Üç medeniyet: Fert - MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______22.08.2020_______

Üç medeniyet: Fert

Bencilliğin, egoizmin yapmayacağı fenalık yoktur. Her şeyden evvel, millet fertlerini bu egoizm belasından kurtarmaya bakmalıyız. Bunun için de, işe ilk önce ferde saygıyla başlamalıdır.

MİSAK Editörü

Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun Üç Medeniyet kitabından alınmıştır.
Eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

Cahil, kendisinin köle olduğunu bilen ve bu köleliğe tevekkül ve rıza ile kendisini teslim eden bir kadının etrafında büyüyen, ailesi içinde maddi kuvvetin timsali olan babasının -haklı olsun olmasın- her hususta üstün, galip ve hakim olduğunu devamlı olarak seyreden, dışarıdan, insanlardan evinin duvarları, pencerelerinin kafesi, perdeleri, annesinin çarşafı ve peçesi, babasının selamlığı ile ayrılmış olan bir çocuğun ruhunda ferdiyet denilen olayın en menfi tarafları ta çocukluğundan ziyadesiyle gelişmeye başlamaz mı? Bizdeki ruhi kusurların kaynağını işte şu geçirdiğimiz çocukluk günlerinde ve o devrin aile etkilerinde aramalıdır. Hayatın en önemli kısmı olan bu devrede alınmış olan etkiler, hayatımızın sonuna kadar bizi takip eder. Heyecan ve neşeye, şefkat ve teşvike, ortada eğlencelere en ziyade muhtaç olan çocukluk günleri, bizde aksine olarak, hayatın en dar ve sıkıntılı zamanıdır. Ailelerimiz, içinde bulundukları çevreye yabancı, ayrı ayrı, sanki yalnız bırakılmış adalar gibi yaşadıkları için, çocuklar da çok kere tek başına yaşarlar; ortak oyunlar, ortak eğlenceler bilmezler. Bunun yanında, milli bayramlarımız hemen yok gibidir, dini bayramlarımız pek azdır. Batı çevrelerinde olan sayısız bayramlara göre, bizdeki sayı pek önemsizdir. Oralarda, ailelerin ortak hayatlarının etkilerinden başka, bu bol bayramlar sırasında yapılan milli ve dini törenler, çocukların ruhlarında ortak hatıralar yaratır. Bu suretle, ta ilk yaşlardan, yeni nesil arasında ortak hayatın manevi esasları yerleşir. Bizde ise, gerek kadınlığın durumu, gerek bayramların hemen hemen yokluğu, bizi bu gibi ruhi amillerden tamamıyla yoksun ediyor. Hatta pek az olan bu bayramlar sırasında yapılan ayinler bile, pek soğuk olduğundan, bıraktıkları izler kuvvetli olamıyor.

Okullarımıza gelince, bunlar da ta son zamanlara kadar işkence evleriydi. Falaka, öğretmenin asık yüzü, mihaniki (düşünmeden yapılan) ezberlemeler, kuru tahtalar üzerinde sürünmeler, resimsiz, müziksiz, oyunsuz, oyuncaksız, bu soğuk ve havası bozulmuş binalar, çocukların yüzleri gibi ruhlarını da soldurur, sarartır. Bu gibi şartlar içinde büyüyen bir çocuğun ruhunda şenlik, sevinç ve ferahlık kaynakları kurur, hayatla parlayan minimini gözleri, birkaç yıl sonra söner ve neşe uyuşukluğa döner. Böyle devamlı bir sıkıntı içinde büyüyen bir ruhta acılık, başkasına karşı güvensizlik, dostluk yerine yabancılık, yalnızlık ve bencillik, yaklaşma yerine uzaklaşma gibi haller doğmaya başlar. Buna karşı, din ve edebiyat da tepki göstermezlerse, o haller gitgide kökleşir ve ruhun belli başlı sıfatlarından olur. Fakat bizde din ve edebiyat, bu hususta gerekli olan tepkiyi gösterecek yerde, aksine olarak o halleri kuvvetlendirir mahiyettedir. Bunu yukarıda uzun uzadıya anlattık. Fakat iş bununla da kalmamıştır. Bizim siyasi tarihimiz de bu bakımdan çok önemli yıkıcı bir amil olmuştur. Aile teşkilatımızdan sonra, ailemizin ruhunu en ziyade ezen, işte bu amildir.

Yüzyıllardan beri Osmanlı hükûmeti faziletin düşmanı olmuştur. Hükümdarlar ve hükûmet adamları adeta faziletten, özellikle medeni faziletten ürkmüşlerdir. Onun menbaını kurutmak için ne yapmak lazımsa yapmışlardır. Genellikle keyfi bir surette hareket ederek, ayrı ayrı şahsiyetlerin yükselmesine ve ailelerin kurulmasına engel olmuşlardır. Doğruluğa, medeni cesarete, hakka, hakseverliğe karşı devamlı bir harp ilan etmişlerdir. Doğru, doğruyu söyleyen, hakkı seven, ne bir hükûmet adamını, ne bir şairi, ne bir yazar ve fikir adamını yaşatmışlardır. Çalışarak, şahsi dehasıyla yükselmek isteyenler daima ezilmişlerdir. Kısacası, ferdi faziletlerin hepsini ta kökünden kurutmak için, son derecede çalışılmıştır. İşte hükûmetin bu müthiş darbeleriyle beraber, yukarıda saydığımız diğer amiller, fertlerde medeni faziletlerin beslenmesine, gelişmesine meydan bırakmamıştır. Ailede ve okulda ezilmiş, din ve edebiyatın eğitici etkilerinden mahrum olan fertler, genel hayata karışır karışmaz hükûmetin ezici, sıkıcı ve öldürücü baskısı ve denetimi altına giriyorlardı. Bu şartlar içinde yaşayan fertlerde içtimai denilen iyi
vasıflar nasıl meydana gelebilir? Her taraftan sıkılmış ve ezilmiş ruhlar, kaplumbağa gibi, kendi kabuklarının içine saklanıyorlar. Herkes kendini kurtarmaya çalışıyor. Herkes yalnız kendini düşünmeye çalışıyor. Böyle bir çevrede ferdi teşebbüsler, ferdi kahramanlıklar beklemek boş yeredir. Çünkü, şahsi teşebbüs ve kahramanlıkların kaynağı, kendine güvendir. Kendine güven ise, ferdi ilhamların yüksekliği ve içtimai çevrenin elverişli olmasıyla doğar. Fakat fertlerde egoizm ne kadar derin ise, şahsi beceriksizlik ve zillete tahammül de o derece geniştir. Biz bunun en canlı misalini bu geçirdiğimiz son buhran sırasında gördük¹.

Yüksek ferdiyet, serbest saha üzerinde serbest çalışmak, serbest ortaklık ve serbest rekabet esaslarına dayanmaktadır. Bu esasları ilk önce Büyük Fransız İnkılabı uygulamaya başladı ve o zamandan beri Batı’ da aile, devlet ve cemiyet teşkilatının hepsi bu esaslardan ilham almaya koyuldu. Her hakka karşı bir vazife ve her vazifeye karşı bir hak; işte bu esasların taşıdığı mana! Artık ne vazifesiz hak ve ne de haksız vazife vardır. O zamana kadar bin türlü ailevi, içtimai, siyasi, idari zincirlerle bağlanmış olan fertlerin kabiliyetleri, istidatları ve kabiliyetleri bir sel gibi akmaya başladı. İlim ve fennin ilerlemesi, güzel sanatların yükselmesi, harika sayılacak icatlar ve keşifler insanlık tarihinde hiç bir zaman görülmemiş bir azametle birbirini kovaladı. Umumi servetin miktarı, halkın nüfusu, şehirlerin imarı şaşılacak bir derecede yükseldi. Çünkü, o zamana kadar fertlerde boğulmakta olan maddi ve manevi kuvvetler, bu defa serbest mecra bularak fışkırmaya başladı. Geleneğe dayanan haklar ve vazifeler kalktı. Bundan sonra herkes kendi talihinin, kendi kaderinin bir çeşit hakim ve sahibi oldu. Tesadüfe, başkasının lütuf ve merhametine yer bırakılmadı. Çalışma, zeka ve deha, liyakat ve iktidar için geniş ve serbest bir alan açıldı. Bütün içtimai, siyasi ve idari teşkilat, aynı izi takip ederek, derin değişikliğe uğradılar. Bu suretle, herkes için her şey olmak imkanı doğmuştu. Bunun manası başkasını yıkmak, onu yükselmek hakkından mahrum edebilmek değildi. Kol kuvvetine, baskı ve tahakküme, istisnai imtiyazlara meydan verilmedi. Rekabet sahasında galebeyi yalnız en fazla çalışmakla en fazla kabiliyet alabilir. Bundan dolayı, galebe çalabilmek için tek çare, rakiplerden daha iyi, daha güzel iş görmek hassasına malik olmaktı. Açılmış olan bu geniş ilmi, fikri edebi, ticari, siyasi rekabetlerde iş, en sonunda daha iyi ve daha güzel yapmak
noktasına gelmişti. Tüccar, ziyade müşteri kazanabilmek için, sözünde doğru, işinde doğru, vaadinde sadık olmalı, mahsul ve mamullerini hilesiz, başkalarınınkinden daha ince ve daha dayanıklı yapmalıdır. Bunun gibi, siyaset adamı, başarılı olabilmek için, memleketini bilmeli, ihtiyaçlarını öğrenmeli, karakter ve ahlakıyla tanınmalı. Halkın dertlerini makul çareler düşünerek, uygun dille onları söylemek kabiliyetine sahip olmalıdır. Yazar, eserini okutmak için, başkalarından ziyade sanatın aşığı ve sanat bilgisi kuvvetli olmalı, yüksek düşünce ve duygularıyla halkın rağbet ve sevgisini kazanmalı. Alim, şöhret ve nam sahibi olarak nazariyelerini kabul ettirebilmek için, başkalarından daha derin geniş bilgiye, daha keskin bir zekaya sahip olmalıdır vb. Kısacası, serbest rekabet alanında insanların güçleri, tarihte misli görülmemiş bir tarzda gelişti. Fakat, serbest rekabet yalnız çalışmayı ve çalışmanın başarısı için gerekli olan doğruluk, sadakat, sebata nizam, intizam gibi faziletleri doğurmakla kalmadı, başka faziletlerin de kaynağı oldu. Mesela, teşebbüs, cesaret, dayanışma ve yardımlaşma gibi faziletler, onun sayesinde son derecede gelişti. Rekabette tabii olarak başarının en önde gelen amili, icat fikri, teşebbüs ve cesarettir. Serbest rekabet herhangi bir sahada ne kadar genişse, icat fikri, teşebbüs ve cesaret de o derecede gelişir. Çünkü, başarılı olmak için, yeni ve daha mükemmel bir şey meydana koymak ve bu yeniliği bulup yapmak için de, evvela icat fikri ve teşebbüs, daha sonra da fedakarlığı göze alacak cesaret gerektir. Dayanışma ve yardımlaşmaya gelince, fertlerdeki bu faziletler de yine o serbest rekabetle ilgilidir. Aynı iş zümresine mensup olan fertler arasında şahsi rekabetler devam etmekle beraber, bütün fertlere şamil olmak üzere, birçok ortak menfaat ve zararlar da vardır. Apaçıktır ki, bu ortak menfaat ve zarar alanlarında olanlar için birleşmek bir zarurettir. Çünkü birlikte elde edilmesi kabil olan neticeyi ayrı ayrı gerçekleştiremezler. Halbuki, ortaklaşa bunların hepsi mümkün olur ve her fert için en az masraf ve emeği gerektirir, işte bu suretle, aynı iş zümresine mensup olanlar arasında bir dayanışma hissi ve fikri doğar. Bugün Avrupa’ da bu gibi zümre teşkilatının sayısı sonsuzdur. Birleşmemiş, teşkilatsız kalmış bir tek iş çeşidi yoktur. Dayanışma ise, kendiliğinden yardımlaşmayı ve zümre ahlakı prensiplerini doğurur. Ortak menfaatleri koruma ve zararları defetmek için kurulmuş olan bir iş zümresine mensup fertler arasında, birbirini düşünmek, birbirinin yardımına koşmak, işsizlik, hastalık v.s. gibi, hayatın tesadüflerini göz önüne getirmek gayet tabiidir. İşte bu suretle de, karşılıklı yardım, kooperatif, sigorta cemiyetleri, tasarruf sandıklan kurulur. Aynı iş zümresine mensup insanlar arasında bu gibi müesseseler, rekabet devam etmekle beraber, adeta bir aile hayatı yaratır. Bunlar birbirlerine maddi ve manevi olarak bağlanırlar. Bu bağ zümre ahlakı düsturlarını yaratır. Bütün fertler birbirine karşı aynı vazifeler ve aynı
haklarla bağlı olurlar. Zümre ahlakı prensiplerini bozanlar, hemen zümre birliği prensibine çarpar ve ahlaki müeyyideler bu suretle cemiyet içinde kuvvetlenir. Fakat, iş bununla da kalmaz. Serbest rekabet sayesinde devamlı olarak gelişen çalışmalar, icat fikrinin ve teşebbüsün etkisiyle, o derece çeşitlenir ki, aynı iş alanında değişik birçok şubeler meydana gelerek, artık bir zümrenin bütün bu şubeleri aynı başarıyla doldurması imkanı kalmaz. O zaman, iş bolümü kaidesine riayet olunmak mecburiyeti olur. Daha bir müddet evvel, her şeyi bilenler, bu kere sırf rekabet sayesinde o bilgilerden birisini seçerek, kendilerini ve çalışmalarını ona vermek zorunda kalırlar. Bu sayede her gün çeşitlenen çalışma kolları doğar, gittikçe gelişir ve yükselir. Fakat, bölünme ne kadar ziyadeleşirse, o nispette de çalışma kollarının birbirine içten bağlı olduğu ve birisinin başarısının ötekininkine dayandığı gerçeği de meydana çıkar. Bugün, bir göz doktoru pekala takdir eder ki, sanatının başarısı burun, dimağ ve sinir sistemine ait bilgilerin gelişmesine, göz muayenesi ve operasyonu için kullanılan aletlerin, operasyon sırasında kullanılan uyutucu maddelerin, pamuk, bez gibi eşyanın yapılmasına ait birçok sanayinin ilerlemesine bağlıdır. Bundan dolayı, ister istemez, bütün bu sanayinin ilerlemesi ile ilgilenir. İşte bu suretle ve sırf rekabet serbestliği sayesinde, milletin bütün fertleri arasında genel ve karşılıklı bir dayanışma ve yardımlaşma, çalışma beraberliği şuuru doğar ki, Şeyh Sadi’nin aşağıdaki sözlerini bütün manasıyla gerçekleştirir:
“Beni Adem a’za-yı yek digeramdi Ki der aferineş zi-yek gevherend Çu uzvi be-derd avered rüzgar Nemaned diğer uzhara karar.” (İnsanoğulları birbirinin uzvu gibidir. Zira yaradılışta hepsi bir cevherdendirler. Zaman (bedende) bir uzva bir dert verirse diğer uzuvların da rahatı kalmaz.)

Bizde asilzade sınıfı ve dolayısıyla verasetle geçen haklar ve imtiyazlar olmamıştır veya pek sınırlı bir dairede kalmıştır. Fakat, yazık ki, serbest rekabet de olmamıştır. Kıskanç, cimri, etrafını devamlı olarak şüpheli bir gözle gözetleyen müthiş bir istibdat, bizde çalışma ve rekabet serbestliğine, bunlar sayesinde şahsi ve ferdi istidat ve kabiliyetlerin gelişmesine meydan vermemiştir. Daima keyif ve hevesine göre hareket ederek, yeniliklere, şahsi teşebbüslere, orijinal fikirlere, cereyanlara karşı gelmiştir. Mutlulukların, ikram ve saygının kaynağı onun lütfu olmuştur. Bunun gibi, felaketlerin, zillet ve perişanlıkların da kaynağı o olmuştur. Sadi’nin dediği gibi, bazen bir selama karşılık olarak kafaları uçurmuşlar, bazen da hakaret karşısında nimetlere boğmuşlardır. Bu yüzden çalışma öldürülmüş ve serbest çalışmanın doğurduğu cesaret, şahsi teşebbüs, dayanışma ve yardımlaşma gibi faziletler de kurutulmuştur. Yüzyıllarca süren bu halin etki ve izleri hala da devam edip gitmektedir. İstibdadın,
doğurmuş olduğu kötü sıfatlar hala tabiatlarımızda kalmıştır. Haset, birleşmeme, yardımlaşmama, birbirimize karşı güvensizlik vs. hep o uğursuz izlerin belirtileridir. Bu kötü sıfatların hepsi, cemiyet kavramına uymadığı gibi, dinimizin esaslarına da aykırıdır. Kıskançlık, çekememezlik, kötü anlayış gibi fena halleri yasaklayan dinimiz, yardımlaşmayı ve dayanışmayı doğrudan doğruya emrediyor. Serbest iş adamlarını Allah’ın dostu diye anıyor. Fakat dinin bütün başka manevi ve hayati tarafları gibi, bu kısmı da, hurafeler altında boğulup kaldı. Aynı zamanda, keyif ve hevesle hareket eden istibdat da, yüzyıllar boyunca tabiatımızı, ahlakımızı, ruh halimizi bozdu. Artık bu derin yaraların açılması zamanı gelmiştir. Artık hayatımızın bütün olayları çağdaş cemiyetlerin takip ettikleri esaslara göre düzenlenmelidir. Ölmüş, çürümüş, ezilmiş fert haklarını teslim
etmeliyiz. Ona yeni bir ruh aşılamalıyız. Bu ise, yalnız aile, idare, siyaset müesseselerimizi bu haklan gerçekleştirebilecek bir hale getirmekle mümkündür. Kuru formüllerden ibaret olan bir anayasanın ilanıyla iş olup bitmez. Bütün müesseselerimizi, içtimai siyasi, iktisadi teşkilatımızı yaşadığımız çağa uydurmalıyız. Bizdeki fert yalnız o zaman kurtulur ve kendinde saklı olan maddi ve manevi defineleri o zaman meydana çıkarır. Yoksa, istediğimiz kadar anayasalar ilan edelim, yasama meclisleri toplayalım, mademki esas ve ruh değişmiyor, mademki her birimizin içinde bu istibdat usulü yerleşmiş, mademki o usulün doğurduğu izler evlerimizde, sokaklarımızda, toplantılarımızda, çalışma tarzımızda yaşıyor,
bizim çağdaş cemiyetlerle aynı seviyede yürümemiz mümkün olmaz.

“Fert yok, cemiyet var, hak yok, vazife var” prensibine -ki gerçekte “kimse yok, padişah var, hak yok keyif var” prensibinin aynıdır- artık son verilmelidir. Fertsiz cemiyet düşünmek, elsiz, ayaksız, başsız ve gövdesiz insan düşünmektir. Haksız da vazife düşünmek bütün insanları hayvan yerine koymak değil midir? Artık bizi çürütmüş olan bu gibi doğu prensiplerine son vererek etrafımızı kuşatan müthiş hakikatleri görmeli ve hayatımızı ona uydurmaya çalışmalıyız. Unutmamalıyız ki, bugün çağdaş cemiyetlerin hiçbirinde -evet, kat’i olarak hiçbirinde- bir Sait Molla’nın, bir Damat Ferit Paşa’nın, bir Ali Kemal’ in, bir Mustafa Sabri’nin yaşaması ihtimali kalmamıştır. Bizde bunlar yaşıyor ve hatta millet ve devlet kaderi üzerinde etki yapabiliyorlarsa, sırf o yüzyıllardan kalmış ve millet fertlerini boğan, öldüren istibdat pislikleri yüzündendir. Canlı,
müteşebbis, duygulu, onur ve gurur sahibi olan fertlerin bulunduğu bir çevrede, bu gibilerin meydana çıkması tasavvur bile edilemez. Lakin, aramızda bu gibiler varken, bu millet ve devlet daima tehlike karşısındadır ve daima temeli sallantıdadır. Bencilliğin, egoizmin yapmayacağı fenalık yoktur. Her şeyden evvel, millet fertlerini bu egoizm belasından kurtarmaya bakmalıyız. Bunun için de, işe ilk önce ferde saygıyla başlamalıdır. Ailelerimizin teşkilatından, köy ve bucak teşkilatına varıncaya kadar, her yerde ona saygı göstermeye, onun için her türlü çalışma sahasını açık bulundurmaya ve serbest rekabet alanında maddi, manevi bütün kuvvetlerinin gelişmesini sağlamaya koyulmalıyız.

Evet, biliyorum, bugün etrafımızda bir sosyalizm, bir komünizm, bir Bolşevizm akımı var ve yürüyor. Fakat, hiçbir zaman unutmamalıyız ki bu akımları bile hazırlayan yine o ferttir; onun fikir ve teşebbüsüdür. Bolşevizm’ in büyükbabası olan Karl Marx, çağdaş sanayinin yalnız şahsi teşebbüs sayesinde bugünkü gelişmeye varmış olduğunu ve bu yüzden büyük insan topluluklarının birikmesine, aralarında maddi ve manevi bağın meydana gelmesine sebep olarak, sosyalizm teşkilatı için zemin hazırlamış bulunduğunu itiraf etmek zorundadır. Bundan dolayı, eğer biz de çağa uymak istiyorsak, fertlerin gelişmesine bakmak zorundayız. Çünkü, bugünkü halimizle, çağdaş hayatın gerektirdiği teşkilatı idare edecek elemanlara sahip değiliz. Bütün bir milletin çalışmasını düzenlemek, mahsulünü sınıflandırmak, tüketim maddelerini hazırlayıp, dağıtmak, adet, sanat ve maharetine alışmalıyız. Yukarıda da dediğimiz üzere, Fransa’ da bugün altmış bin çeşitli cemiyet ve teşkilat vardır. İngiltere, Almanya vb. yerlerde daha ziyade olduğu hâlde, bizde bugün hakkıyla kurulmuş, faaliyet gösteren bir tek cemiyet yoktur dersek, yanlış söylemiş olmayız.
Kervan çoktan göçmüş, biz hala bizi çevremizden ayıran müthiş uçurumlarla çevrilmiş dağ başındayız. Dağı atlamak, uçurumu doldurmak, ufukta görünen kervanın arkasından koşmak büyük bir azim ve iradeye, devamlı bir gayrete bağlıdır.

Dipnotlar:

  1. I. Dünya Savaşı sonu. (T.T.)
Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları