Üç medeniyet: Din – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______29.06.2020_______

Üç medeniyet: Din

MİSAK Editörü
“Hors de l’Eglise point de salut”
“Kilise dışında kimse için kurtuluş yoktur.”

Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun Üç Medeniyet kitabından alınmıştır.
Bu eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

Dini temsil eden kurumlar ve zümreler

Dini zihniyet ve anlayışça, biz henüz ortaçağ devrini geçmedik. Biz, dini bir vicdan emri ve yaradanla kul arasındaki manevi bağı düzenleyen bir âmilden ziyade, hayatımızın maddi ve manevi kısımlarının hepsine hakim bir prensipler bütünü olarak kabul ederiz.

Din bizi beşikten mezara kadar takip eder ve yalnız ruhi ihtiyaçlarımızı doyurmakla kalmaz, bütün maddi hayatımızı da düzenlemeye kalkışır. Elbisemizden döşemelerimize, okullarımızdan sosyal ve siyasî müesseselerimize kadar hakim olmak ister.

Bugünkü çağdaş cemiyetler din hakkındaki anlayış tarzının bu merhalesini dört yüzyıl önce geçirmişlerdir. O zamanlar onlar da aynı haldeydiler. Din onlarda da her şeye karışır, her şeyi düzenlerdi. Maddi ve manevi hayatlarının her tarafına hakim olmaktaydı.

Zaten dünyada bu devri geçirmemiş bir çevre, millet yoktur. Dini temsil eden zümreler her yerde ve her yüzyılda aynı temayülü, aynı ruhi halleri göstermişlerdir. Hakimiyetlerin en kuvvetlisi, en derini olan manevi hakimiyetin sınırını aşarak bütün hayatı düzenlemeye yeltenmişlerdir. Hatta, dayandıkları mukaddes kitaplar bu gibi tecavüze müsait olmasa bile, “ruhani” namını taşıyan bu zümreler gene aynı ruhi hallerle aynı temayülü gösteregelmişlerdir.

Örnek olarak Hristiyanlık gösterilebilir. Bilindiği üzere, İncil baştan aşağıya kadar, ya Hz. İsa’nın hayatına ait bazı olayların hikayesinden veya dua ve niyazlardan ibarettir. Hayatın maddi taraflarına asla dokunmamıştır. Hatta Kayzer’e ait vergiler hakkında kendisinden sorulduğu zaman Hz.İsa: “Allah’a Allah’ınkini, Kayzer’e de Kayzer’inkini veriniz” diye cevap vererek, maddi işlerle manevi işler, cisim ve ruh arasında açık bir ayırıcı hat çizdiği halde, Hristiyan papazlığı hiçbir zaman maddi hayatı düzenlemek, cismani bir hükümete de sahip olmak iddiasından çekinmemiştir.

Sırası gelmişken, burada genellikle kabul edilmiş olan bir anlaşmazlığın giderilmesini gerekli görüyoruz. Bizim bugünkü zihniyetimiz ve anlayışımızla medeni ve çağdaş Hristiyan aleminde görülen haller mukayese edilirken, pek çokları aradaki tezadı İslam dininin dünya işlerine karışmış olmasına ve Hristiyanlığın ise böyle bir karışmadan çekinmiş bulunmasına bağlıyorlar. Böyle bir telakki tarzı bizce pek yanlıştır. Gerçekten Kuran-ı Kerim dünya işlerine karışmış ve onun bazı kısımlarını düzenlemişken, İncil böyle bir müdahalede bulunmamıştır. Fakat, ne İslamiyet yalnız Kuran’ dan ve ne de Hristiyanlık yalnız İncil’den ibarettir. Her iki din, bu kitaplarla beraber birçok geleneklerin, rivayet ve hadislerin, imamların ve din büyüklerinin davranış, görüş, fikir ve yorumlarının bütününden meydana gelmiştir.

İncil dünya işlerine karışmamıştır. Çünkü onun sahibi addolunan Hz. İsa dünya işlerine karışabilmek için ne vakit buldu, ne de kudret. O, kendini cemaat başkanlığında bulmadı ki, cemaatin maddi hayatını düzenlemek ihtiyacını da duysun.

Fakat onun varisleri, ilk hakiki papalar, Pierre ve Paul, kendilerini böyle bir cemaat başında görür görmez, hemen aynı ihtiyaç ve aynı temayül meydana geldi ve maddi işlerle meşgul olmaya başladılar.

Bu bakımdan, Kuran’la İncil arasındaki fark, Hz. Muhammed’ in 63 yaşına kadar yaşayarak Medine’de büyük bir cemaat başına geçmek ve o cemaati idare eylemek mevkiinde bulunmuş olmasıyla, Hz. İsa’nın 31 yaşında ve çevresi tarafından şiddetle takip edilerek, bütün nüfuz dairesi beş-on şakirdiyle cemaatin pek azına ve en sefil, en aşağı gözüken kısmına inhisar etmişken ölmüş bulunmasından doğmuştur.

Hz.Muhammed de, Hz.İsa’nın durumunda bulunduğu müddetçe, Kuran-ı Kerim dünya işlerinden bahsetmiyordu . Dünya işlerine ait bütün ilahi hükümler, Medine’ ye hicret ettikten, yani peygamberin kendini büyük ve itaat eden bir cemaatin başında bularak o cemaatin maddi hayatını düzenlemek mecburiyeti meydana çıktıktan sonra inmiştir. Ondan evvel inen ayetler hep dualardan, inanış ve ibadetlere ait hükümlerden ibarettir. Şöyle ki, eğer faraza Hz.Muhammed hicretten evvel vefat etmiş olsaydı, bugün elimizdeki Kuran’ da dünya işlerine ait bir tek ayet bulamayacaktı. Aynı sözleri, aksi tarzda, Hz.İsa hakkında da söyleyebiliriz. Bu peygamber de, daha ziyade yaşayıp kendini bir cemaatin başında, hakim bir vaziyette bulmuş olsaydı, hiç şüphe yok ki bugün elimizde bulunan İncil dünya işlerine ait birçok hükümleri taşıyacaktı.

Şu halde, Hz.Muhammed’le Hz.İsa ve Kuran ile İncil arasında doğru ve sağlam bir mukayese yapabilmek için, yukarıda kaydettiğimiz gerçeği daima göz önünde tutmalıyız.

Excommunion – aforoz

Böylece, anlaşılıyor ki, cemaate hakim olan din temsilcileri veya ruhani zümre, daima dinin kendisine has olan manevi sahayı aşarak maddi işlere de karışmak temayülünü öteden beri göstermişlerdir. Hele bugün, bu gibi karışmalardan kendini kurtarmış olan çağdaş Hristiyan cemaatlerinde bir zamanlar bu müdahaleler çok geniş bir mikyasta idi ve bütün Ortaçağ boyunca yalnız ruhlar üzerine değil, vücutlar üzerine de mutlak hakimdi.

Şöyle ki, papaların dile doladıkları şu cümle: “Hors de l’Eglise point de salut” (Kilise dışında kimse için kurtuluş yoktur.) Hristiyan kilisesinin parolası oldu. Papaların ellerinde bütün imparatorları titreten “excommunion”, yani aforoz gibi, oğlu babadan ayıran, kadının nikahını bozan, tebaayı tabi olduğu kimseye her çeşit mecburiyetten azat eyleyen müthiş bir silah vardı.

İmparator IV. Henri’nin Papa Hildebrand’ın önünde, Knossa şatosunda, başı açık, yalın ayak, kış mevsiminde günahlarını itiraf ederek af dilemesi boş yere değildi.

Konsüllerin vermiş oldukları kararlar, papaların fermanları, ilahi hükümlerin değerini taşıyordu ve en ufak bir itiraz hemen aforozla karşılanıyordu.

 

Bu durum o zaman tabii idi. Çünkü henüz iş bölümü ve vazifelerin ayırımı kaidelerine yabancı olan o zamanki Avrupa cemiyetleri üzerine bir zümrenin mutlak hakimiyeti, bütün işleri ve vazifeleri üzerine toplamak iddiasında bulunması pek tabii idi. Böyle bir iddiaya itiraz edecek ne bir kuvvet ne de bir müessese vardı. Hatta, çevre ve şartlar bile herkesi bu iddiayı kabule zorlayacak bir mahiyette idi.

İmparatorluğun yıkılmasından sonra kilise

Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra, Avrupa’da meydana gelen genel karışıklık içinde, imparatorluğun eski teşkilatını taklit ederek düzenli bir kuvvet gösteren tek varlık “Katolik Kilisesi” idi. Kol kuvvetinin hakim olduğu o zamanlarda, saldırıya ve zorbalığa karşı nüfuzlu bir sığınak gösteren gene bu kuvvetti.

Zulme uğrayanların hepsi; zayıflar, biçareler onun korunmasına başvuruyor, o ise bundan faydalanarak, zaten taşıdığı manevi nüfuzuna bir de maddi bir nüfuz ilave etmeye koyuluyor ve bu teşebbüsünde umulanın üstünde bir başarı gösteriyordu. Çünkü o zaman hakim olan derebeylik buna pek müsaitti. Bazen halkı tutarak zorbalara, bazen zorbaları tutarak halka karşı hareket eden ve daima dinden aldığı manevi kuvvete dayanan kilise, karşısında herkesi diz çökmüş gördüğünden, artık dünya çapında, maddi ve manevi, cismani ve ruhani bir hakimiyet iddiasında bulunmak için hiçbir engel görmedi ve gerçekten biraz sonra da dünya ve ahiretin, cennet ve cehennemin tek sahibi oldu.

İncil’in müsaade etmemesine rağmen, kilise bu tahakküm ve tecavüzlerini yapmak için asla zorluk çekmedi. İncil’in yerini teamüller, sünnetler, kilise büyüklerinin hareketleri, konsüllerin kararları, papaların “encyclique”leri aldı.

Bunlar da İncil kadar mukaddesti, ilahi hükümler derecesinde itaat edilmesi mecburi idi. Hatta İncil’in her cümlesi, her noktası bin yere ayrılarak binlerce yorumlar, teviller için zemin teşkil etti. Zaten savcı ve yargıç aynı makam değil miydi? Halk gözünde bu kadar mukaddes olan bu makamın yetki, itibar ve dini velayeti hangi küstah tarafından çürütülebilirdi? Kiliseden kovulma, aforoz, genel nefret gibi müthiş cezalara kim göğüs gerebilirdi? Bu kadar silahla donanmış olan ve kendini yeryüzünde Allah’ın gerçekten vekili ve varisi sayan kilise, hayatın her tarafını ve özellikle, kanun yapma yetkisini de kendinde gördü.

Bununla beraber tarih yürüyordu. Siyasi ve sosyal gelişme durmuyordu. Anarşi ve karışıklık içinde yavaş yavaş çeşitli varlıklar meydana çıkmaya başladı. Bu varlıklar kilisenin her şeye karışmasının ağırlığını duymaya başladılar, iş bölümü ve vazife ayrımı kanunu hemen kendini gösterdi.

En evvel hükümetler ve hükümdarlar, kilisenin bu müdahalesini, her şeye karışmasını, tebaa ile tabi olunan arasına girmesini, hükümdarın tebaa üzerindeki velayetini sınırlandırmasını çekemez oldular. Bunlardan ilk itiraz edenler şiddetli cezalara çarpıldılarsa da, zaman geçtikçe ve meydana gelen varlık büyüdükçe itirazların sayı ve alanı da genişledi. O kadar ki, bir müddet sonra ayrı ayrı şahıslar bile bu tahakkümün, bu kahredici kudretli zorbalığın çekilemez olduğunu duymaya başladılar.

Zaten cemiyet ve fertlerde şuur ve bilgi gelişirken, kiliseyi temsil eden zümre bu kadar tahakküm ve zorbalığın tabii neticesi olarak, mana ve ahlakça bozulmaya başlamıştı. O eski asabiyet, metanet, dayanıklılık kırılmıştı. Herkesin gözüne çarpacak surette artan ve çoğalan suistimaller halk gözünde o eski kutsiyeti tamir edilemez bir surette yaralamıştı.

Dante’nin “Cehennem”i ta Ortaçağ’da bile ruhani zümrenin ne gibi bir ahlaka sahip olduğuna ve halk tarafından ne kadar alayla karşılandığına bir örnektir.

Artık bu zümre tahakküm ve zorbalığı sırf maddi kuvvetlere dayatarak devam ettiriyor, manevi dayanağı bir hayli sarsılmış bulunuyordu. Fakat sırf maddi kuvvet, özellikle bu gibi hallerde güvenilemez bir dayanaktır.

Bundan dolayı, vakti gelince artık bu zorbalığı ve tahakkümü çok görmeye başlamış olan fertler de söylenmeye, itiraz etmeye başladılar.

Gerçekte bu yeni akımın temsilcileri cesaretlerinin cezasını pek ağır bir surette çektiler. Jean Huss astırıldı, Bruno yaktırıldı, ihtiyar ve kör Galileo işkencelere dayanamayarak tövbe etmeye mecbur oldu.

Fakat, hançer, ateş ve zorla akımlar durdurulamaz. Hristiyan cemaatlerinde meydana gelen maddi ve manevi değişiklikler başka kanallarla kendini göstermekteydi.

Luther ve Calvin ayaklanmış, ellerindeki Allah’ın kitabını şahit göstererek resmi din temsilcilerinin cehaletlerini, riyakarlıklarını, suistimallerini ve kötü ahlaklarını ateşli ve inandırıcı bir dille tenkit etmekteydiler.

Luther ilk defa olarak İncil’i açık ve herkesin anlayacağı bir surette Almancaya çevirdi. Halk tarafından anlaşılmayan ve mukaddes sayılan Latin dilinin esrarlı örtüleri altından dini gerçekleri çıkararak Alman esnafıyla köylüsünü İncil’in metni ile doğrudan doğruya ve vasıtasız temasta bulundurdu. Artık riyakar papazların aldatıcı yorumlarına muhtaç olmadan herkes ilahi hükümleri kendi kendine öğrenip anlayabilirdi. Gerek bu, gerek Luther ile aynı fikirde olan Rotterdamlı Erasmus ve Melanchthon’un propagandaları, vaazları bütün Almanya’yı sarstı.

Bu cereyan hemen sınırı aşarak Fransa’ya, İsviçre’ye ve diğer devletlere yayıldı. Zaten aynı amillerin etkisiyle cereyanı kabul etmeye hazır bulunan çevreleri kapladı.

Tabiatıyla Roma sessiz ve seyirci kalmadı: Bütün silahlarını, kuvvetlerini toplayarak düşmanın üzerine atıldı. Aforoz hükümleri ilan edildi, hükümdarlar “mukaddes” mücadeleye tahrik olundular. Halk “dinsizler”in imhasına teşvik olundu.

Fakat o eski itaat ve hakimiyet devri artık geçmişti. Gerçi Roma’nın bu feryadına ses verecek milyonlarca insan bulundu . Ama artık buz kırılmıştı, tılsım çözülmüştü. Roma’nın düşmanlarına da taraftar olacak birçok insanlar bulundu. Müthiş ve nesiller boyunca Avrupa’yı kanlara boyayan bir mezhep muharebesi açıldı. Aynı milletin fertleri, hatta aynı devletin çeşitli kısımları birbirine karşı çıktı. Batı Avrupa sahasında bu harbe katılmamış bir çevre kalmadı. Bazen mücadele ailelere kadar sokuldu. Fakat bir taraf ne kadar şiddet, hiddet, zulüm ve cefa yapıyorsa diğer taraf da o nispette azim, sebat ve mukavemet gösteriyordu. Ne Saint-Barthelemy vuruşmaları ne “engizisyon”  ne de “autodafe”ler yeni cereyanın mukavemetini kırabildi. Almanya’da ve bazı başka yerlerde bu yeni akım kesin bir başarıya ulaşarak Roma’nın tahakkümünü ebedi olarak kırdı . Mağlup olduğu yerde ise bu yeni cereyan taraftarları evlerini ve memleketlerini terk etmeyi ve muhaceretin çeşitli musibetlerine katlanmayı teslim olmaya tercih ettiler.

Daha sonra Roma kilisesi içinde her çeşit yeniliğe müthiş bir mücadele açmış olan softa Savonarola ve Cizvit tarikatını icat eden Ignatius Loyola gibi şahıslar her çeşit silah ve vasıta ile cereyanın önünü almaya koyuldularsa da başaramadılar.

Hristiyan cemiyetleri arasındaki durum…

Mücadele bugün de devam etmektedir. Fakat artık yerleşmiş ve zaman aşımı ile barışmış olan iki mezhep, yani Protestanlık ve Katoliklik arasında değil, son iki yüz yıldan beri çeşitli Hristiyan mezheplerini temsil eden ruhani zümre ile cismani Hristiyan cemiyetleri arasında devam etmektedir.

Bu defa mücadelenin konusu genellikle cismani cemaatleri ruhani unsurların müdahale ve tecavüzlerinden kurtarmaktan ibarettir. Çünkü başlangıçta aynı maksatla Roma’ya karşı isyan etmiş olan Protestanlık, bağımsız olur olmaz aynı tahakküm, tecavüz ve saldırganlık temayülünü göstermekten kendini alamadı.

İşte iki yüz yıldan beri Avrupa’daki fikir mücadelelerinin en önemlisi! Cemiyetlerin maddi ve manevi hayatlarını idare etmek ve düzenlemek iddiasında bulunan “clericalisme” zihniyeti ile fikri ve maddi sahalarda tamamıyla serbest ve hakim olmak isteyen laik zihniyet arasındaki mücadele.

Ta 18. yüzyılın başlarından beri, Avrupa cemiyetleri bu iki cereyanın ve iki zihniyetin arasında bölünerek, “liberalisme” ve “cleralisme” namları altında mücadeleyi devam ettirmektedirler.

Mücadele hayatın bütün alanlarına şamildir: Siyaset, edebiyat, felsefe ve hatta sanayi ve ekonomi bu dehşetli savaşın birer meydanı kesildi. Politikada muhafazakarlar ve gelenekçiler eski zihniyet ve görüşleri destekliyorlar. Eski sülaIeler kilise ile savaşı çoktan terk etmişlerdi. Çünkü kiliseye yapılan hücumların kendileri için de tehlikeli olduğunu takdir eylediler ve selametlerini kiliseyle birleşmede görerek cismani ve ruhani hakimiyetin tek kaynağı olmak üzere kiliseyi tanımaya başladılar. Kilise de buna karşılık, sülalelerin “Allahın gölgesi”, “Allah tarafından yardım edilen” oldukları esaslarını aşılamaya koyuldu. Bu suretle genel tehlikeye ve ortak düşmana karşı sülalelerle kilise arasında bir birleşme ve anlaşma oldu.

Yazımızın ilk bölümünü okurlarımıza sunuyoruz. İkinci bölüm haftaya yayımlanacaktır. 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları