Üç medeniyet: Bilim, felsefe ve din – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______09.07.2020_______

Üç medeniyet: Bilim, felsefe ve din

Cemiyetler günden güne ilerleyerek ve yükselerek bizi çok geride bıraktılar. Onlara yetişebilmek için nasıl hareket etmek mecburiyetindeyiz. Etmezsek dinimizi ve toplumsal hayatımızı ne bekleyecektir?

MİSAK Editörü

Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun Üç Medeniyet kitabından alınmıştır.
Bu eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

(29.06.2020 tarihinde yayımlanan yazının devamıdır.)

Bilim ve felsefe alanında uzun müddet insan düşüncesini kendi denetimi altında tutmaya, müspet ilimleri dünyanın hiçbir tarafında görülmemiş bir şiddetle takip etmeye, felsefe adına eski Aristo ve Eflatun geleneklerinin dışında hiçbir şey tanımamaya alışkın olan kilise, bu denetleme imkânını kaybettikten sonra, yeni kurmuş olduğu üniversite ve okullarla modern üniversite ve okulların etkilerini gidermeye koyuldu.

Hatta sonradan mücadele özellikle ekonomik sahaya döküldüğü zamanlar bu silahtan da faydalanarak “Hristiyan Sosyalizmi” perdesi altında işçi sınıfını kazanmaya başladı.

Fakat boş yere! Hristiyan cemiyetleri durmadan ilerliyor ve yükseliyordu. İş bölümü ve vazife ayrımı kaidesi artık sosyal bünyenin prensibini teşkil ediyordu. İşlerin bölünmüş olduğu bir muhitte her zümrenin, her hücrenin yetkisi ve vazifeleri belliyken her şeye hâkim olmak isteyen, her şeyin üstünde kendinî gören, bütün yetkileri, bütün velayetleri kendinde farz ederek hayatınbütün maddî ve manevî parçalarını düzenlemek iddiasında bulunan bir zümrenin baskı ve zorbalığına dayanılamazdı. Mücadele devam ettikçe başarının hangi tarafta olacağı her gün daha ziyade belli oluyordu. Nihayet birçok sallantılardan, uygulama ve bunun tepkilerinden sonra yeni ruh, çağdaş zihniyet tam galebeyi kazandı. Kilise ile rûhânî zümrenin velayet ve yetkilerinin sınırları tamamıyla belirdi ve bunun dışına çıkamaz oldu.

Yaşadığımız yüzyılın esasını teşkil eden iş bölümü ve vazife ayrımı kaidesi kilise hakkında da uygulandı.

Serbest fikir ve serbest hareket, Yaşa ve başkalarının yaşamasına mâni olma, şahsiyetini geliştir ve başka şahsiyetlerin gelişmesine mâni olma. İşte yeni yüzyılın dayandığı esaslar.

Bu sınır içinde kilise ve rûhânî zümre de serbesttir ve hürdür; onun vazifesi din öğretimi değil midir? İstediği kadar bu alanda çalışsın, propaganda yapsın, telkinlerde bulunsun, okullar açsın, vaazlar versin, gazete ve dergiler yayınlasın. Fakat başka şeye karışmasın. Cemiyet için kanunlar koymaya, insanların fikir ve duygularını önlemeye yeltenmesin, halkın kendi hayatını istediği biçimde düzenlemesine mâni olmasın. Kısacası fikir ve hareket için belli prensipler, belli kaideler koymaya ve bu kaidelerin dışına çıkanları lanetlemeye kalkışmasın. Kalkıştığı andan itibaren cemiyetin prensibi olan serbest fikir ve serbest hareket esasına isyan etmiş olur ve cemiyet de onu kendi vazifesi sınırı içine sokmak zorunda kalır.

Bugün çevremizdeki bütün cemiyetlerde kilise ve rûhânî zümre bu durumu ister istemez kabul etti. Hiçbir yerde cemiyet için kanunlar koymaya, “meşru meşrutiyet” tertibine, yasama meclislerini denetlemeye, millî hâkimiyetin üstünde bir hâkimiyet kurmaya, cemiyete elbise, döşeme modası göstermeye, fertlerin fikrî cereyanlarına mâni olmaya yeltenemez, yeltenmek istediği gün hemen kendi sınırına döndürülür.

İşte bunun içindir ki, bugün bu cemiyetlerde zümrelerin vazifeleri birbiri içine girmediğinden, her müessese ve özellikle kilise kendisine has olan vazifeleri halkın en fazla yararlanmasını sağlayacak bir tarzda yapmaktadır. Orada millî hâkimiyet ve bu millî hâkimiyeti temsil eden yasama meclisleri hakkıyla hâkimdir, istediği ve memleket için en faydalı saydığı herhangi bir kanunu kabul etmekte tamamıyla serbesttir. Bunun gibi, bir bilgin, bir fikir adamı, bir edip kendi incelemelerinde, kendi düşüncesinde, ilhamlarında tamamıyla serbesttir.

Ortaçağ’da ve yeni yüzyılda Avrupa’nın dini algılayışı

Hiçbir şey ile, hiçbir dış endişe ile bağlı değildir. İşte bunun içindir ki bu sahaların her birinde cemiyet için en büyük menfaat sağlanmaktadır. Kilise ve din alanında da aynı değişiklik oldu, yani bunların da sınırı, faaliyetlerinin yetki dairesi belli oldu ve bu sayede alan ve genişlikçe görünüşte kaybetmiş oldukları halde verimlilik ve yoğunlukça kazandılar. Hiç şüphe yoktur ki bugün Avrupa’da dindar olan kimse hakkıyla dindardır. Artık Hz. Meryem’in resmine bir mum adayarak hırsızlığa gidenler bulunmaz, papaza para vererek cenneti satın alacak budalalar kalmamıştır. Halbuki Stendhal’i veya Decameron hikayelerini okuyunuz. Ortaçağ’da Avrupa bu çeşit insanlarla doluydu. Fakat buna karşılık, bugün kimse riya perdesi altında saklanmak mecburiyetinde bulunmadığı gibi dindarlar da hakkıyla anlayarak, duyarak dindardırlar.

Din hizmetkârları vazifelerini kavrayıp o vazifenin yapılmasına kendilerini verdikleri gibi, diğer zümreler de kendi iş ve hareketlerinde, kendi vazifeleri alanında tamamıyla serbesttirler ve kimsenin başkasının işine karışmak hakkı olmadığından neticede herkesin menfaati, cemiyetin yükselmesi, devletin ilerlemesi en mükemmel surette sağlanmıştır.

İşte yaşadığımız yüzyılın ruhu! Çağdaş cemiyetlerin durumu! Etrafımızda, yani İslâm dışındaki insanlıkta da, din dünya işlerine karıştığı müddetçe arada bir denge vardı ve İslâm çevreleri başkalarından geri kalmıyordu. Fakat insanlığın başka kısımlarında başka tarafa doğru yürüyüş olduktan, bu cemiyetler kendi işlerini, yani dünyevî ve maddî işlerini düzenlemek hususunda tam bir hürriyet ve serbestî elde etmeyi başardıktan sonra, İslâm cemiyetlerinden daha ziyade ilerlemeye ve yükselmeye başladılar. Zaman geçtikçe aradaki mesafe genişledi ve nihayet bugünkü durum ortaya çıktı. Bir tarafta serbestlik ve hürriyet, tecrübe ve akıl hâkimiyeti, diğer tarafta durgunluk ve geçmişe bağlılık. Besbellidir ki birisi yürüyecek ve ilerleyecek, öteki hiç
olmazsa duracaktı.

Hukuk nedir? Fertler arasındaki ilişkileri tespit değil midir? Öyleyse hukuk mahiyet bakımından hareketlidir, değişen bir konudur. Zaman aşımıyla hayat şartları değiştiğinden fertler arasındaki ilgiler de değişir. Dolayısıyla onları tespit eden prensiplerin de değişmesi gerekir.

Zaten Kuran’ın dünya işlerine ait kısmı aynı maddî değişikliklerin mahsulü değil midir? Mukaddes ayetlerin iniş sebeplerine ait herhangi bir eseri, mesela İmam-ı Süyutî’nin Esbab-ı Nüzûl’ ünü okuyunuz. Göreceksiniz ki dünya işlerine ait ayetlerin hepsi maddî sebeplere dayanarak meydana çıkan bir ihtiyacın düzenlenmesi içindir. Demek ki bu ayetlerin inmesine bile hukukun mahiyet bakımından değişik olması sebep olmuştur.

Şimdi bir taraftan bir cemiyeti düşününüz ki kendi hayatını düzenlemede, yani kanun yapmada tamamıyla serbesttir, diğer taraftan da başka bir cemiyet tasavvur edinîz ki bu serbestlikten yoksun olsun, bir noktaya saplanıp dursun. Besbellidir ki birincisi hayatını dâima zaman ve mekâna uygun bir tarzda düzenlemiş ve tertip etmiş olacaktır; ikincisi dâima zaman ve mekândan geri kalmış bulunacaktır. Gerçi bizde de, zamanın değişmesiyle hükümler değişir, kaidesi kabul edilmiştir.

Fakat bu kaideye doğruluk ve samimiyetle riâyet olunmamıştır ve olunmuyor. İstenildiği zaman dinî bir bahane ile her çeşit yeniliğe karşı çıkılıyor ve din adına her çeşit içtimâî gelişmeye engel olunuyor. Yalnız naslara değil, alışkanlıklara bile dinî mahiyet verilerek fertlerin düşünce ve hareket teşebbüsleri ve cemiyetlerin de maddî ve manevî gelişmeleri durduruluyor. Kendilerini dinîn temsilcisi sayanlar ilmî, fennî, siyasî, içtimâî, malî, eğitim ve öğretime ait her işte kendilerinde her çeşit yetkiyi görüyor, her şeye parmaklarını sokuyorlar. Cahil, din ve dünyasından aynı derecede habersiz olan kalabalığın taassup gayretini gıcıklayarak her çeşit yeniliğe, zaman ve mekânın gerektirdiği her değişikliğe karşı mücadeleyi kendileri için bir vazife sayıyorlar.

Alınız mesela eğitim ve öğretim metodu meselesini: Sırf bir sanat olan bu alanın dinle bir ilgisi var mıdır? Bununla beraber yeni metodu kabul ettirmek için ne kadar zahmetler çekildi, ne kadar dinsizlik ithamlarına göğüs gerildi! Hele az çok dinle görünüşte ilgili olan hukuk, iktisat, siyaset meselelerinde kıyamet kopuyor, dinin temsilcisi sayılan zümre bu meselelere dair kimse için yetki tanımıyor.

Tek yetkiyi kendilerinde görüyorlar. Kendileri ise ne zaman ne mekânı dikkate alıyor, fert ve cemiyeti yüzyıllardan beri kalmış, çoktan beri zaman ve mekânın dışına çıkmış prensiplere bağlayarak hayatı durdurmaya, ruhlu insanları ruhsuz bir kalıp haline sokmaya çalışıyorlar.

Bundan dolayı, yukarıda sözünü ettiğimiz zamanın değişmesiyle hükümler de değişir kaidesi, bizde kuru, her çeşit hayatî kudretten yoksun, uygulama alanı olmayan bir formül halinde kalıyor.

“Şahsiyetini geliştir ve başka şahsîyetlerin gelişmesine mâni olma.”

Bunun başlıca sebebi, bu düsturun davranışlarla değil sözle, akıl ile değil dille kabul edilmiş bulunmasıdır. Bizdeki zihniyet bu prensibin özünü ve genişliğini, hikmet ve mahiyetini hakkıyla anlamaya ve kavramaya mânidir. Biz bir kere geleneğe yapışıp kalmışız. Biz her şeyi oradan almaya ve oraya döndürmeye alışmışız. Yüzyıllardan beri bütün ilim ve fennî, hikmet ve felsefeyi, ahlâk ve hukuku, siyaseti, kısacası her şeyi orayla ilgili görmüşüz ve şimdi de görüyoruz. Bu görüş tarzının dışına çıkanlara karşı dâima lanetleme ve kafir sayma silahını kullanmışız ve kullanıyoruz.

Yukarıda da gördüğümüz üzere, Avrupa’ da da bir zamanlar böyleydi. Bu hal orada da şimdiye kadar devam edegelmiş olsaydı, iki alem arasında denge olacaktı. Hatta aynı saha üzerinde aynı yolda yürüyen iki ümmetten İslâm cemaati daha üstün olacaktı. Çünkü İslâmiyet Hristiyanlıktan ilerlemeye ve yükselmeye -tarihin de ispat ettiği gibi- daha müsaittir.

Fakat yazık ki durum bu değildir. Avrupa’da işler değişti. Orada iş bölümü ve vazife ayrımı kanunu hâkim olarak, dinî zümreler kendilerine has olan özel sahaya döndürüldüler. Amme velayetinden ve yetkisinden mahrum edildiler. İhtisasları dışına çıkmaktan, başka sahalara karışmaktan menedildiler. İşte dengenin bu suretle bozulması bizi çok feci bir halde bıraktı. Biz fiilen Avrupa’nın dört-beş yüzyıl evvelki zihniyetini taşıdığımız, o zamanki hayatını yaşadığımız halde, bugün ister istemez onun birçok hayatî müesseselerini taklit etmek mecburiyetindeyiz. Bu durum bizde öyle feci haller yaratmıştır ki fecâatin derecesini yalnız uzun uzun düşünüp bugün çektiğimiz felaketlerin sebeplerini incelemek zahmetine katlananlar takdir edebilirler.

Mesela biz meşrutiyet usulünü Avrupa’dan almak mecburiyetinde kaldık. Halbuki bu usulün Avrupa’da ifade ettiği mânâ ile bizim zihniyetimiz arasında siyahla beyaz kadar fark vardır.

Avrupa’da meşrutiyet usulü demek, millî hâkimiyet dernektir. Yani, millî iradenin her şeye hâkim olması, millî iradenin ilgili olduğu her maddenin kesin bir emir olması demektir. Orada millî meclisler millî hayatın herhangi bir kısmını düzenlemek ve herhangi şekle sokmak hakkına sahiptir. Orada “zamanın değişmesiyle hükümler de değişir kaidesine hakkıyla riâyet edilerek herhangi kaideyi, usulü lüzum görüldüğü anda değiştirebilirler. Bizde de böyle midir?

Bizde gerçekten millî hâkimiyet var mıdır? Bizim millet meclisleri hareketlerinde gerçekten serbest midirler? Birçok vazgeçilemez ihtiyaçlar vardır ki bu meclisler korkudan yanaşamıyorlar bile. Çünkü biliyorlar ki bir dinsizlik tufanı hemen kopar. Kaç kere bu zavallı millet ve memleket bu müthiş tufanların dalgaları altında ezildi.

Bu zihniyettir ki, kurtuluşumuz için çare sayarak aldığımız bütün müesseseleri ta esasından bozarak, aslını değiştirerek yalnız iş göremez değil, hatta aksine hareket eyleyecek bir hale sokuyor; faydalanmak yerine zarar görüyoruz. O zaman sahte fikir adamlarımızdan mutaassıp ve cahil gelenekçilerimize kadar herkes kınama dilini açarak gördüğümüz kusurları, aksi neticeleri hep o müesseselere yüklüyorlar. Bunlar anlamıyorlar veya anlayıp da itiraf etmek istemiyorlar ki kabahat o müesseselerde değildir, bizdedir; bizim dar kafalarımızda, kör zihniyetimizdedir.

Hayatın ezici ve öldürücü baskıları altında birtakım tedbirlere başvuruyorsak da hiçbir zaman bu tedbirleri sonuna kadar yürütecek cesareti gösteremiyoruz. Biz hepimiz pekala duyuyor ve anlıyoruz ki, yaşatmak istediğimiz geçmişin birçok hükümleri, birçok kısımları ya uygulanamaz veya uygulansa tamamıyla aksi neticeler verir. Mesela bugün aramızda hiçbir kimse yoktur ki ceza hususunda “göze-göz”, “buruna-burun” kaidesinin uygulanabileceğini iddia etsin. Bir hırsızın elinin kesilmesine bugün hangi vicdan razı olur veya hangi yargıç hükmeder? Bir kimsenin kız evladı dururken mirasının büyük kısmının baba tarafından akrabaya verilmesini bugünkü umûmî vicdan nasıl tasvip eder? Çok karılılıktan bugün hemen herkes nefret etmektedir.

Etrafımızda başka esaslar, başka metodlar hüküm sürmektedir. Bu etraf ise bizi ezmekte, kırmaktadır. Bizim takip edeceğimiz iki yol vardır: Ya ezilmeye, mahvolmaya razı olmak, yahut aynı esasları kabul etmek.

Biz görünüşte ikinci yolu tutuyoruz, ilhamlarımızı bugünkü çağdaş düşünme gücünden aldığımız halde, çareleri onun tamamıyla zıddı ve muhalifi olan eski zihniyette arıyoruz. Bir tarafta Spencer, Durkheim ve Bergson, diğer tarafta Ebu Yusuf ve Ebu Davud, bir tarafta bugünkü sosyoloji ve felsefe, diğer tarafta “Ahkâm-ı Sultaniye” ve “Ahlâk-ı Nasıriyye”. Birleştirilmesi ve uzlaştırılması mümkün müdür?

Evet, saygı ve övmeye layık birçok emekler ve zahmetler sarf edildi. Fakat gidilen yol dolambaçlı, eğri büğrü olduğu için netice belirsiz kaldı. Bazıları fıkhın “cevaz” kaidesine, diğerleri de Ebu Yusuf’ un “örf nazariyesi” ne saplandılar. Orada uzlaşma çaresi aradılar. Fakat bunların hiçbiri meseleyi esaslı ve etraflı bir tarzda halledemedi. “Cevaz” da tasarruf nazariyesini ileri sürenler, şeriatın gayet sınırlı olan mubah sahasına bir kapı açmakla beraber, hayatın hemen onda dokuzunu saran geri kalan kısmına dokunamadılar bile. O kısım yine kapalı kalıyor. “Örf nazariyesi” ne gelince, bu nazariye de belirsizlikle doludur. Örf nedir? İyilik ve kötülük telakkîleri mi? O halde elde bulunanı en mükemmel saymak gerekmez mi? Örf nazariyesine taraftar olanlar sonuna kadar bu nazariyeye sadık kalmış olsalardı, her çeşit içtimâî gelişmeyi inkâr etmeleri lazım gelirdi. Çünkü örf, hiçbir zaman ve hiçbir surette kendi kendine değişmeyeceğinden, örfe saplanıp kalan cemiyetler donmuş olurlar. Nitekim İslâm aleminin son beş yüz yıllık tarihi bu gerçeği açıkça ispat etmiştir. Örfçüler nazariyelerinin şu yanlış tarafını pekala anlamışlardır ve bu endişe iledir ki bu nazariyeyi “dahi” nazariyesiyle kuvvetlendirmeye çabalıyorlar. “ferdîyet”i kaldırarak yerine bir çeşit insani “tanrılık” koyuyorlar. Örfün değiştiğini güya bu kahramanlar müjdelerler. Zaten dahi, mâşerî (topluluğa ait) vicdanın görünmesinden ibaret olduğundan, bu vicdanda gizli tarzda doğan iyilik ve kötülük görüşleri kahramanlarda kendiliğinden, fakat açık bir surette belirir.

Fakat bu kahramanlar kendileri nasıl meydana çıkıyorlar? Madem ki bunlar zaten var olmakla beraber henüz gizli bulunan değişikliklerin mahsulüdürler acaba bu değişikliklerin kendileri nasıl oluyor?

Bu nokta işte örf nazariyecilerinin durduğu yerdir! Cevap yok! Çünkü ferdîyet kaldırılmış olduğundan ve şahsî fikirlere ve örfe uymayan ferdî görüşlere hiçbir değer ve önem verilmediğinden, bunların etkisi tamamıyla inkâr olunduğundan, örfçüler için bu soruya cevap vermek imkânı kalmıyor. Halbuki gerçekte siyasî, içtimâî, estetik, fikrî gelişmenin en etkili âmili yine ferttir. Her ne kadar fertler içinde bulundukları çevreden ilham alıyorlar, fikir ve duygularının âmillerini ve elemanlarını o çevrelerden sağlıyorlarsa da, gelişme tarihi ve her günkü müşahedelerimiz ispat ediyor ki, bu hususta fertlerle çevreler arasında karşılıklı bir faaliyet ve etki vardır. Çevre, ferde ne kadar ilham veriyorsa, o nispette de fert çevre üzerine etki yapmaktan geri kalmıyor. Fert, çevreden aldığını fazlasıyla geri veriyor. Zaten fert bu tepkiyi yapmamış olsaydı, kendisi çevreye ilham vermeseydi ve çevreye karşı yalnız gramofon rolünü oynamakla kalmış olsaydı, birçok fertlerin bir araya gelmesinden ibaret olan cemiyette hiçbir yenilik, hiçbir ilerleme olmazdı. Cemiyetler, dönüp dönüp bir nokta üzerinde kalmış olurlardı.

Bu bakımdan da, örf nazariyesinin yanlış olduğu ortaya çıkıyor.

Bu gibi eğri büğrü yollara sapmanın doğru olmadığı âşikârdır. Karşımızdaki setleri kaldırarak, her türlü gelişmemize uygun bir yol açabilmek için açık, esaslı ve geniş prensiplere dayanmalıyız. Böyle bir yola etrafı kollayarak, herkesi memnun edecek idare-i maslahat zihniyetiyle girilemez. Artık bıçak kemiğe dayandı, ya hayat ya ölüm yolları arasında bulunuyoruz. Bunlardan birisini seçmeliyiz. Ölmeye karar vermişsek, gene eskisi gibi, Ricardo ve Adam Smith ile Nizam’üd-devle, J.J. Rousseau ve Spencer ile Nasır-ı Tusî’ler arasında kararsız kalarak, bunları birbirine uydurmaya çalışalım, ölmemeye karar vermişsek, bunları birbirinden ayıralım ve belli bir yol alarak yürüyelim.

Hukuk, değişik olan hayatın anlarını göstermekten ibarettir. Biz yaşamak istiyorsak bu esası kabul etmeliyiz. Fakat bunun için acaba dinimizi terk mi edeceğiz?

Hayır!

Çünkü din denilen şey nedir acaba? Hukuki meseleler asıl dinîn konusu içine girer mi?

Din kul ile Allah’ın arasını düzenleyen bir prensipler sisteminden ibarettir. O halde dinin konusunu yalnız inanışlarla ibadetlere ait hususlar teşkil eder. Bunun dışında her ne varsa, dine tesadüfî olarak girmiştir. Din asıl konusu olan maddelerin dışındaki şeylerden bahsetmişse, sırf tesadüf olarak ve bir mecburiyet dolayısıyla böyle yapmıştır. Fakat maksat o değildir. Gerçek maksat inanışlarla ibadetlerden ibarettir.

Dinin konusunu yalnız inanışlarla ibadetlere ait hususlar teşkil eder.

İslâmiyet’te esas nedir?

Gerçekten İslâm dinini başka dinlerden ayıran şey nedir? Acaba dünya işleri hakkında koymuş olduğu bazı kaideler midir? Bütün diğer dinler ve hatta bütün diğer kanun yapıcıları da dünya işleriyle meşgul olmuş, onlar hakkında şu veya bu, bazen birbirine uygun, bazen birbirinden farklı kaideler koymuşlardır. Besbellidir ki İslâmiyet’i başka dinlerden, İslâmları başka ümmetlerden ayıran bunlar değildir. İslâmiyet’i diğer dinlerden ayıran ve bütün Müslümanları bir noktada toplayan hususlar, dinin asıl konusu olan inançlarla ibadetlerdir.

İslâmiyet’in seçkin özelliği, tanrı birliği ile yaradanla kul arasını düzenleyen ibadetlerden ibarettir. Burada İslâmiyet bütün dinlerden, bütün diğer ümmetlerden ayrılmış ve bütün İslâm mezhepleri bu noktalar üzerinde birleşmişlerdir. Bu nokta o kadar açık, o kadar yerleşmiştir ki Kuran-ı Kerim’de bu hususa dair hükümsüz bırakılmış ayetler yoktur. İslâmiyet’in başlangıcından bugüne kadar, Tanrı birliğine ait ayetler aleyhine hiçbir değişiklik olmamıştır. Halbuki dünya işlerine ait ne kadar hükümsüz bırakılmış ayetler vardır.

Demek ki, İslâmiyet’te esas, inançlarla ibadetlerdir. Bunlar ebedîdir, değişmez. İkinci derecede olan ise, dünya işlerine ait olan kısımlardır. Bunlar İslâmiyet’e tesadüfî olarak girmiştir. Zaten önceden de dediğimiz gibi, Hz. Peygamber hicretten evvel vefat etmiş bulunsaydı, bugün elimizde yalnız inançlarla ibadetler ve ahlâkla ilgili konular bulunacaktı, dünya işlerine ait bir tek ayet olmayacaktı. Çünkü bu çeşit ayetlerin hepsi sonradan tesadüfî olarak Hz. Muhammed’in Medine devrindeki faaliyeti sırasında, yani hayatın maddî taraflarını düzenlemek mecburiyetinde bulunduğu zaman ve ihtiyaç oldukça inmiştir. Halbuki dinin esasını teşkil eden Tanrı’nın birliğine inanma ve bunun etrafında toplanan ahlâkla ilgili konular değişmeksizin devam edegelmiştir. Bu hususa ait en ufak ihmal tasavvuru bile Hz. Peygamber’ in en coşkun itirazlarına sebep oluyor. Kafirler, bir gün Hz. Peygamber’e: “Sen bizim Lât ile Menat’ımızı kabul et, biz de senin Allah’ını kabul edelim” diye teklifte bulundular. Hz. Peygamber hemen:

“Eğer ay bir tarafta, güneş de öbür tarafta durarak bana böyle bir teklifte bulunsalar yine kabul etmem” dedi. İslâmiyet’ in ilk gününden bu gününe kadar bu hususa ait esaslar aynı açıklık, aynı metanet ve kuvvetle korunmuş ve kimseye onlar hakkında hiçbir tasarruf yetkisi verilmemiştir.

Halbuki dünya işlerine ait kaç ayet hükümsüz bırakıldı. Zaten “Dünya işlerini siz benden iyi biliyorsunuz” diye emreden gene Hz. Peygamber değil midir? Ve gene “Bir emirde şüphe olursa aklınızla hallediniz” diye buyuran o değil midir?

Daha sonra, “Nas ile gelenekler arasında bir çarpışma olursa gelenek üstün tutulmalıdır” kaidesini koyan din büyükleri değil midir? Bu kaidenin bahsettiği nas hiç şüphe yoktur ki dünya işlerine ait nastır. Hz. Ömer’in Mut’a (geçici nikah) nikahını yasakladığı bilinmektedir. Acaba o, inançlara ait bir esasta, aynı tasarruf hakkını kendinde görebilir miydi?

İşte bütün bu düşünceler ispat ediyor ki, dinimizde değişmez ve ebedî olan inançlarla ibadetlerdir. Dünya işlerine ait olan kaideler ise tesadüfîdir, zaman ve mekâna bağlıdır.
Bu husus kendimiz için çizeceğimiz prensibi tamamıyla tespit etmiştir. O düstur şundan ibarettir:

İnançlar ve ibadetlerde dine bağlı olduğumuz halde, dünya işlerinde tamamıyla serbestiz. Dünya işlerinde istediğimiz gibi tasarruf edebiliriz. maddî hayatımızı umumun menfaatini göz önünde tutarak, istediğimiz gibi, düzenlemek hakkına sahibiz.

Bu kaideyi, bu umûmî prensibi koyarak dinin mevzuunu açık bir surette ayırır ve diğer mevzularda kendimizi tamamıyla serbest sayarsak, hem dinimizi korumuş ve yükseltmiş olur ve hem de bizi birçok yüzyıllardan beri saran fasit daireden kendimizi kurtarır ve çağımızla tek renk ve tek ruh olarak yürüyebiliriz. Aksi halde, bizim için kurtuluş çaresi yoktur. Tekrar ediyoruz, bugün çağımızla, zamanımızla, çevremizle aramızda büyük bir uyuşmazlık, bir çelişme meydana gelmiştir. Biz bu uyuşmazlığı, bu tezadı kaldırmaz ve aralıktaki boşluğu doldurmazsak, zaman ve mekân içinde garip ve yabancı kalır ve dâima onların esiri oluruz. Bir zamanlar bizimle çağ ve çevre arasında bir ahenk ve denge vardı. Etrafımızda yaşayan milletlerin dinleri de dünya işlerine karışır, aynı zihniyeti onlara aşılardı. Fakat bugün onlar dinlerini hakîkî sahalarına daha önce gösterdiğimiz üzere döndürdüler. Dünyaya ait işlerini düzenleme hususunda tam serbestî kazandılar. Gene yukarıda gördüğümüz üzere, bundan dolayı onların dinlerine ne zaaf geldi ve ne de gevşeklik. Aksine olarak, din çağın ruhuyla uygun yürüdüğünden, gittikçe kuvvet kazandı.

Cemiyetler ise günden güne ilerleyerek ve yükselerek bizi çok geride bıraktılar. Onlara yetişebilmek için biz de aynı suretle hareket etmek mecburiyetindeyiz. Etmezsek hem kendimiz, hem de dinimiz mahvolacaktır. Nitekim şimdiye kadar böyle olagelmektedir. Kurtuluş yalnız dünya işlerinin düzenlenmesinde tam serbestî kazanmamıza bağlıdır.

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları