” diye kötülüyordu. Bu rezalet ahenginde, bazı yazarlarımız, en yüksek makamdan tutturarak, vatanını, namusunu kanı ve malıyla müdafaa eden Anadolu’yu tahkir ediyor, küçültüyor, Yunan başarılarını büyük harflerle ve açık bir sevinçle yayınlıyorlar. İngiliz hakimiyeti için defterler açıyorlar, İngiliz faziletleri hakkında övgü dolu şiirler yazılıyor. Mahkemenin başına, insanların yüzyıllardan beri lanetle yad ettiği Nemrut’un ismiyle hitap edilen bir paşa geçiyor[3]. Bu kâfir herif, kâfirlere yaranmak için, yukarıdan aldığı bir emir üzerine Müslümanlara karşı adeta bir av açıyor ve etrafına dehşet saçıyor. Bir taraftan İngilizler, bir taraftan Fransız ve Yunanlılar, üçüncü taraftan da bu celladın adamları Türkleri sokaklarda, evlerde avlıyorlar. İngilizler İslam kadınlarının ırzına saldırırken, masum insanlar sahte kararlarla darağaçlarına çekiliyor. Adalet namına padişahın, sadrazamın, şeyhülislamın tasvip ve teşvikiyle, türlü alçaklıklar yapan ve adalet mefhumuna bile lanet okutan Nemrut, günün kahramanı kesiliyor. Bu cellat hakkında methiyeler, kasideler yazan yazarlar bulunuyor. Aynı zamanda, Damat Ferit ve yâranı, İngiliz parasıyla Anadolu’ ya karşı Müslümanlardan kurulmuş bir ordu teşkiline teşebbüs ediyor. Şeyhülislam da Anadolu’yla harbi, dini bir vazife gibi göstermeye kalkışıyor[4]. İşte İstanbul’ un o zaman gösterdiği şeytani manzara! Bu alçaklıklar, bu zilletler ve rezaletler arasında yapılan hırsızlıkları, çalınan paraları ve suistimalleri söylemek fazladır, İstanbul bu zilletler arasında sürünürken, üst tabakanın ikinci kısmı olan bizler neler yapıyorduk? Ah! Keşke talih bana levhanın bu tarafını görmeyi nasip etmemiş olsaydı! İlk önce bana öyle geliyordu ki, hiç olmazsa bizler, birer metanet ve sebat abidesi kesilerek, düşmanları bile saygıya sevk edeceğiz. Bunun için görünüşte gerekli olan şartların hepsi vardı: Hepimiz aynı cemiyete, aynı partiye mensup adamlar, aynı yolun yolcuları, aynı ülkünün savunucularıydık. Bundan dolayı, ortak felaket bizi birbirimize daha ziyade yaklaştıracaktı. Bu felakete karşı, birbirimize sarılarak, tek vücutlu bir kaya kesilecektik. Fakat yazık! Meğer ben aldanıyormuşum! İpten kaçmış adamlar gibi İstanbul’ dan uzaklaştıkça, (Burada İstanbul’dan Damat Ferit ve İngilizler tarafından esir olarak Malta’ ya sevk ediliş kastedilmektedir) arkamızdaki gözyaşlarını, uğradığımız zilleti unutuyor ve yaşamak ümidinin dönmesiyle, sanki hiçbir şey olmamış gibi eski sevinçlerimizi birer birer diriltiyorduk. Sanki tam bir devlet ve millet, tam bin yıllık bir tarih bizim göğsümüz üzerinde can vermemişti! Sanki daha dün o büyük ölünün yastığı bizim kucaklarımızda bulunmuyordu! Aramızda birisi ve kim, Yarabbi! İngiliz bayrağına bürünüp af dilememizi tavsiye etti[5].

Önderler sadece vatansever mi olmalıdır?

Demek ki, yaşamak, ne olursa olsun yaşamak! Düşmanın alayları, tahkirleri altında, bin türlü alçalışla bulaşmış olsun, gene yaşamak! Mondros’a varmamızdan dört gün sonra, içimizden birisi, hem de devletin mukadderatıyla oynayacak mevkide bulunmuş birisi, “Yüce ve adil İngiliz hükûmetine kendisini zalim ve zorba bir hükûmetin elinden alıp kurtardığı için, kalbinin en samimi köşelerinden taşan minnettarlık duygularını bir “şükran vazifesi” diye arz etmeye koştu! Bu nasıl devlet? Bu nasıl hükûmet? Bu nasıl padişah ve halife ki kendi evlatlarını düşmana teslim ediyor? Bu nasıl evlat ki, daha dün yabancıların müdahalesinden ve kapitülasyonlardan kurtulmak niyetiyle, mülk ve devleti çok büyük bir çıkmaza sürükledikten ve bu yolda milyonlarca insanı kurban ettikten sonra, bu kere kendi nefislerini kurtarmak için aynı müdahaleye davet ediyor? İngilizler bizi Bekirağa Bölüğü’nden alarak ve yük otomobillerine bindirerek, iki yüz süngünün muhafazası altında Malta’ya ve Mondros’a
sevk ederken misafirliğe mi davet ediyorlardı? Mondros’taki demir fıçılarla demir tel örgüler ve Malta’daki San Salvador kalesinin dört tarafını saran süngüler böyle bir misafirlik fikrini telkin edecek mahiyette miydi? Aynı felakete uğramış, aynı cemiyet fertleri arasında dayanışma ve yardım gayet tabii ve en evvel olacak bir hâl değil midir? Halbuki Malta bunu da gösteremedi. Gelir gelmez parçalandık. Sayımızdan fazla kısımlara bölündük. Bu bölünme fikir ve duyguların, ahlâk ve tabiatların uygunluğuna göre değil, sırf cepteki paranın miktarına göre yapıldı. Zaten düşünce ve duygu birliği hiç yoktu. Fertlerin sayısı kadar ayrı ayrı alem vardı. Uyuşmazlık o derecede idi ki, iki yıl içinde ortak tek bir teşebbüste, ortak tek bir harekette bulunamadık. Orası bir mahşerdi. Alt katta açlıktan birisi ölmüş olsaydı, üst katın bundan haberi
bile olmayacaktı. O kadar birbirimize ilgisiz ve yabancıydık. Arkadaşlardan birisine bir haksızlık yapıldığı zaman diğerleri tamamıyla seyirci ve yabancı bir vaziyet alıyor ve onun imdadına koşmak, hakkını müdafaa etmek şöyle dursun, hiç olmazsa manevi olarak ona teselli vermek lüzumunu bile duymuyorduk. Aksine olarak, böyleleri eğer biraz da dik başlılık etmiş, kendi haysiyet ve şerefini gözeterek “cezaya” uğramışsa, yüzüne karşı susup kalmışken, arkasından “deli” diye gülüyorduk. Her birimiz kendi rahatını kendi vasıtalarıyla sağlamaya çalışıyordu. Ruhlar o kadar birbirine yabancı, kalpler arasındaki soğukluk ve uygunsuzluk o derecedeydi ki, iki yıl içinde biraz medeni ve aydın adamlara yakışır ortak bir hayat, ortak eğlenceler düzenlemek imkânını bulamadık. Evet, bizimle İstanbul’dakiler arasında büyük bir fark vardı. Malta’dakiler hiçbir zaman vatanlarına hıyanet, hasis bir menfaat uğrunda milletlerine ihanet edecek kadar küçüklük göstermezlerdi. Burası muhakkak. Fakat acaba bu fazilet midir? Acaba ihanet etmemek gibi menfi sıfatlar, uzun ve dünya çapında bir tarihi olan bir milletin başına geçen bir partinin fertleri ve başkanları için pek övünülecek bir sıfat mıdır? Eğer Türk aydın ve önderlerinin faziletleri, bu gibi menfi sıfatlardan ibaret kalırsa, acaba vazifelerini hakkıyla yapıyor sayılabilirler mi? Vatana hıyanet etmemek, milleti satmamak! Bu ne demektir? Bunlar hep sıradan adamların da vazifesi değil midir? Önderlik iddiasında bulunan adamlardan, bu gibi menfi sıfatların üstünde, daha yüksek ve müspet faziletler istemek
tabii değil midir? Önder, onun için önderdir ki, onun ruhu ve kalbi halkın ruh ve kalbinin üstüne çıkmıştır. Daha yüce ve daha yüksek titreyişler, cereyanlar, heyecanlar duyar. Kendi aralarında bile bağlantı ve ilgileri sırf mihaniki temastan ibaret olan, ruh, kalp ve dimağ bakımından ayrı ayrı alemler kuran, felaket dakikalarında aynı düşünceli sayılanların imdadına koşmayan, onların dertlerine, üzüntülerine, ihtiyaçlarına yabancı kalan, haklarını, haysiyetlerini korumak için fedakarlıklara hazır bulunmayan ve temsilcisi sayıldıkları millet ve partinin şeref ve haysiyeti namına, herhangi hâl ve makamda nefislerine hakim olamayan ve düşmanın hakaretlerine karşı sert ve amansız bir tavır ile haklarını müdafaada sarsılanlar, nasıl önderlik iddiasında bulunabilirler?

 

[1] Burada sözü edilen kimse Ali Kemal’dir. (T. T.)

[2] Son Halife Abdülmecit. (T.T.)

[3] Nemrut Mustafa Paşa. (T.T.)

[4] Şeyhülislam Hoca Sabri Efendi. (T.T.)

[5] Yakında Malta hatıralarımız yayımlanacaktır. Bu olaylar tafsilatıyla yazılacaktır. (Ağaoğlu’nun sonraki yıllarda Akın gazetesinde tefrika edilen söz konusu hatıraları, aradan uzun yıllar geçtikten sonra kitap olarak yayımlanmıştır: Mütareke ve Sürgün Hatıraları, Yay. Haz. Ertan Eğribel, Ufuk Özcan, Doğu Kitabevi, İstanbul, 2010.)

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları